Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


İsmail Hakkı Güleç


RUHUNU KAYBEDEN İNSAN

İsmail Hakkı Güleç'in yeni yazısı


 

 

       İnsan, beden ve ruhtan müteşekkil bir varlıktır... 

       Beden tek başına bir işe yaramadığı gibi, ruh da bedensiz bir işe yaramamaktadır... Beden ruh bütünlüğünü korumak, her ikisini de doğru bir şekilde takviye edip, beslemek normal insan olmak için gereklidir... 

      Bu konuyu daha önceki üç temel gıda isimli yazımda yazmıştım... 

       Bu yazımda, ruhun mahiyetinden ziyade ki, bu hususta elimizde çok da bir bilgi yoktur... Ruhun mahiyetini sadece Rabbimiz (cc) bilir...

       Bu yazımda ise, bizi biz yapacak, bize ivme, ruh, kişilik, kimlik, nitelik, feraset, basiret, aşk ve de ruh kazandıracak, bilgi, bilinç ve eylemlerimize yön verecek, hayatımıza renk katacak, bilgi, bilinç, irade ve eylem ruhundan(bilinç) bahsetmeye çalışacağım... 

        Bu konuyu seçmemde ki, geçenlerde Fatih/AKDAV'da(Aksa eğitim ve Dayanışma Vakfı) bulunan Ramazan Kayan hocam ile uzun aradan sonra karşılaşınca ki, onun tavsiyesi üzerine R. Hocam bana; İsmail kardeş hep ihtilaflı konulardan yazıyorsunuz, kaybolan ruhumuzdan ki, davet ruhu, saha ve sahnede bulunma, mücadele, iman, tevhid ve takva ruhu, hicret ve mücadele ruhu, kardeşlik ruhundan bahseden bir yazı yazsanız şeklindeki bir tavsiyesi ki (bu bana bir emir niteliğindedir) çünkü hocamla 35 yılı aşan bir dostluk, kardeşlik ve dava hukukumuz vardır... 

       Kendisinden bu otuz beş yılda çok istifade ettik... Gerek kişiliği, duruşu, ilmi, gerekse de ödemiş olduğu bedeller hususunda olsun, hocamın benim ve benim gibi birçok insanın tevhid'le tanışıp, yetişmesinde büyük katkı, gayret ve emeği olan, çok değerli bir hocamızdır...

       Bu açıdan da "kaybolan ruhumuz" konusunu bu yazımda ele almaya gayret edeceğim... 

      İnsanların, hayatın her alanında mücadele edebilmesi, saha ve sahnede bulunması için, mutlaka o şeye inanması, bilgi ve bilinç(ruh) sahibi olması ile mümkündür... 

       İnanmak başarmanın yarısıdır derler... 

       Eğer, bir şeye gerçek anlamıyla inanır ve samimi bir şekilde inandığınız yol, yöntem, inanç, fikir ve davaya gönül verir, bu uğur da gerekli fedakârlık ve özveriyi gösterirseniz, hiç şüphesiz kazananlardan olursunuz... 

      İnsanlık, gittikçe daha bir ruhsuzlaşmakta, özünden, kimliğinden, kişiliğinden, niteliğinden, kalitesinden, vicdanından, edep, adap ve ahlakından uzaklaşmaktadır...

        Toplum olarak, yaygın bir şekilde dünyevileşme, bireyselleşme, bencilleşme ve cimrileşme gibi çok ağır travmalarla ve de gittikçe çöken, çoraklaşan, çölleşen, biten, dibe vuran tüm bağ ve bağlantıları, ilinti ve ilişkileri iyice zayıflayan, sevgi, şefkat, merhamet ve adalet gibi insani ve de erdemsel duygulardan uzaklaşmış bir toplumla karşı karşıya bulunmaktayız...

       Karşı karşıya olduğumuz bu çökme, çözülme, kimlik, kişilik, ideal, dert ve de davasını kaybetme durumu ne yazık ki, bizim mahallede de ki (İslami camialar) çok hızlı bir şekilde kendini hissettirmektedir... 

      Bu olumsuz değişim ve dönüşüm, birçok dava ve davet ehli kardeşimizi kökünden, idealinden, inancından, kimliğinden, derdinden, davasından ve de düşüncesinden alıkoymuş, bu inanç, din, dava ve davet sahasından uzaklaşmalarına sebep olmuştur... 

       Çoğu dostumuz ve yol arkadaşımızın, geçmişteki yapmış oldukları azim, çaba, fedakârlık, özveri, mücadele ve ortaya koymuş oldukları samimi gayretlerini hayıfla andıklarını ve de nerede o "eski Ahmetler, Mehmetler, Aliler İsmailler vb.." dediklerini duyar gibiyim... 

       Hakikaten herkes, geçmişteki o aktif, azimkar, fedakâr, mücadeleci, saha ve sahnedeki günlerini hasret ve özlemle andıklarını ve güzel iklimi aradıklarını hayret ve ibretle gözlemliyoruz... 

       Ama, geçmiş artık geçmiştir... Geçmişi geri getiremeyiz... 

       Önemli olan, geçmişe takılıp kalmadan, her daim, her zaman, her yerde ve her şekilde aynı minval üzere, ruhumuzu, kimlik, kişilik, onur, izzet, gurur duruş ve mücadelemizi kalıcı hale getirip, muhafaza etmemizdir... 

         Yolda yürürken, saha ve sahnede mücadele ederken düşmemek, korkmamak, yılmamak, sabır, sebat ve metanet içinde, kendimizi motive edecek yol ve yöntemleri bulmamız elzemdir... 

        Rabbani kitaptan (Kur'an) beslenerek, günümüze damgamızı vurmamız ya da insanlığı bu içinde bulunmuş olduğu, her türlü kötülük, kaos ve karanlıklardan kurtarma mücadelesine devam etmemiz gerekmektedir... 

         Bunu yapabilmek için, mutlaka bizi hayata, saha ve sahneye sürükleyecek, bizi hayatta ve ayakta iri ve diri tutacak, her türlü dünyevi kaygı, korku, endişelerden bizi kurtaracak, hızlı adımlarla hedefimize doğru götürecek, bir ruha, inanca ve imana sahip olmamız gerekmektedir... 

        Şayet bu ruhu yakalayabilir ve yeniden bu ruhu içselleştirebilir, özümser isek yine eskisi gibi kaygı, korku, endişelerden uzak cesur, fedakar ve aktif dönemimize yeniden dönebiliriz... 

        Ruh demek, bilgi demektir...

        Ruh demek, bilinç demektir...

        Ruh demek, basiret demektir... 

        Ruh demek, aktiflik ve mücadele demektir... 

        Ruh demek, adalet ve ahlak demektir...

         Ruh demek, atılım ve açılım demektir...

         Ruh demek, adanmak ve arayış demektir... 

         Ruh demek, bilgi, bilinç ve eylem demektir... 

        Ruh demek, zamanın ruhunu, anın vacibini kavramak demektir...

          Ruh demek, tüm atalet, tembellik, boşvermişlik ve pasiflikten ayrılıp, kurtulmak demektir... 

         Ruh demek, adanış, kavrayış ve arayış demektir... 

        Ruh demek, hicret, şehadet ve zafer demektir...

        Ruh demek, sorumluluk almak, sorun çözmek demektir...

       Ruh demek, okuyup, anlamak, yaşamak ve yaşatmak demektir... 

        Ruh demek, yük olan değil, yük alan demektir... 

         Ruh demek, sevgi, saygı, edep, adap ve ahlak demektir... 

          Ruhunu kaybeden bir insanı ayağa kaldırmak, harekete geçirmek, saha ve sahneye sürmek, fedakârlık ve mücadele etmesini ve de bu uğurda bedel ödemesini beklemek mümkün değildir... 

       Çünkü, Ruhsuz insan, cansız insandır... Ruhu ölenin bedeni de ölmüştür...      

        Ruhunu kaybeden insan, en ufak bir sorumluluk almayan, Bedel ödemeye yanaşmayan, âtıl, pasif, yılgın, yorgun, bitkin, biçare, boş, çaresiz, anlamsız, önemsi, olumsuz ki haftada bir defa ders grubuna bile katılmaya ruhu, mecali, isteği, inancı, gayreti, enerjisi olmayan, sürekli yerinde sayan, bitkin, yenik, sönük, bahaneci, mazeretçi, geleceğe yönelik herhangi bir inancı, düşüncesi, duygusu, ruhu, fikri ve plan ve de projesi olmayan, soğuk, soluk, sönük, donuk ve ruhsuz bir insandır... 

        Ruhunu kaybeden insanlardan müteşekkil bir aile, toplum, yapı, anlayış, cemiyet ve cemaat yeni bir şey ortaya koyamayan, hep kendi küçük, kısır, sınırlı dünyasına hapsolmuş, sürekli geçmişteki yaptıklarıyla övünen, geçmişe takılıp çakılan, yeni olan her şeye kapalı, edilgen, negatif bir kişi aile toplum ve cemiyet demektir... 

         Bu hususta Hz. Peygamber (as) "iki günü eşit olan ziyandadır" (Beyhaki) buyurmaktadır... 

        İki günü değil, yirmi, belkide otuz yılı eşit olan ve sürekli geriye giden, kendini değiştirip, geliştirip, yenileyemeyen, özünü, sözünü, eylem ve söylemini ve de ruhunu yitirmiş insanların ne kendilerine ne de içinde bulundukları cemaate, cemiyete, ne de toplumlarına, insanlığa, ümmete her hangi bir faydası olabilir... 

        Okuyup, araştırmayan insan, yeni bir şey keşfedemez, ufkunu, özünü yenileyemez ve yeni bir ruh oluşturamaz... 

         Bu açıdan da sürekli olarak insanların, özellikle de davetçi noktasındaki davetçi Müslümanların, sürekli kendilerini geliştirmeleri, bilgi, fikir, ilim ve de düşüncelerini gözden geçirmeleri, kendilerini yenilemeleri zarureti sözkonusudur... 

         Bu insanların, her açıdan doğru ilmi, düşünsel, fikirsel, ruhi, mantık ve felsefi yönleriyle beslenmeleri, sağlıklı bir kimlik ve kişiliğin oluşması açısından olmazsa olmaz bir durumdur... 

        Bugün ki insanların, gündemleri dünya, makam, menfaat, çıkar, para ve kadın olduğu içindir ki, nitelik, özellik, karakter ve kalite ortadan kayboluyor, ortaya imani, İslami, tevhidi, takva ve davet boyutlu bir mücahit ve mücadele ruhu ortaya çıkmıyor... 

      Mücadele ruhunu kaybeden insan, kimlik ve kişiliğini inanç ve dinini ve davasını da kaybetmiş demektir... 

       Yeni bir ruh, yeni bir enerji, yeni umutlar, yeni ufuklar yakalamak için,  

       Yeniden şu soruları kendimize sormamız gerekir...      

        Yeniden nerede kalmıştık...? 

         Ne yapmalıyız...? 

         Nasıl yapmalıyız...? Gibi soruları kendimize sorarak, yeniden bir çıkış noktası, yeni bir hareket, yeni bir eylem, yeni bir söylem ile yola düşmemiz, yola revan olmamız,  yolda yeni umutlar ve ufuklar açarak mücadele etmemiz gerekir... 

         Birbirimize umut, ufuk, moral ve motivasyon aşılamamız, her türlü karanlık, kaos, kaygı, korku ve endişeleri yenip, yolda yenilenerek yeniden bir yürüyüş gerçekleştirebiliriz...

        Tüm insanlar, umutsuz, karamsar ve kötümser olsa bile, dava erlerinin bu hususta karamsar, kötümser, umutsuz olmalarına hiçbir sebep yoktur...

         Çünkü onlar, inanmış insanlardır... Rablerinin tüm karanlıklardan sonra, mutlaka kendilerine aydınlık bir gelecek ve ufuk açacağına, kendilerini yalnız bırakmayacağına, yolun sahibi olduğuna imanları tamdır... 

          Bu açıdan da her türlü hüzün, karamsarlık ve kaostan kurtulmadan, yolda daimi olunamayacağını ve dökülmelerin yaşanacağına inanırlar... 

          Bu hususta ve her husustaki örneğimiz ve önderimiz Hz. Peygamber (as) hicret esnasında müşriklerin Sevr mağarasına yaklaştıkları ve ayak seslerinin işitildiği bir esnada Hz. Ebubekir'in (r.a) endişelerini giderme noktasında "üzümle Allah (cc) bizimle" diyerek onu teskin etmiş, Allah'ın kendilerini yalnız bırakmayacağını, sürekli olarak kendilerini desteklediğini, görüp gözettiğini, bu konuda kaygı, korku ve endişenin yersiz olduğunu dava arkadaşlarına (ashabı kiram) anlatmıştır... 

         Yine Rabbimiz (cc) Bakara Suresi 214. ayeti kerimede Yüce Rabbimiz "bizden önceki insanların çok ağır sınavlardan, işkencelerden, mihnetlerden ve de zorluklardan geçtiklerini belirtmiş ve Allah'ın yardımı ne zaman...? diye sorduklarında ise, iyi bilin ki" Allah'ın yardımı yakındır...! diyerek müminlere yeni bir umut ve ufuk açmıştır...

Hz. Peygamber (as)kendisine inananlara, 

            “Müjdeler olsun! Size kolaylık geldi; artık bir güçlük iki kolaylığa asla galip gelemez!” buyurmuştu (Muvatta', “Cihâd”, 6; Taberî, XXX, 151).

Rabbimiz (cc) Demek ki zorlukla beraber bir kolaylık vardır.

 Evet, doğrusu her güçlüğün yanında bir kolaylık var.

 O halde önemli bir işi bitirince hemen diğerine koyul.

 Ve yalnız rabbine yönel. İnşirah (5-8)

          Umutsuz ve ruhsuz bir şekilde, bu yolda yürümek, mesafeleri aşmak ve zafer elde etmek mümkün değildir... 

         Umut ve ruhun, inancın bittiği yerde, hayat biter, ufuk kararır, zafer gecikir, yolcu yolunu şaşırır, istikametini yitirir, yok olur ve de hayaller hiçbir zaman gerçekleşemez... 

          Daima ümit var olmak, pozitif olmak, enerji ve sinerji ile dolu olmak ve her karanlığın ardından bir aydınlığın, her zorlukla beraber bir kolaylığın, her yokuşun mutlaka bir inişinin olduğu gerçeğini de unutmamak gerekir...

           Hiç şüphesiz ki, karanlığın en koyu olduğu an, aydınlığına en yakın olduğu andır... 

          Yeter ki, sabretmesini, azmetmesini ve yürümesini bilelim... 

          Ayaklarımızı sağlam ve sabit olarak, tevhid, iman ve İslam üzere sabit kılalım, dinimizden ve davamızdan asla şek ve şüpheye düşmeyelim... 

        Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a (Allah'ın dinine) destek olursanız, O da size yardım eder ve savaşta ayaklarınızı kaydırmaz. Ey inananlar, eğer siz Allah (ın dinin)e yardım ederseniz (Allah da) size yardım eder; ayaklarınızı (hakkı koruma yolunda) sağlam tutar.     

          İnanmış olduğumuz dosdoğru yol olan "sıratı müstakim üzere bulunmak, Rabbimizin rızası doğrultusunda bir hayatı yaşamak ve de başkalarının da bu emin, tevhidi, Rabbani, aydınlık yol ile buluşmasını sağlayıp, diğer insanlara umut olmak, onlara yeni ufuklar açmak ve yeni bir adil ve yaşanılabilir bir dünya düzeni kurmak temennisi ve duası ile... 

         Rabbimiz, “De ki: Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin! Siz yalanladınız. Öyle ise azap yakanızı bırakmayacak.” (Furkân, 25/77) buyurur... 

 

Selam ve dua ile...

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR