Şubat ayı en kısa aydı. Takvimde birkaç yapraklık bir yer tutardı hep. Soğuktu ama geçiciydi. Oysa o gece, takvim durdu. Zaman kırıldı. En kısa ay, bir asır gibi uzadı. En kısa ayın en uzun gecesiydi. Saatler sıfır dört on yediyi gösterdiğinde, bu toprakların hafızasına bir sızı kazındı. O andan sonra hiçbir saat eskisi gibi işlemedi. Gece, gece olmaktan çıktı; karanlık bir imtihana dönüştü.
Uyuyan şehirler vardı. Uykunun en masum yerinde yakalanmış evler, odalar, çocuk nefesleri… Bir yastığın kenarında yarım kalmış bir dua, sobanın başında sönmeden kalmış bir ateş, ertesi güne bırakılmış sıradan bir hayat. Kimse büyük şeyler düşünmüyordu. Kimse vedalaşmamıştı. Kimse son defa sarıldığını bilmiyordu. Ve yer, birdenbire insanı sırtından attı. Toprak ana, sanki evlatlarını silkeler gibi titredi.
Depremin merkez üssü Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesiydi. Bir isimdi önce. Haritada küçük bir yer. Ama o gece, acının kalbi oldu. Sarsıntı sadece binaları değil, ülkenin vicdanını da yerinden oynattı. Duvarlar konuştu o gece. Tavanlar çöktü, merdivenler yok oldu, kapılar kapı olmaktan çıktı. Beton, demirle birlikte insanın üzerine çöktü. Sessizlik, çığlıkla karıştı. Karanlık, tozla ağırlaştı. Nefes almak bile cesaret ister hâle geldi.
O gece yollar yetmedi. Ne asfalt, ne dağ yolu, ne patika… Hiçbiri yetmedi. Çünkü giden yalnızca araçlar değildi; yürekler akıyordu. Merhamet, bir nehir gibi çağladı bu ülkenin damarlarında. Doğudan batıya, kuzeyden güneye herkes aynı istikamete döndü. Uykusuz geceler başladı. Kimisi evinden çıktı, kimisi cebindeki son parayı koydu bir zarfın içine, kimisi yalnızca dua edebildi. Ama herkes bir şekilde oradaydı.
Bir gecede büyüdük biz. Bir gecede yaşlandık. Bir gecede, “sonra yaparım” dediğimiz ne varsa anlamsızlaştı. Sıcacık evlerimizin içinde, güvenle kapattığımız gözlerimizin ne büyük bir nimet olduğunu o gece anladık. Çatının başımızın üstünde durmasının, duvarların ayakta kalmasının, bir kapının kapanabilmesinin ne kadar kıymetli olduğunu…
Enkaz başında sabah oldu. Ama sabah, sabah gibi değildi. Güneş doğdu ama içimizi ısıtmadı. Çünkü güneş, annesini arayan bir çocuğun gözyaşını kurutamıyordu. Çünkü güneş, bir babanın enkazdan çıkmayan sesine cevap veremiyordu. Çünkü güneş, isimleri birer birer okunan kayıpları geri getiremiyordu.
Eller kazma kürek oldu. Parmaklar kanadı. Tırnaklar kırıldı. Ama kimse durmadı. Çünkü orada zaman başka akıyordu. Bir saniye, bir ömür kadar değerliydi. Bir nefes, dünyaya bedeldi. “Sesimi duyan var mı?” cümlesi, o gecenin en ağır duasıydı.
İkinci gün… Devletin başı Pazarcık’taydı. Kameralar oradaydı ama asıl olan kameraların göremediğiydi. Bir enkazın önünde duruyordu. Yıkılmış binalara bakıyordu. Taş yığınlarının altında kalan hayatlardı baktığı. O an, bir insanın bir dakika içinde nasıl on yıl yaşlandığına tanıklık ettik. Gözleri çökmüştü. Dudakları ağırdı. Çehresi, yük taşıyordu. Ömründen ömür alınmış gibiydi. Orada bir makam değil, bir baba duruyordu. Bir yükleniş vardı omuzlarında; sadece bugünün değil, yarının da yükü.
O gün söz verdi. “Tüm evleri, tüm iş yerlerini yeniden yapacağız. Sadece gidenlerimizi geri getiremeyiz,” dedi. Cümle kısa ama ağırdı. Ardından sessizce ekledi: “Allah sabrımızı artırsın.” Bu, bir temenniden öteydi. Bir teslimiyetti. Devletin şefkatli eli, betonun arasından uzanıyordu. Yarayı sarmaya değil sadece, umudu ayakta tutmaya gelmişti.
O an anladık: Devlet bazen bir çadırdır, bazen bir kepçe, bazen de enkazın başında susarak bekleyen bir yürektir. Şefkat, resmî yazılarda değil; soğukta titreyen bir çocuğun başına örtülen battaniyededir. Sabır, yüksek sesli nutuklarda değil; enkazdan çıkmayan bir ismin başında bekleyebilmektedir.
Ve o duaların arasından bir cümle yükseldi. Enkazdan çıkan bir kızımızın dudaklarından dökülen cümle… Hâlâ kulaklarımızda:“Yaşamak ne güzelmiş, ümit ne güzelmiş, sıcak su ne güzel bir nimetmiş, çorap ne büyük bir nimetmiş.”
Bir cümleyle yerle bir oldu kibirlerimiz. Bir cümleyle yüzümüze vuruldu nankörlüğümüz. Sıcak suyun sıradanlığı gitti. Çorap, bir lüks oldu. Yaşamak, yeniden tarif edildi. Ümit, yeniden doğdu.
Şubat bitmedi. Takvimler ilerledi ama o ay hâlâ sürüyor. Çünkü bazı acılar takvimle geçmez. Bazı yaralar zamana sığmaz. Şehirlerin yıkılışını izlemek, sadece binaların çöküşü değildir. Bir hafızanın, bir çocukluğun, bir geçmişin yerle bir oluşudur.
Bu millet, o gece kendini de enkazdan çıkardı. Bir lokmayı bölüşerek, bir battaniyeyi paylaşarak, tanımadığı birine kardeş diyerek… Merhamet, her şeyden hızlıydı. Omuz omuza durduk. Çünkü insan, insana tutunmadan ayakta kalamazdı.
Kaybettiklerimizi toprağa verdik. Toprak o gün çok ağırdı. Ama bilsinler ki yalnız değiller. İsimleri dualarımızda, yüzleri yüreğimizde. Onlar bu ülkenin sessiz şehitleridir.
Sıfır dört on yedi… Bir saatten ibaret değil artık. Bir hafıza. Bir emanet. Unutursak eksiliriz. Hatırlarsak insan kalırız.
Ve artık biliyoruz:Yaşamak gerçekten güzelmiş.Ümit, insanı ayakta tutan en büyük nimetmiş.Allah, bu millete bir daha böyle geceler yaşatmasın. Merhametimizi de eksiltmesin

