Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


Ali BULAÇ


Ahdi Hatırlamak

Ali Bulaç'ın "yeni" yazısı...


Epistemolojide söz konusu olan tümevarım ile tümdengelim, yerine göre ikisi de bizi gerçekliğin bilgisine götürebilir. Konumuz bakımından yerine göre enfüsi ve afaki tecrübe ve gözlemler bize Marifetullah’a giden yolları açabileceği gibi, başlangıç noktasında Haber-i sadıkla gelen Marifetullah da bize enfüsi ve afaki tecrübe ve gözlemlere işaret eder. Müslüman düşünce tarihinde yeterince üzerinde imal-i fikr edilmeyen şu ki, tümevarımın esası olan varlık ve öncelikle kucağında yaşadığımız maddi tabiatın her bir olay ve olgusu ayetler/ayât epistemolojide ihmal edlimşi olmasıdır. Kur’an’ın ısrarla vurguladıklarını dikkate alabilseydik, tabiat bilimleri bu kertede zayıf kalmaz; batı düşünce tarihini dramatik ikiliğe sevk eder idealizm-materyalizm çelişkisine ve hatta çatışmasına düşmezdik.

Sokrat’ın “Ben tabiatla ilgilenmem, ben kendimle ilgiliyim” dediği rivayet edilir; Sokrat’ın bu cümleyi kurup kurmadığını bilmiyoruz, ama antik Grek felsefesinde tabiattan insana geçişin Sokrat olduğunu biliyoruz.

Peki, bunun bizim açımızdan bir değeri var mı? Hayır”

Gayet sarih ifadelerle Kur’an-ı Kerim, Tanrı’nın varlığının birliğini şehadetle/tanıklık yoluyla temaşa edebileceğimizi, dolayısıyla bilebileceğimizi belirtir. Kelime-i şehadet Zat’ın ve Bir’liğinin kanıtlarına işaret eder. Batı epistemolojisinin iki kaşıt kutupta yerleştirip bir türlü içinden çıkamadığı ikilemi iki insani yetinin doğru kullanılmasıyla tevhid etmenin mümkün olduğunu ve esasında iki yetinin biri diğerini nefyeden değil teyid eden enfüs ve afak gerçeklikler olduğunu bildirir:

1) Bakıp gören göz, işitip duyan kulak,

2) Akleden ve tecrübe eden kalb/fuad. (Bkz. 11/Hud, 24; 13/Ra’d, 16, 19.)

Yahudi bilgini Rabbi Mose bin Maiman’s (1135-1204) göre, Tanrı’nın evreni gözle görünen kanıtı insanlığın kanıtıdır. Şehadet

  1. a) Varlıkta zerreden kürreye,
  2. b) İç dünyamızda,
  3. c) Zamanda ve tarihte Allah’ın varlığına, birliğine tanıklık etmek; ilim, irade, kudret, azamet ve rahmetini gözleyebilmektir.

Bizim “yaratılmış tanrı” dediğimiz şey Kur’an terminolojisinde “yanlış zan” olarak geçer. Sağlam ve güvenilir bir bilgiye (ilm) dayanmadan insanlar indî görüş ve telakkilerine göre Allah hakkında yanlış zanlarda bulunmaktadırlar. Zan ise ne doğru bilgidir ne de bizi gerçekliğe götürür. Doğrudan vahiy ile temas halinde olmayan her bilgi talibinin ulaşabileceği bilgi seviyesi zann-ı galiptir.

Allah hakkındaki yanlış zan, sahici bilgi ve habere dayalı olmayan “Cahiliye Zannı”dır. (3/Al-i İmran, 157.) Allah’a ortak koşan putperestler (müşrikler) kendilerince bir tanrı tasavvuru geliştirmişlerdi (10/Yunus, 34-37). Zanları sağlam ve güvenilir bir bilgiye dayanmıyordu (10-36); zanları onları temelsiz birtakım tahminlere sevk etmekte, yalana kanmalarına sebep olmaktaydı (10/..6). Yaratılmış tanrı tasavvuru bir bilgiye dayanmadığından Allah hakkında yalan ve iftiralarla doluydu (10/60), bu da büyük bir zulümdür.

Doğru bilgiye dayanmayan tanrı tasavvurunun geçersizliği konusunu İbrahim aleyhisselam putperest halkının yüzüne vurmuştu: “Sizin Allah hakkındaki zannınız nedir?” (37/Saffat, 87). Kavmi, bütün varlık aleminin rabbini kendi penteonlarına indirgemişlerdi. Kur’an-ı Kerim inkarcıların Zannının (38/Sad, 27) birkaç alanda şekillendiğine işaret eder. Mesela inkârcılara göre Allah bilmez (41/22-24, 50); ahiretin var olmadığını (45/Casiye, 24, 32); ölümden sonra dirilişin olmayacağını (72/Cin, 7); Allah’a dönmeyeceklerini (85/14); İnşa ettikleri surların kendilerini koruyabileceklerini (59/2) zannetmektedirler. Putlara ilişkin zanları (53/Necm, 28) ve meleklerle ilgili zanna dayalı tasavvurları (53/Necm, 28) yine bu bağlamdadır.

Kur’an’a göre insanı temelsiz tanrı tasavvurlarına, yani yanlış zanlara (sanı) sürükleyen önemli amil, “Allah’ı hakkıyla takdir edememektir.” (6/En’am, 91; 22/Hac, 74; 39/Zümer, 68.) Allah hakkında sağlam, güvenilir ve hakikat değeri olmayan bilgilerden, atalardan/geçmişten tevarüs edilen algılardan, nefsin hoşuna giden kabullerden hareketle tanrı tasavvur edenler Allah’ı hakkıyla takdir edememiş kimselerdir; tasavvurları zanlarında yarattıkları batıl tanrı fikridir; bunun Allah’la ilgisi yoktur.

Yunanlıların tanrı tasavvurları “uzak tanrı” tasavvurlarına dayanır. Başka geleneklerde de hayli kızgın,

öfkeli, her şeye gazaplanan, habire kan akıtılmasını (kurban) isteyen tanrı tasavvurları var. Hz. İbrahim’e kadar tanrı insandan ilk erkek çocuğunun kendisine kurban edilmesini ister .Kur’an’ın sıfat ve fiilleri hakkında bilgi verdiği Allah söz konusu tasavvurların dışındadır: O, duaları kabul eder; yerine göre fayda sağlayan yerine göre kötülere zarar verir. Yaratır, yedirir, içirir; hastalıkta şifa verir; öldürür ve diriltir; hesap günü hata ve yanlışlıkları bağışlar; her işinde hüküm ve hikmet sahibidir; güzel kullarını ahirette salihlere katar; doğruluk dili (Lisan-ı sıdk) verir; nimetlerle donatılmış cennetlere varis kılar; onların sevdiklerini de bağışlar; iyi niyetli kullarını diriliş günü küçük düşürme; mal ve çocukların / yandaşların fayda sağlayamayacağı günde kullarını selîm kalb ile huzuruna kabul eder; cenneti kullarına yakın kılar. İşte gerçek peygamberlerin hakkında doğru bilgi verdikleri Allah budur. (Bkz. 26/ Şuara, 72-90.)

Alışıldık deyişle semavî olmayan dinlerde insan-Tanrı ilişkisi insanın aleyhinde olmak üzere tek taraflı belirlenir. Bu ilişkide insan için icab ve kabul, Tanrı karşısındaki tutumu iradî değildir, kendi özgürlüğü yoktur. İradesiz insan Tanrı’nın kendisinden istediklerine çaresizce boyun eğer, içine sinmeyen çok şey olsa da üstündeki güce katlanır. İtiraz etmesi isyan anlamına gelir, isyanın karşılığı acımasız azabtır. Ve bununla ilintili olarak Tanrı’nın neden kendisine itaat etmeyi talep ettiğini de bilmez; ne istenmişse onu yerine getirmekle yükümlüdür.

“Semavî” demekten çok “kitaplı” diyebileceğimiz dinlerin olaya bakışı farklıdır. Bu dini tebliğlere göre Tanrı ile insan arasında ahid (sözleşme) söz konusudur. Yani bir tarafta Tanrı diğer tarafta insan icab ve kabul göre sözleşmişlerdir. Tevrat Eski Ahid, İncil Yeni Ahid’tir. Son vahiy Kur’an-ı Kerim, ilk vahyin hatırlatılmasıdır: “Hani Rabbin, Adem oğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (demişti de) onlar: “Evet (Rabbimizsin), şahid olduk” demişlerdi. (Bu hatırlatma,) Kıyamet günü: “Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir.” (7/A’raf, 172)

Her sahih sözleşme karşılıklı rızaya, özgür iradeye, serbest iradî seçime dayanır. İnsan isimlerin kendisinde zuhur etmesi taahhüdünde bulundu, “emaneti üstlendi” (33/Ahzab, 72.) Allah da onu bu görevi yerine getirsin diye yeryüzüne halife kıldı. Sözleşme (misak) güven, sevgi ve dostluk (velayet) temelinde akdedildi. Allah insana taahhüt ettiği bütün imkân ve avantajları sağladı, sözünde (va’d) durdu; insandan istediği onun da verdiği sözü yerine getirmesi, va’dinde durmasıdır.

Gel gör ki, Allah sözünde durdu, insan(ların çoğu) durmadı, bugaü durmuyor, yarın da durmayacak. Buna rağmen yüce Allah hemen gazaplanmaz, hemencecik öfkeye kapılıp ceza vermez. Zalim, kaprisli, acımasız değildir. Aksine merhameti gazabına baskındır. “Benim rahmetim gazabımı geçmiştir” (Buhari, Tevhid, 15; Müslim, Tevbe, 14-16.)

Va’dinde, verdiği va’dinde durmayanlar der ki “Ben böyle bir ahidde/misakta bulunduğumu hatırlamıyorum” der ve demektedir de. İşte şanı yüce Allah da, Kur’an’la şöyle seslenir: “Ey kendi hakikatinden ve kıymetinden gafil insan! Maddi tabiata, hariçteki olay ve olgulara iyice bak/temaşa et (fizik, kimya, biyoloji, jeoloji, matematik, geometri, astronomi oku ve öğren, kendi manevi-içsel dünyanda yolculuğa çık, enfus ve afak sana ahdi hatırlatacaktır.” (41/Fussilet, 53.)

 

Kaynak: mirat haber

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR