Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


Engin GÜLTEKİN


AİLENİN ÇÖKÜŞÜ: NÜFUS POLİTİKALARINDAN ANLAM KRİZİNE TÜRKİYE’DE TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ(1)

Engin Gültekin'in "yeni" yazısı...


Bireyi merkeze alan; aileyi tali, anlamı ise konforun gerisine iten yeni bir toplum mühendisliğiyle karşı karşıyayız. Bu sürecin Türkiye’deki kurumsal başlangıcı 1965 tarihli Nüfus Planlaması Kanunu iledir. Bu düzenleme, görünürde bir sağlık ve kalkınma politikası gibi sunulmuş olsa da, gerçekte devletin aileye bakışındaki köklü zihniyet değişiminin miladı olmuştur.

Bu tarihten itibaren devlet, çoğalan nüfusu “rahmet ve güç” olarak değil; “kontrol edilmesi gereken bir yük” olarak görmeye başlamıştır. Aile ise korunması gereken doğal bir yapı olmaktan çıkmış, müdahale edilmesi gereken bir alan haline getirilmiştir.

Bu zihniyet değişimi zamanla topluma sirayet etmiş; Çok çocuk “risk”, az çocuk “akıl”, çocuksuzluk ise “özgürlük” olarak zihinlere kodlanmıştır.

Oysa Kur’an’da çocuk, bir yük değil emanet ve nimet olarak tanımlanır: 

“Mallarınız ve çocuklarınız birer imtihandır.”

(Enfâl, 28)

İmtihan, kaçınılacak şey değil; emanet bilinciyle taşınacak bir sorumluluktur.

Resûlullah (sav) ise ümmetin çokluğunu bir tehdit değil, kıyamet gününde iftihar vesilesi olarak görmüştür: 

“Evlenin, çoğalın. Çünkü ben kıyamet günü ümmetimin çokluğuyla iftihar edeceğim.”

(Ebû Dâvûd, Nikâh, 3)

Buna rağmen modern nüfus politikaları, çocuğu neslin devamı olmaktan çıkarıp, planlanması gereken bir projeye dönüştürmüştür.

Kadının iş hayatına katılması başlı başına bir sorun olmayabilir. Asıl sorun; anneliğin değersizleştirilerek kariyerin tek meşru başarı ölçütü haline getirilmesidir. Kadın evinden kamusal ve özel alanlara geçilmiş koruması gereken asıl alandan uzaklaşarak mevziyi terk etmiştir. Bu da ailelerin yıkılmasını beraberinde getirmiştir. 

Kadın bir yandan “üretken birey” olmaya zorlanmış, kapitalizmin reklam aracı olmuş, diğer yandan annelikten uzaklaştıkça suçluluk duygusu yaşamış, iki arada bir derede bırakılmıştır.

Oysa İslam medeniyetinde annelik, bir “geri kalmışlık” değil; medeniyet kurucu bir makamdır:

“Cennet annelerin ayakları altındadır.”

(Nesâî, Cihâd, 6)

Cennetin ayağının altına verildiği ve en önemli görevi annelik olan kadın seküler tuzaklara geçilerek dünyanın ve dünyalığın ayakları altında kalmıştır.

Bu süreçte aile; Doğal bir birlik olmaktan çıkmış, geciktirilen bir opsiyona dönüşmüş, evlilik ise manevî bir ahit değil, ekonomik bir yatırım olarak algılanmaya başlamıştır.

Düğün masrafları, ev, araba, kariyer beklentileri, ev sahibi olmanın hayal oluşu ve yüksek kiralar; evliliği gençler için ağır bir yük haline getirmiştir. Böylece “hazır değilim” bahanesi geçici olmaktan çıkmış, kalıcı bir kaçış söylemine dönüşmüştür.

Not: Bu konu 2.yazım ile devam edecektir inşallah.

 

Selam ve dua ile...

 

Engin GÜLTEKİN

Eğitimci-Yazar-Sosyolog

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR