Yusuf YAVUZYILMAZ

Tarih: 06.02.2023 20:13

Akademisyenler

Facebook Twitter Linked-in

Her ülkede olduğu gibi akademisyenler, kendi içlerinde ortak özellikleri olan bir küme oluştururlar. Bu kümenin, küçük ayrıntılar bir yana bırakılacak olursa, kendine özgü yaşam tarzı, hareket biçimi ve ahlakı vardır. Teorik olarak ana amaçları bilimsel araştırma yapmak olsa da, pratikte çoğunlukla bu amacın uzağına düşerler. “Ne var ki bazı akademisyenler, uzmanlık alanları ardında koşarken bu uzmanlık alanlarını kendileri için birer hapishaneye çevirmişler, belli bir bilgiyle bu hapishanelerde kendilerini dört taraftan kuşatıp sınırlandırmışlardır; bunun ardından cehalet de bu kapıdan içeri girmiştir. Cehaletin girdiği bu kapı, uzmanlık alanıyla ve ders kitabıyla yetinme kapısıdır, bunu da, genellikle entelektüellerin meşgul olduğu toplumsal ve güncel meselelerden kurtulma deliliyle gerçekleştirirler.” (Muhammed Hamid el-Ahmeri, Entelektüelin Sorumluluğu, Mana Yayınları, s: 76-77)

Üniversiteler, bilim insanlarına bilim üretmek için gerekli ortamı sunamamaktadır. Bu durum akademik kariyer yapanların ufuklarını da daraltmaktadır “Bizim büyük bir kısmımızda profesör olduktan sonra maalesef merak, ilgi, motivasyon bitiyor. Gelebileceğin daha yüksek akademik bir mevki kalmamış, alabileceğin maaşın en yükseğini alıyorsun. Etrafta seni teşvik edecek, ateşleyebilecek şeyler yok. Bulunduğun mevkide seni tehdit edecek kimse de yoksa Batılıların bizim hakkımızda söyledikleri “Türkler kırk yaşında ölürler, seksen yaşında gömülürler” cümlesini doğrulayacak bir örnek olma ihtimalin epeyi yüksektir.”(Ahmet Arslan, Bir Ömür Düşünmek, Eksi Kitaplar, s. 270.)

Siyasetin çekiciliği akademik camiayı da derinden etkilemektedir. Akademisyenler üniversiteyi siyasete atılmak için bir ara kademe olarak görmektedir. Bu durum akademinin bilim üretme görevini ikincilleştirmektedir. Bilimsel araştırma yapmak yerine iktidarın gölgesine sığınarak kendilerine bir gelecek planlaması yapmaktadırlar. Bu durum akademisyenlerin önemli bir bölümünü siyasal iktidarın sözcüsü haline getirmektedir.  “Herkesin gönlünde bir aslan yattığı gibi her Türk akademisyenin, sadece her Türk akademisyenin değil, her Türk avukatının, hekiminin, şairinin, yazarının gönlünde de bir gün bir şekilde siyasete atılmak, devletin içinde bir makama, mevkiye sahip olmak isteği yatar” (Ahmet Arslan, Bir Ömür Düşünmek, Eksi Kitaplar, s. 273.)

Öte yandan akademisyenler, sahip olmaları gereken etik ilkelerden bir hayli uzaktadırlar. Üniversitelere kadro alınırken akademik yeterlilikten öte eş, dost, akraba gibi kriterlerin öne çıkması, hem akademisyenlerin verimliliğini düşürmekte, hem de ahlaki olarak zaafa uğratmaktadır. Liyakatin esas kriter olmadığı bir ortamda, hem görevi hak etmeyenler çeşitli bağlantılar kullanarak görev almakta hem de görevi daha çok hak edenler dışarıda kalmaktadır. Bu durum bilimsel anlamda olması gereken verimliliği engellemektedir. “Üniversite ortamı sizin de bildiğiniz gibi zaten böyledir, insanlar bir yandan dedikoduyu, birbirlerini çekiştirmeyi severler; öbür yandan da bu dedikoduları ilgili kişilere eriştirmekten, böylece ortaya bazı kavgaların çıkmasından da keyif alırlar. Çünkü akademik hayat ister istemez ciddi rekabet, yarışma gerektiren bir hayat. Bu rekabetin de her zaman çok uygun, ahlaki yollarla yapılmadığını biliyoruz” (Ahmet Arslan, Bir Ömür Düşünmek, Eksi Kitaplar, s. 139.)

            Hüsamettin Arslan’a göre üniversitelerin önemli bir sorunu da epistemik kirlenmedir. Kuşkusuz bu kirlenme yaşanan modernleşme çabalarının sorunlarıyla iç içedir. “Türkiye’de On dokuzuncu Yüzyılın başından bu yana bir entelektüel veya epistemik kirlenme, bu epistemik kirlenmenin yol açtığı bir epistemik kaos veya epistemik bunalım yaşanmaktadır; entelektüel hayatımıza fizyonomisini armağan eden temel fenomen bu epistemik bunalımdır. (H. Arslan, Epistemik Cemaat, Paradigma yayınları, s: XVII)

Cumhuriyet modernleşmesinin üzerine oturduğu bilimsellik düşüncesi de bir hayli sorunludur. Bilimselliğin alt yapısını Auguste Comte pozitivizmi oluşturmaktadır. “Türk eğitim sistemi Cumhuriyet tarihi boyunca eğitim kurumlarında pozitivist ideolojiye uygun bir insan tipi, bir homo- pozitivismus yetiştirmeyi ideal olarak benimsemişlerdir.” (H. Arslan, Epistemik Cemaat, Paradigma yayınları, s: XXXIII)

Eğitim başından beri ideolojik özellikler ön planda tutularak inşa edilmeye çalışılmıştır. Bilimden önce ideoloji ön planda tutulmuştur. Köy Enstitülerinden yetişenler büyük çoğunlukla bu amaçla yetiştirilmiş birer homo-pozitivismustur. Dolayısıyla Köy Enstitüleri tartışması ideolojik bir tartışmadır. Türkiye’de özellikle eğitimli kimselerin totaliter eğilimlere yatkın olmasının başka bir açıklaması yoktur.

Türkiye’de üniversiteler resmi ideolojiyi taşıyıcı kurumlar olarak tasarımlandığı için, bu fonksiyonları bilimsel araştırmaların daima önünde olmuştur. Bu yüzden akademisyenlerden beklenen üniversitelerde ders vermek, alanında bilimsel araştırmalar yapmak, bilimsel makaleler yazmak, ülkedeki ve dünyadaki bilimsel çalışmaları takip ederek bunlar hakkında çıkarımlarda bulunarak yeni fikirler ortaya koymak, kongre, panel ve konferans gibi organizasyonlara katılarak toplumu ve akademi dünyasını bilgilendirmek gibi işlevlerden büyük ölçüde ders vermekle sınırlı bir dünyaları oluşmaktadır.

Üniversiteleri siyasetin arka bahçesi olmaktan çıkaracak ve bilimsel özerkliğe kavuşturacak bir yapıya ihtiyaç vardır. Mevcut yapısıyla üniversitelerden bilimsel üretim beklemek bir hayli zordur.

 

Kaynak: Farklı Bakış


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —