Acısı vardı, hem de derin. Fakat o, acısını her kulağa taşıyacak kadar savrulmazdı. Çünkü bilirdi; bazı kulaklar teselli için değil, zaafı ölçmek için dinlerdi.
Bu yüzden aslanın iniltilerini çakallar duyup sevinmesinler diye başını bir kuyuya dayayıp ağlardı. Sürekli… Sessizce…
Onun gözyaşı zayıflık değildi; bir terbiyeydi.
Onun suskunluğu korku değil, vakardı.
Ali, acısını kalabalıklara dağıtmadı.
Çünkü izzet, yarayı göstermek değil; yarayla yürüyebilmektir.
Ve bazı insanlar vardır; kükrediğinde dağlar titrer, ağladığında sadece kuyu duyar.
Bu izzet anlayışı, yalnızca bireysel bir ahlak değil; tarihsel bir bilinçtir. Hz. Ali’nin şahsında tecessüm eden vakar, güç ile merhametin aynı yürekte taşınabileceğini göstermiştir. O, adaleti kılıcından önce yürütmüş; öfkesini değil sorumluluğunu büyütmüştür. Bu yüzden onun mirası yalnızca bir siyasi hatıra değil, bir ahlak meselesidir.
Fakat biz…
Bugün Kerbela’nın gölgesinde yaşıyoruz. Hüseyin bin Ali’yi yalnız bırakanların tarihsel kırılması, sadece bir hadise değil; bir vicdan imtihanıdır. Kerbela Olayı bize şunu öğretmişti: Haklı olmak yetmez; hakkın yanında durmak gerekir. Ve çoğu zaman haklı olanlar değil, konforundan vazgeçmeyenler çoğunlukta olur.
Bugün mazlumlar ve mustazaflar yeryüzünün farklı coğrafyalarında bombalar altında can verirken, bizler şatafatlı sofralarda iftar açabiliyoruz. Aynı kıbleye yönelip farklı acılara sırt çevirebiliyoruz. Bu çelişki sadece siyasi değil; sosyolojik ve ahlaki bir yarılmadır. Ümmet bilinci, ortak sevinçten önce ortak acıyı paylaşma iddiasıdır. Eğer bir coğrafyada çocuklar korkuyla uyurken başka bir coğrafyada rahat uykular çekiliyorsa, aradaki mesafe kilometre değil; vicdan mesafesidir.
İzzet, yalnızca düşmana karşı dik durmak değildir. İzzet, mazlumun yanında saf tutmaktır. İzzet, konforu değil sorumluluğu büyütmektir. Kerbela’yı anmak kolaydır; Kerbela’nın tarafını seçmek zordur. Çünkü taraf olmak bedel ister.
“Aslanın iniltilerini çakallar duymasın” diye susan Ali’nin vakarı ile Kerbela’da susmayan Hüseyin’in haykırışı aslında aynı hakikatin iki yüzüdür. Biri acıyı derinliğe emanet eder, diğeri hakikati tarihe yazar. Ama ikisinin de ortak noktası şudur: İzzet.
Bugün asıl soru şudur:
Biz hangi taraftayız?
Acıyı hissedenler mi, yoksa sadece izleyenler mi?
Sofralarımız doluyken vicdanımız boş mu?
Eğer izzetle yoğrulmuş bir bilinç yeniden inşa edilemezse, Kerbela sadece bir matem günü olarak kalır. Fakat izzet, yeniden dirilirse; o zaman her çağ kendi Kerbela’sında Hüseyin’i yalnız bırakmamayı öğrenir.
Ve belki o zaman, kuyuya düşen gözyaşları çoğalır ama çakallar sevinemez. Çünkü izzet, en karanlık zamanda bile insanı insan yapan son kaledir.

