Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


İsmail Hakkı Güleç


ANIN VACİBİ 

İsmail Hakkı Güleç'in yeni yazısı


 

Müslümanlar tarih boyunca birçok süreçlerden, ortamlardan geçtiler ve kıyamete kadarda geçmeye devam edecekler. 

Her ortam aynı zamanda bir sınavdır. Getirileri, götürüleri, zorlukları, kolaylıkları, imkânları, imkânsızlıkları olan bir sınav. 

Önemli olan o anı dolu dolu yaşamak, anın gerekliliklerini, sorumluluklarını, yükümlülüklerini, vecibe ve vaciplerini yerine getirmek; zamanı Müslümanların lehine çevirmek için gayret göstermek, mücadele etmek, efor sarf etmek... 

Bundan dolayı Hz. Peygamber (as) ve Müslümanlar Mekke döneminde anın vacibi olarak; tevhit, ahiret ve nübüvveti önceliyorlardı. Çünkü Mekke dönemindeki anın vacibi bunu gerektiriyordu. 

On üç yıl boyunca Peygamber (as) Mekke’de anın vacibi olarak bu üç temel konuyu işledi. 

Anın vacibine; zamanın ruhu da diyebiliriz! 

Eskilerin tabiriyle öncelikler fıkhı, fıkhu’l evvel... 

Her şeyin bir sırası ve zamanı olmalıdır. Öncelikler fıkhi kişiye, zamana, imkânlara, ortama, coğrafyaya, şehre, ülkeye göre değişebilmektedir. Hayat dinamik, akıcı, değişken olduğu gibi, öncelikler fıkhı da aktif, dinamik, canlı, güncel olmalıdır... 

Zamanın ruhunu kavrayamayan Müslümanlar; akli,  zihinsel, bazende eylemsel olarak o günün imkânlarını, şartlarını, ruhunu kavramadan, güncelden(vakıa) kopuk hareket ediyorlar bu ise bize zaman kaybından başka bir şey kazandırmıyor. 

Bu konuda daha hikmetli, basiretli, konuyu çok iyi tahlil ederek hareket etmeliyiz... 

Çünkü yıllar geçtikçe yeni ortamlar oluşuyor, yeni imkânlar geliştikçe yeni sorunlar, problemler ortaya çıkıyor. Ve eski reçetelerle yeni hastalıklara çözüm üretemiyoruz. 

Müslümanlar ne zamanki içtihat kapısını kapattılar, aklı, düşünceyi, kelamı, felsefeyi, mantığı, eleştiriyi, tahkik ve tenkit kültürüne sırtlarını döndüler işte ondan sonra realiteden koptular gerileme başladı, çeşitli güncel olmayan fikri, fıkhi! siyasi teorik tartışmalarla içe dönerek kendilerini bitirdiler, tolumdan  ve dünyadan, güncel olan her şeyden (anın vacibi) uzaklaştılar... 

Bundan dolayı günümüz duyarlı Müslümanları olarak, toplumun hastalığına bir çözüm bulamıyor, teşhis ve tedavide sahici, kalıcı, çözüm odaklı bir proje üretemiyoruz. 

Bunun böyle olması bizlerin günün dilini, şartlarını, imkânlarını gereği gibi okuyamadığımızı, idrak edemediğimizi  gösteriyor. 

Bu konuda merhum Akif şöyle diyor; 

 

"Medresen var mı senin? Bence o çoktan yürüdü!

Hadi göster bakayım, şimdi de İbn-i Rüştü

İbn-i Sina niye yok? Nerde Gazali görelim?

Hani Seyyid gibi Razi gibi üç beş âlim?

En büyük fazlınız bunların asarından

Belki on şerhe bakıp bir kuru mana çıkaran

Yedi yüzyıllık eserlerle bu dinin hala

İhtiyacını kabil mi telafi? Asla

Böyle gördük dedemizden demenin manası yok.

Doğrudan doğruya Kur’an’dan alarak ilhamı

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı

Kuru dava ile olmaz bu, fakat ilim ister

Ben o kudrette adam görmüyorum, sen göster

Koca ilmiyeyi aktar da bu üç tane fakih

Zevk-ı fıkhisi bütün, fikri açık, ruhu nezih,

Sayısız hadise var ortada tatbik edecek"

 

Bugün İslam dünyası büyük bir çıkmaz, bunalım, buhran, bilinmezlikler içerisinde çözülmeyi bekleyen yığınla soru ve sorunlarla karşı karşıya ama; Müslümanlar anın vacibi ile bu sorunları  çözmek yerine, geçmişin kuralları, mantığı, metotları ile olayları çözmeye çalışıyorlar buda sorunu çözmek yerine daha bir girift, karmaşık hale getiriyor...

Sorunları çözmek için; zamanın ruhunu iyi kavramamız, olayları zamanın ruhuna uygun bir bakış açısı ile değerlendirmemiz gerekiyor... 

Bugün yaşadığımız toplumda önceliklerimiz neler olmalı?, olaya nasıl ve nereden başlamalıyız? Hangi çözümleri, projeleri üretmemiz icab ediyor...? 

Şayet bizler zamanın ruhunu kavrayamaz, anın vacibini kuşanamaz isek, zamanla bu durum isteksizliğe, bıkkınlığa, dağılmalara neden olacak gerekli çalışmalar yapılamayacak mesaj yerine ulaşamayacaktır. 

Gerçek davetçi; bulunduğu şartları, her yönüyle, günün şartlarına uygun olarak ele alan, tahliller, tespitler yapan, o noktada tedaviye başlayan insan demektir. 

 Kur'an'ın değişmezleri var biz bunlara tevhit, ahiret, nübüvvet vs. diyebiliriz. 

Tarih boyunca hiç bir peygamber zamanında iman esasları, inanç konuları değişmemiştir. Ancak her peygamberde temel olan din değişmezken; dinin sosyal, siyasal, toplumsal, hukuki alandaki uygulamaları değişiklikler göstermiştir.

İslam'ın yaşanılan şartlara, ortamlara, yerleşik sorun ve hastalıklara göre yeni çözüm yolları üretmesine tecdit, yada İhya diyebiliriz... 

Bu tecdit(yenileme) veya ihya işi dini temel değerlerini değiştirme asla değildir. 

Bu konuda kimsenin bir hakkı, yetkisi de yoktur. Dini indiren Rabbimiz bunun kuralını koymuştur. Din değişmez ve değiştirilemez ancak; dini yorumlar, yeni anlayışlar anın vacibi mucibince gözden geçirilebilir, bazı hususları önceleyebilir, bazıları da ertelenebilir. 

Bir dönem bir çözüm planı öndeyken, daha sonraki dönemde ise toplumdaki talepler, istekler, şartlar gereği o konu gündemden düşer.

O anki hastalığa, sorunlara çözüm üreten farklı bir konu anın vacib olur...

Bunlardan bir örnek verecek olursak, İmam Şafi (ra) Irak'ta yaşarken vermiş oldu içtihadı, fetvaları Mısır'a gittikten sonra tümüyle yenilemiş değiştirmiştir! Çünkü Irak'ın şartları ile Mısır’ın şartları çok farklıdır! Uygulama alanı yoktur Bundan bin yıl önce verilmiş olan bazı içtihatlar, fetvalar, yorumlar o günün şartlarına, ortamlarına, toplumsal, ekonomik, siyasal, coğrafi şartlarına göre verilmişti. 

Ama onun aynısını birebir bugüne taşımak olaya eşyaya, realiteye aykırı bir durumdur. 

Yüzyıl önce yaşayan bir toplumda anın vacibi; imanı kurtarmak olabilirdi! Ama, günümüzde ise; daha çok Müslümanların sosyal, siyasal hukuki meselelerde daha aktif, örgütlü, kolektif bir ruh ile toplumu kuşatacak sivil, şeffaf, denetlenebilir, anlaşılabilir bir yapılanma içerisine girmeleri gerekiyor. 

Zamanın ruhu bugün bize şunu öğretiyor; sahih bir bilgi, sağlam bir iman, köklü bir aile düzeni, toplumun tüm katmanları ile ilişki halinde olan, kuşatıcı bir dil kullanarak toplumsal bir sorumluluk almak... 

Bugün İslami yapılar, Müslümanlar olarak toplumu, hayatı ve realiteyi çokta iyi analiz edemediğimiz, anın vacibini yada zamanın ruhu dediğimiz şeyi çokta iyi kavrayamadığımız gerçeği gün yüzü gibi açık. 

Toplumun gündemi, ihtiyaçları çok farklı, bizim gündemimiz çok farklı! 

Gündem ettiğimiz konular daha çok bireysel, toplumu ilgilendirmeyen, basit, bazende vakıadan(gerçekler)  çok uzak, teorik, sadra şifa olmayan konular. 

Mesela bir insanın evi yanıyor, onu söndürmemiz anın vacibi iken, biz namaz kılıyor, yada kitap okuyor, tezekkürle, tefekkürle meşgul oluyoruz. 

Yada biz namazda ayağımızı dik mi tutalım, yatık mı tutalımı tartışıyoruz!!! Yada bir insan açlıktan ölüyor, fakir, fukara onun bu durum ile ilgilenmemiz gerekiyor. O durumda bizim yapmamız gereken şey, o açı doyurmak, ihtiyacını gidermek iken biz kalkıyoruz üçüncü, beşinci kez hacca gidiyoruz!!! 

Veya yakınımızdaki bir insan imandan, İslam'dan, tevhitten habersiz yaşıyor ve o şekilde ölüyor! Biz ise sürekli kitap okuyoruz, teorik, tartışmalarla ömrümüzü tüketiyoruz. Hâlbuki burada anın vacibi insanları İslam’a davet etmek, okuduğumuzu insanlara ulaştırmak olmalıdır... 

Bu konuda Ali Şeriati diyor ki; dün komşumuzun çocuğu açlıktan! Öldü, bugün onun için kurban kestiler! 

Her şey yerinde, zamanında güzeldir. Önemli olan sorun çözmek, insana ve hayata dokunmaktır... 

Öncelememiz gereken şeyler; İslami çalışmalar, insana saygı, hak, hukuk Müslüman yapılar, Müslümanların daha güçlü hale gelmesi, İslami davet çalışmaları iken, biz bunları öncelemiyor, erteliyoruz!

Ertelememiz gereken bazı hususları ise öne geliyoruz. 

Hepimizin bir işi, gücü var mücadele ediyoruz. Ekmek parası diyoruz. Makamlarımız, mekânlarımız, sosyal bir statümüz var,  bunlar bir insani gereksinim bu konuda da ifrat ve tefrite düşmemek gerekiyor... 

Olması gereken (anın vacibi) şey; birey değil, toplum, ihtiraslar değil, ihtiyaçlar iken, biz kişisel ihtiyaçlarımızı, gelirimizi, makamımızı, işimizi, ailemizi olduğundan çok daha fazla bir şekilde öne çıkarıyor, toplumu, adaleti, insan haklarını ıskalıyor, erteliyoruz...! 

Diğer yandan anın vacibi olarak yapmamız, bilmemiz, söylememiz gereken hususlarda ise durağanlaşıyor, durgunlaşıyor, pasifleşiyoruz... 

Zamanın ruhunu kavrayamayanlar; gerçek anlamda kulluk vazifesi, ümmet olma, insan olma, topluma, insanlığa faydalı olma (üretim, plan, proje, duyarlılık, fedakarlık, sorun çözme) noktasında bir yeterlilik ve irade ortaya koyamayacaklardır. 

Çünkü; her zaman olduğu gibi zamanın ruhunu kavrayan insan, sorumluluk alan, bedel ödemeye hazır, mücadele azmi yüksek, dava aşkıyla yanan, daima çevresine nur, umut, pozitif enerji veren, ışık saçan bir insan olmalıdır... 

Çünkü biz geçmişlerimizle övünerek, sürekli hikâyeler, kıssalar anlatarak bir yere varamayız. Geçmiş olaylar geçmiştir, onlar bir ümmetti gelip geçtiler. Sizde bir ümmetsiniz, siz onların yaptıklarından mesul değilsiniz ayeti kelimesinde de ifade edildiği gibi biz geçmişe takılıp kalarak anın gerekliliklerini sorumluluklarını farziyetlerini ıskalayamaz, ihmal edemeyiz. 

Günümüzün şartlarını, sorumluluklarını ve yapılması gerekenleri konuşmamız gerekiyor. Bu noktada elbette bir ayağımız tarihte olmalıdır! Ama tarihte kalarak günümüze mesaj veremeyiz. 

Diğer ayağımız ise günümüzde olmalıdır. Gözlerimiz ise geleceği muhasebe etmeli, geleceğin planlarını yapmalıdır. 

Mümin her daim anın vacibini idrak eden, zamanın ruhunu kavrayan, öncelikler fıkhının gereklerini yerine getiren eli, dili, kalbi ile bütün uzuvlarıyla, imkânlarıyla zamanı İslam'ın ve Müslümanların lehine değiştirmeye çalışan kişidir. 

Neme lazımcı, vurdumduymaz, sorumluluk almayan, seyirci konumunda, sahadan uzak ve bedel ödeme isteği olmayan insanların zaman içerisinde hassasiyetlerini yitirdiklerini, bu sınavı kaybettiklerini görüyoruz.  

İnsanın kendisini koruması ve mücadelesine devam edebilmesi için mutlaka beslenmesi (vahiyden), sağlam bir kulpa/(Kur’an) tutunması ve ümmet havuzunda kişisel ihtiraslarını plan, projelerini eritmesi ve ümmetin plan ve projelerine uygun hale getirilmesi o standartları yakalaması gerekiyor. 

Zamanın ruhunu kavramak; aynı zamanda o günün şartlarından hareketle, günün sorunlarına ışık tutmak, sorunlarını çözmek, insanlara, topluma yön vermek, akılcı, ikna edici tutarlı, şeffaf projelerle mümkün olacaktır... 

Hayali, hayatta karşılığı olmayan her tür fikir ve proje sadece kitaplarda yada beyinlerde kalacak, ne o projeyi üreten ve fikri, düşünceyi taşıyanlara, ne de o toplumlara bir faydası olmayacaktır. 

Rabbimiz bizden zamanın ruhuna göre hareket etmemizi, zamanın ruhunu iyi kavramamızı, imkânları, şartları, ortamları Rabbimizin rızasına uygun halde kullanmamızı istemektedir. 

Müslüman akıl, zihin sürekli kendini yenilemeli, akarsu misali sürekli akıcı, berrak olmalı, arınmalıdır... 

Asli kaynaktan; iman, tevhit, ahiret, nübüvvet inancından taviz vermeden, özgün ve özgür bir duruşuyla çağa, topluma, sisteme, tüm kesimlere, tüm insanlara söylenmesi gereken her şeyi söylemeli ve onların ıslahı, hayatın ihyası için, kötülüklerin yok olması, iyiliklerin çoğalması için mücadele etmelidir. 

Zaman dediğimiz şey akıp gidiyor, biz ise sadece seyrediyoruz. Seyrederek bir yere varmamız mümkün değildir. Mutlaka bir irade ortaya koymalı, Rabbani pozisyonlar almalı, neme lazımcı, vurdumduymaz olmamalı, yük almalı, risk almalıyız... 

Din dilini güncelleyemez asrın idrakine sunamaz, onların anlayacağı bir seviyeye getirmezsek şayet burada vebal altında kalırız. 

Çünkü bugün bütün İslami camialar buna diyanette dâhil, vakıflar, sendikalar, hizmet grupları, dernekler cemaatler, tarikatlar toplumumuzun yüzde iki buçuğuna hitap ediyor! Geriye yüzde doksan yedibuçuk gibi büyük bir rakam kalıyor. 

Buda bizim gerçek anlamda kalıcı, sahici, inandırıcı, güven veren hak, hukuk, değer veren bir dil kullanmadığımızı gösteriyor. 

İslami mücadele demek; toplumun her türlü sorununa, sıkıntısına ışık tutmak, parmak basmak, el atmak, dokunmak demektir. 

Eğer bizim İslam'ımız; zalime karşı durmuyor, mazlumun, gözyaşını silmiyor, yetime şefkat kanatlarını gelmiyor, mazluma, mağdura, yolda kalmışa güven hissi vermiyorsa, biz zamanın ruhunu kavrayamamış, zamanın sorumluluklarını yüklenmemişiz demektir.

Bizden beklenen şey yaşadığımız çağa örnek şahsiyetler, şahitler ve şehitler olarak damga vurmamız, yol haritası çizmemiz, her türlü kötülüğe zulme, haksızlığa, baskıya karşı çıkmamız, onun yerine iyiliği, takvayı, ihsanı, irfani talepleri en yüksek perdeden dillendirmemizdir. 

Her şeyin bir bedeli var. Zamanın ruhunu kuşananlarda bu konudan muaf değildirler. Her zaman olduğu gibi onlarda bu konuda sorumludurlar. Bilen insanlar olarak, sorumluluklarını yerine getirmeleri ve içinde bulunmuş oldukları hantallıktan, durgunluktan, durağanlıktan, ataletten, tembellikten kurtulmaları özveri ile sözleri, duruşlarıyla, ilke ve imkânlarıyla toplumun her noktada ileri gitmesi için azami gayret sarf etmeleri gerekir...

Gelecek, rahatından vazgeçenlerin olacaktır. Selam ve dua ile...

 

 

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR