Abdurrahman ATEŞ

Tarih: 17.08.2020 15:04

Amacından Uzaklaşan Evliliklerle Kurulan Aile mi, Şirket mi?

Facebook Twitter Linked-in

Kur'an,daha önce birbirlerine yabancı, hatta farklı karakterlere sahip iki farklı cinsin bir araya gelmesiyle gerçekleşen evliliğin, şu üç temel üzerine bina edildiğini veya edilmesi gerektiğini bildirmektedir: Eşlerin birbirleriyle huzur ve sükûn bulmaları, cinsel ihtiyaç ve neslin devamı.

Allah, sizi bir tek candan yaratan ve kendisiyle huzur bulsun diye eşini de ondan var edendir. Erkek eşiyle birleşince, eşi hafif bir yük yüklenir, hamile kalır ve onu bir süre taşır. Hamileliği ağırlaşınca her ikisi de Rab'leri olan Allah'a yönelip “eğer bize sağlıklı, kusursuz bir çocuk verirsen kesinlikle sana şükreden kullarından oluruz” diye dua ederler. Fakat Allah onlara sağlıklı, kusursuz bir çocuk verince de, Allah'ın kendilerine verdiği çocuk sebebiyle O'na ortaklar koşarlar. Allah, onların ortak koştukları şeylerden yücedir.” (A’raf7/189-190)

Meşru bir evlilik ile insan bu üç ihtiyacını da karşılama imkânını elde eder. Son yıllarda evliliğin bu amaçlarından sapmalar olduğu, dolayısıyla ailelerin bundan olumsuz yönden etkilendikleri bir gerçektir. Örneğin her konunun temelini oluşturduğu varsayılan ekonomi, evlilik konusunda da en önemli belirleyici faktör olarak dikkate alınmakta, eşlerin birbirlerini tercih etmesinde önemli bir kriter olarak ekonominin ağırlığı günden güne daha çok hissedilmekte, sadece ekonomik kaygılarla evlilikler ertelenmekte, daha da vahim olanı, göz önünde bulundurulması gereken bütün önemli özellikler bir tarafa bırakılarak belli bir düzeyde geliri/maaşı olanlarla evliliğin daha fazla mutluluk getireceği yaygın bir düşünce olarak kabul görmektedir. Aslında ekonomik beklentilerin esas alındığı evliliklerde, şahısların birbirleriyle değil, adeta sahip oldukları maddi imkânlarla nikâhlanmaları(!) söz konusu olmaktadır.Nitekim çoğu zaman takıların miktarı, evin konfor ve dizaynı, alınacak eşyaların modeli vb. ihtilaflar, başlamış olan evlilik teşebbüslerini yarıda bırakmaya neden olabilmektedir. Özellikle kadınların, ne olur ne olmaz düşüncesiyle ve sözüm ona “ekonomik özgürlüğü” sağlamadan evlenmek istememeleri, bir taraftan sağlam bir aile ortamı oluşturma hedefinden uzaklaşmanın, diğer taraftan da evliliğe, aile kurmaktan ziyade bir nevi şirket kurma gözüyle bakmanın göstergesidir. Daha da vahim olanı ise “ekonomik özgürlük” sahibi olmanın, kurulacak ailenin daha başlangıcında dağılacağı ihtimalini ve önyargısını eşlerin bilinçaltına yerleştirmesidir.

Aile kurumunun amacından sapmasına neden olan ve dağılmasını hızlandıran diğer bir husus da evliliğin en önemli amaçlarından birisi olan neslin devamı konusundaki anlayış değişikliğidir. Evliliğin, çocuk sahibi olmayı engelleyerek sadece cinsellik odaklı bir anlayışa mahkûm edilmesi, aileyi, huzur ve sükûnun elde edilmesini zorlaştığı, dolayısıyla bütün şartları haiz bir aileden ziyade sadece kadın ve erkeğin beraberliğinden ibaret olan bir ortama dönüştürmektedir. Genellikle çalışma hayatının öncelikli tercih olarak kabul edilmesinin, böyle bir ortamın oluşmasının etkenlerinden birisi olduğu unutulmamalıdır. Çünkü bir kadının, hem çalışması hem de belli periyotlarla çocuk sahibi olması, (hamilelik, doğum ve sonraki süreçlerin uzunluğundan dolayı) ekonomik beklentilerle bağdaştırılmadığı için çoğu zaman çocuk sahibi olmaktan vazgeçilmektedir.

Buna bağlı olarak evliliği, “aşk ve özgürlüğü baskı altına alan, sorumluluktan arındırılmış, tamamen hazza dayalı bir aşk” şeklinde algılayan Avrupaî hayat tarzı, aslında aile kurumunun dağılmasını daha çok hızlandırmaktadır. Müslüman bir coğrafyada nikahsız beraberliklerin artması, çıkarılan yasalar sayesinde “birlikte yaşama” ve “partner” gibi kavramların toplum hayatına girmesi, bu beraberliklerin çoğu zaman cinayetlerle sonuçlanması da evliliğin Batı'daki bu algılanma biçiminin her geçen gün kabul gördüğünün göstergesidir.

İslam’a göre evlilik, aslında hukukî bir sözleşme/anlaşma (nikâh) ile başlar, ahlakî ilkelerle devam eder. Bu itibarla İslâm’ın, evlilik ile ilgili belirlediği ve eşlerin uymasını istediği kurallar hukukî olmaktan çok ahlâkîdir. Bu nedenle aralarında çözüm imkânı olmayan ve bazı hukuki yaptırımları gerektiren istisnalar hariç olmak üzere, ailede ortaya çıkacak problemlerin, yakınlardan birileri bile olsa, mümkün olduğu kadarıyla üçüncü şahıslara yansıtılmadan eşler arasında çözülmesi gerektiği ısrarla vurgulanmaktadır. Eşlerden birisinin aralarındaki sorunları üçüncü şahıslara aktarmadıkları sürece, üçüncü şahısların eşler arasında ortaya çıkan sorunları çözmek amacıyla müdahale etmesini gerektiren veya buna dair sorumluluk yükleyen bir düzenlemenin bulunmaması da bunu göstermektedir. Herhangi bir tanığa ihtiyaç duyulmadan sadece kadının beyanının esas alınarak aile ilgili yaptırımların uygulanmasında olduğu gibi, eşlerin birbirlerinin rakibi haline getirilmesi, “Allah'ın emriyle...” diye başlayarak kurulan ailenin, aslında Allah'tan başkalarının emriyle sürdürülmek istendiğinin göstergesidir. Bu itibarla hem erkek hem de kadın için geçerli olmak üzere yapılan “evlenmeden önce gözlerinizi dört açın; evlendikten sonra ise birisini kapatın” tavsiyesinde olduğu gibi eşlerin birbirlerinin hata ve kusurlarına anlayış ve tahammül göstermeleri, fedakârlıklara katlanmaları gerekmektedir. Kur'an’ın, birbirlerine tamamen aykırı/zıt inançları ve hayat tarzları olan eşlerin beraberliğine dair tarihten verdiği iki örnek, bir açıdan da eşler arasında tahammül edilemeyecek şartların varlığına rağmen hem erkeğin, hem de kadının aile ortamında eş olarak hayatlarını devam ettirmek için çabalamaları ve olumsuzluklara tahammül etmeleri gerektiğinin işareti olarak değerlendirilebilir.

İnkâr edenler için aile örneği:

Allah, inkâr edenlere, Nûh’un karısı ile Lût’un karısını örnek gösterdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki salih kişinin nikâhları altında bulunuyorlardı. Derken onlara hainlik ettiler de kocaları, Allah’ın azabından hiçbir şeyi onlardan savamadı. Onlara, “haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin!” denilecektir.” (Tahrim 66/10)

Bu ayetten şu dersler çıkarılabilir:

1. Yakınlarının işlediği güzel amelleri ile kurtuluş imkânsızdır: Kişinin imanı ve sâlih ameli yoksa Peygamber hanımı veya yakını olmanın hiç bir yararı yoktur.

2. Müslüman olmak için kişinin bulunduğu ortamın uygun olması yeterli değildir: İslam'ın ideal anlamda yaşanabileceği yegâne ortamın,bir peygamberin evi olduğu muhakkaktır. Çünkü bir açıdan vahyin indiği mekândır. Vahyin indiği bu ortama rağmen Müslüman olma fırsatı yakalanamayabiliyor. Aynı durum Allah ile aracısız olarak diyalog halinde iken bile Allah'a isyan eden İblis’i de hatırlatır. Çünkü İblis, Âdem’e secde etmemekte diretmesinden dolayı Allah ile arasında yaşanan bir diyalog söz konusu olduğu halde kâfirlerden olmuştur. (A’râf 7/12-18, Bakara 2/34)

Bu tablo aynı zamanda İslam’ın yaşandığı bir ortamda doğanların Müslüman olmasının daha kolay, küfrün egemen olduğu bir ortamda doğanların Müslüman olmasının ise daha zor olduğu ön kabulünü geçersiz kılmaktadır.

3.Ailenin devamı için her türlü olumsuzluğa katlanma: Peygamberlerin, davetlerine olumlu cevap vermeyen, ihanet (ki buradaki ihanet ile kastedilen kadınların zina yapması değil, peygamber olan eşlerinin davetine ihanet etmeleridir) ve inkâra devam eden kendi eşlerine nasıl katlandıklarına dair önemli bir ders çıkarılmalıdır. Hanımından şikâyet eden mümin erkeklere adeta şu mesaj verilmektedir:“Sizin kadınlarınız mı bu peygamber kadınlarından daha kötü yoksa siz mi bu Peygamberlerden daha hayırlısınız?”

İman edenler için aile örneği:

Allah, iman edenlere ise, Firavun’un karısını örnek gösterdi. Hani o, “Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap. Beni Firavun’dan ve onun yaptığı işlerden koru ve beni zalimler topluluğundan kurtar!” demişti.” (Tahrim, 66/11)

Bu ayetten de üç ders çıkarılabilir:

1. Yakınlarının inkâr ve zulmü, kişinin Allah katındaki konumunu etkilemez: İman ve sâlih amel varsa Firavun gibi birisinin hanımı olmak bile kişinin Allah katındaki derecesini düşürmez.

2. Kişinin bulunduğu ortam ne kadar olumsuz olursa olsun İslam’ı yaşamaya engel değildir: Görünürde İslam'ın yaşanmasına imkân olmayan bir ortamda, Firavun’un sarayında bile Müslüman olunabiliyor. Demek ki insanların amirinin, müdürünün, bulundukları zaman veya ortamın olumsuzluğu, Allah'a isyan etmenin veya İslam’dan taviz vermenin mazereti olarak ileri sürülemez.

3. Ailenin devamı için her türlü olumsuzluğa katlanma: Eşinden şikâyet eden tahammülsüz kadınlara adeta şu mesaj verilmektedir: “Siz mi Firavun’un hanımı Âsiye’den hayırlısınız, yoksa eşleriniz mi Firavun’dan daha zalimdir?”

Kur'an bu örneklerden hareketle, kadınlar düşmanlıkta Nûh(as) ve Lut’un(as) karıları kadar kahrı çekilmez, erkekler de zulüm ve baskıda Âsiye’nin kocası Firavun kadar dayanılmaz olsa da, bunun ailenin dağılmasını makul gösterecek bir mazeret olmayacağını Müslümanlara hatırlatmaktadır. (Bu bağlamda, gerek Nûh (as) ve Lût’un (as), gerekse Firavun’un aileleri ile ilgili hukuk, bugün geçerli olan hukuk değil, kendi dönemlerine özgü bir hukuk olduğu göz önünde bulundurulmalıdır.)

Buna rağmen Kur'an ve sünnete bakıldığında İslam'ın ideal evliliği değil, asgari veya ortalama şartları taşıyan, fonksiyonunu yerine getiren, amaca ulaştıran evliliği öngördüğü, bununla yetindiği anlaşılır: “...Eşlerinize adil bir şekilde muamele edemeyeceğinizden korkarsanız...” (Nisa, 4/3) ve “Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, eşleriniz arasında adaleti yerine getiremezsiniz...” (Nisa, 4/129) ayetlerinden şöyle bir tablonun ortaya çıktığı anlaşılmaktadır: İnsanlar evlenirler, denerler, aksaklıklara sabır ve tahammül gösterirler; tahammül sınırını aşarsa aile meclisi ve hakemlere başvurarak ıslah yolları ararlar (Nisâ, 4/35), yine de evliliği sürdürmek mümkün olmazsa ayrılırlar, başka eşler edinerek sürdürebilecekleri bir evlilik yaparlar. Sonuç olarak ideal evlilik yoktur, ortalama veya asgari şartların gerçekleştiği veya mecburiyetlerin bulunduğu, bu sebeple sürdürülebilen evlilikler vardır. (Hayrettin Karaman, İslam'da kadın ve aile, s. 366) Diğer bir ifadeyle huzur ve sükûnun vasıtası olarak düşünülen evliliklerin her zaman bu amaç doğrultusunda sürdürülemeyeceği ihtimali göz önünde bulundurulmalıdır. Bu bakımdan Allah Resulünün, evlenmeleri için referans olduğu ve “bir peygamber karar vermişse mutlaka isabet etmiştir” düşüncesinden hareketle ömür boyu beraberliğin beklendiği Zeynep ile Zeyd arasında kısa süre sonra baş gösteren anlaşmazlıklarının boşanmayla sonuçlanmasının (Ahzâb, 33/36-37)başka şekilde izahı mümkün görünmemektedir.

Eşler arasındaki huzur ve sükûnun bozulması, eşlerle veya aileleriyle sınırlandırılmayacak kadar geniş bir etki alanı oluşturacak bir bozulma şeklidir. Bunun nedeni, toplumun temelinin aile, ailenin asıl unsurlarının ise eşler olmasıdır. İşte bu nedenle tarih boyunca ailenin ve eşlerin huzurunun bozulması için dışarıdan müdahaleler hız kesmemiş, şeytan ve dostlarının en önemli faaliyet alanı aile olmuştur. Allah Resulü, şeytanın en çok hoşuna giden hususun eşlerin arasını bozmak olduğunu anlattığı bir hadiste şöyle buyurmaktadır:

“İblis tahtını suyun üzerine koyar. Sonra çetelerini gönde­rir. Bunların ona derece itibariyle en yakın olanı, en büyük fitne çıkara­nıdır. Bunlardan biri gelerek ‘şöyle şöyle yaptım’ der. O da ‘hiç bir şey yapmamışsın’ der. Sonra biri gelerek ‘bir kişiyi hanımıyla birbirinden ayırmadan bırakmadım’ der. İblis, bunu yapanı kendisine yaklaştırır ve ‘sen ne iyisin!’ der.” (Müslim, “Munafikun”, 67; Ahmed b. Hanbel, III, 314, 366, 384)

...Onlar, o iki melekten, karı ile kocanın arasını ayıracak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler, Allah'ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler. Onlar, kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğrenirler...” (Bakara 2/102) ayetinde de bildirildiği üzere Süleyman’dan (as) sonraki dönemlerde insanların, Babil’e imtihan amaçlı gönderilen Harut ve Marut isimli meleklerden öğrendikleri vahiy bilgisini, karı-koca arasında huzursuzluk çıkarmak üzere kötü amaçları için nasıl kullandıklarının vurgulanması da, eşler arasındaki huzuru bozma girişimlerinin tarihi kökenini yansıtması bakımından dikkat çekicidir. Yukarıdaki ayetten açıkça anlaşılmaktadır ki, insanlık tarihindeki yozlaşmanın ilk örneklerinden birisi olan Babil toplumunda sihirle eşlerin birbirlerini sevme bilinci yok edilmekte ve araları ayrılmaktaydı. Ayetteki “Karı ile kocanın arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı” cümlesi, eşler arasındaki bu kadar güçlü bağı bozanların bir toplumu daha kolay bozabileceklerine bir işaret olarak sihrin en etkili yönünü ifade etmektedir. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, 1/449) Çünkü toplumun temel taşını oluşturan ailenin köklerini yıkmak, boz(ul)manın en kötüsüdür. Dolayısıyla toplumun sağlam ve güçlü olması, ailede eşler arasındaki ilişkinin sağlam olmasına bağlıdır. Aile ilişkileri bozulursa, bütün toplum bozulur. Son yıllarda boşanma olaylarında yaşanan hızlı artış ve her yılın boşanma sayılarının, o yılın evlenme sayılarının 1/4’ünden daha fazla olması, asıl amacından uzaklaşan problemli ailelerin bulunduğunu ve bunun yozlaştırdığı bir toplumsal yapının oluştuğunu, hatta bunun kanıksandığını göstermektedir.

Unutulmamalıdır ki aile, sadece polisiye tedbirlerle korunamadığı gibi hukukun sürekli müdahalesiyle de sürdürülemez. Nitekim ülkemizde yıllardır yürürlükte olan ve belli kesimler tarafından doğruluğu hararetle savunulan “İstanbul sözleşmesi” ve bunun güya kadınların haklarını koruduğu iddia edilen maddelerinin aileyi korumaktan çok toplumda ve ailede meydana getirdiği tahribat fark edilmiş olmalı ki, son zamanlarda yetkililer tarafından bile yürürlükten kaldırılması açıkça dile getirilmeye başlanmıştır. Bu sözleşmenin aile yapısına zarar vereceği gerekçesiyle Bulgaristan tarafından bile baştan reddedilmesi, daha önce kabul eden Polonya’nın ise yakın zamanda çekileceğini ilan etmesi gerçekten düşündürücüdür. Türkiye tarafından baştan itibaren tereddütsüz reddedilmesi gerekirken kabul edilmesi, hatta “can simidi” gibi topluma empoze edilmesi, halkı Müslüman olan bir ülke için gerçekten izah edilemez bir durumdur.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —