Tarih: 17.03.2020 13:16

Yüzyılın Anlaşması ve İzlenimler

Facebook Twitter Linked-in

Küresel güçlerin söz konusu Filistin ve İsrail olunca tavırlarını ne şekilde gösterdikleri bilinmektedir. En önemli hususlardan bir tanesi, bu planın bir “çılgın adam” tarafından planlanamayacak, keyfi ya da kızgınlık anında anlık bir tavır sergilenecek kadar basite indirgenemeyecek derin bir nitelik taşımasıdır.

ABD Başkanı Donald Trump, İsrail-Filistin meselesine ilişkin “Yüzyılın Anlaşması” diye adlandırdığı sözde barış planını açıklayacağını kaydederek, “Gerçekleşmeye en yakın plan bu. Neler olacağını göreceğiz.” demişti. Trump, “Gerçekleşmeye en yakın plan bu. Neler olacağını göreceğiz. Başbakanın ve birçok Arap ülkesinin desteğine sahibiz. Sanıyorum sonunda Filistinlilerin de desteğini alacağız.” demekle; islam coğrafyasından gelecek tepkilerin de “volüm”ünü düşürmeyi amaçlamıştı. “Dediğim dedik.” ten mi bilinmez ama bu çılgın adam, 28 Ocak’ta “Yüzyılın Anlaşması” nı gözümüzün önünde açıklayıverdi.

Açıklamanın ardından gelen açıklamalara bakılınca en çok sevinen İsrail olduğu gözükmektedir. Netanyahu, Filistin’in kabul etmediği bu antlaşmanın çok büyük ve İsrail için çok değerli olduğunu kaydederek “Bu önemli bir fırsat ve biz bunu kaçırmayacağız.” diyerek, her zamanki minnettarlığını göstermiş oldu. Filistin kanadın da ise Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas “Yüzyılın şamarı” olarak nitelendirdiği planın, bazı ekonomik yardımların dışında Filistin halkının lehine hiçbir şey içermediğini ifade etti. Hamas ise “Yeni büyük felaket” olarak nitelendirerek tepkisini gösterdi. Dünya’nın bu konuda ikiye bölündüğünü söylemek güç olsa da; bu antlaşmaya “taraf ve karşı” olanlar olarak tepkilerini gösterdiler.

Küresel güçlerin söz konusu Filistin ve İsrail olunca tavırlarını ne şekilde gösterdikleri bilinmektedir. En önemli hususlardan bir tanesi, bu planın bir “çılgın adam” tarafından planlanamayacak, keyfi ya da kızgınlık anında anlık bir tavır sergilenecek kadar basite indirgenemeyecek derin bir nitelik taşımasıdır. “Yüzyılın Anlaşması” demenin, yüzyılı aşacak bir projenin devreye sokulduğu, bu planın koruyucularının ise “küresel güçler” olduğu açıktır. Dünyanın kabadayısı “ABD”, dünyanın ağır abisi “İngiltere”, dünyanın haylaz kardeşleri “Rusya ve Çin”, dünyanın üvey evlatları “Fransa, Almanya, İtalya, Kanada” gibi ülkelerin imzası veya onayı ile yürürlüğe konuldu. Amaç ise biricik dünyanın torpilli-kibirli kardeşi “İsrail”i korumaktır. Ne adına korunduğu her ülkenin “Kırmızı Kitap”ına göre değişse de değişmeyen bir şey varsa, o da Ortadoğu’nun kaderi olmaktadır. Bu noktada Yahudilerin; tarih boyunca ezilmişliklerini, sürgün yıllarını, kendilerine yapılanları “insanlık suçu” kapsamında, dünya kamu oyuna iyi anlattıklarını hatırlatmak gerekir. Kendilerince bunca acı çeken bir milletin, bir toprak parçasının olması, hem de “Tanrı tarafından onaylı tapu”larının olması, kendilerine vaat edilen topraklara “Arz-ı Mev’ûd” a yerleşmelerini; müslümanlar başta olmak üzere dünya kamuoyu çok görmemesi gerekmektedir. Bu psikoloji, elbette “Filistin” başta olmak üzere, tüm Ortadoğu coğrafyasını travmaya sokacaktır.

Bu sözde anlaşma şunu net bir şekilde göstermektedir: İsrail lobisi, çok aktif ve karar alma süreçlerinde gayet başarılı bir siyaset izlemektedir.Yahudiler, tam bir vatanseverlik ve inanç eksenli bir yol izlemektedirler. Bunun için tüm güç ve yetkinliklerini kullanmaktadırlar. Kimilerine göre bu anlaşma, Trump’ın siyasi anlamda sıkıştığı azil oylaması öncesinde planı ilan ederek Evanjeliklerin ve Yahudi lobisinin desteğini almak istemesi olarak gösterilirken; kimilerine göre de “Kudüs’e dair tartışmalar Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâm’ın kutsal metinlerinde yer alan ‘dünyanın sonu-kıyamet’, ‘Armagedon-milenyum (1000 yıllık dünya cenneti)’ gibi apokaliptik anlayışlarla alabildiğine alakalı.” tezini ortaya döktüler. Aslında olan şu: Herkes kendi adına, kendi oyununu, kendisinin en iyi bildiği şekilde, kendi geleceği için menfaati-çıkarı-hayrı adına oynamak istemektedir. Burada ahlakilik, erdemlilik, insanilik, vicdanilik, hakkanilik konuları devletsel çıkarların önünde engel olduklarından; bunları halkların gündemine taşımak bile çeşitli riskler taşımaktadır.

İslam ülkelerinin durumuna bakacak olursak, halk arasında duygusal tepkisellik söz konusu ise de ülke yönetimlerinin kafasının karışık olduğu görülmektedir. Konjonktürel bakışların işlendiği bu tavırda; yerel ve milli çıkarlar “ulusal” mantığın içinde epey işlevsel bir halde yürütülmektedir. Ümmetin genel maslahatı, yerelliğin-milliliğin yarı çapına takıldığı gözlenmektedir. “Tükürüğümüzle boğarız.” beyanları, İsrail’in mevcut genişleme politikalarını tersine çevirmiş değildir. Genel anlamda ülke sınırlarını aşamayan “ümmet ve kardeşlik” anlayışlarının, Kudüs’e kadar ulaşması ve Kudüs’ün kurtuluşuna vesile olması, siyasal-ekonomik gücümüzün yanında; teknolojik-bilimsel ve askeri gücümüz bakımından zor görünmektedir. Köroğlu’nun “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu.” hakikatinin yanında; ümmet olarak, kendi elimizle (iç-dış hainleri es geçmeden) paramparça ettiğimiz coğrafyamızın “huzura ve sükunete” çok ihtiyacı var. Dahası Kudüs’ü kurtarmaya çalışan samimi birçok kişinin, kendi ülkelerinde “zihinsel-sistemsel-mekansal” işgale karşı ses çıkarmaması neyi ifade etmektedir? Mekke’nin, Bağdat’ın, Şam’ın, Kahire’nin, İstanbul’un vb.lerinin “zihinsel-sistemsel-mekansal” kurtarılmaya ihtiyaçları yok mu? Asıl savaşın kültürel ve sistemsel olarak devam ettiğini, paradigma savaşlarının bize dayattığı sonuçlarını, kabullenilmiş çaresizlik içinde kapitalist ve modernist işgallere karşı bir reaksiyon göstermeyişimizi nasıl izah edeceğiz? Ruhsal ve fikirsel erozyona uğrayan birey-toplumlar, asıl kimliklerini kazanmadan “İlah-i gücü” cezbetmeyi nasıl düşünüyorlar? Müslümanlar olarak, ilahi sünettullaha uymayan niyetlerin-kararların-eylemlerin kendi hanesine ne olarak yazılmasını umut ediyorlar?

İslam coğrafyasında yaşananlar, Kudüs’ün kaderini belirlemiş ve belirlemeye devam edecektir. Kudüs’e yapılan her işgal, her siyasi hamle bizim tepkilerimize, beddualarımıza yansısa da; Kudüs’ü işgale yönelten sebepleri şu an itibari ile ortadan kaldırmış değildir. Sözde anlaşmaya tepki için 09 Şubat günü Türkiye’de yapılan gösterilerin, tepkilerin, açıklamalarının anlamı elbette vardır. Soğuk bir kış günü Diyarbakır’da, İstanbul’da, Sakarya’da yapılan mitinglerin hayrı-ecirleri yadsınamaz. CHP’nin mitinge (hangi niyet ile gelirse gelsin) orada bulunması görmezden gelinemez. Dün CHP’ye “nerede” diye çağrı yapanların, bugün CHP’ye “neden” geldi diye eleştirmeleri, bu alanın tekelleştiğinin de göstergesi tartışmalarını beraberinde getirmektedir.

Siyasi hamle eleştirilerine gelince… Bu, sadece bir parti için değil tüm partiler için geçerli bir siyaset tarzı. Bu artık bir huy olmuş, karakter haline gelmiştir. Protokolün selamlama ve konuşmaları “halet-i ruhiyemizi” bozsa da, kaderimize razı olarak “ya sabır” çekmekteyiz. Bu, sadece düşüncemizde olanlar için geçerli, yoksa politik tavırların heyecanına kapılanlara diyecek bir şeyimiz yoktur.

Biz de Diyarbakır’daydık. Soğuk hava ilkin bizi zorlasa da, ortamın sıcaklığı içimizi ısıttı. Kudüs mitingine katılan ve tepkilerini, seslerini duyurmaya çalışan bu insanların sesleri nereye ulaştı zaman gösterecektir. Peygamber Sevdalıları Platformu tarafından düzenlenen mitinge Hamas’tan, İhvan-ı Müslimin’den, Cemâat-i İslâmi’den yetkililerin katılması bizleri sevindirdi. Birçok İslami STK’ların, camiaların temsilcilerinin orada bulunması güzel bir görüntü verdi. Tepkiler, sloganlar, ilahiler, dualar, lanetler çokça yapıldı. Selahattin Eyyübi’nin Torunları (Kürtler), Aldulhamit’in Torunları (Türkler) vurgusu çok işlendi. Ümmet ve kardeşlik bilincine, beraber hareket etmenin ne kadar önemli olduğuna, Kudüs’ün özgürlüğünün bu yoldan geçtiğine dair vurgular yapıldı. Ama programda konuşma yapan Genel Başkan Vekili Zekeriya Yapıcıoğlu’nun çağrısında dikkati çeken şu üç not vardı:
1- Bizler, Kudüs için daha önce de burada toplanmıştık.
2- Bu iş, sadece slogan ve beddua ile hallolacak bir mesele değildir.
3- Kudüs’ü sürekli gündemde tutmak ve bu konuda ısrarlı olmak “iman-i” bir konudur.
Zaman çabuk geçti. Şimdi tarihler bu satırları yazarken 20.02.2020’yi gsötermektedir. Yukarıdaki üç nota ne oldu diye düşünüyorum…Sonra da;
1- Kudüs için daha çok toplanacağımız anlaşıldı.
2- Slogan ve bedduaya devam etmekteyiz.
3- Kudüs gündemden düştü. Bireysel-cemaatsel tepkililere kaldı.

Dahası başka sorunsal sorular ve çokça cevaplar zihnimizde canlanmaya devam etmektedir. Örneğin; “Yüzyılın Anlaşması” denilen bu garabete karşı, islam ülkelerinin bir “Barış Planı var mı?”

Var olan paradigmamız “Sorunlarımızın Çözümü” ve “Birlikteliğimiz” için yeterli mi?

Sorunsallığımız, görüntümüz bu sorunlara sahici bir cevap verme noktasında bizi olumsuzlamaktadır. İslam ümmetini bir “ütopya” ya dönüştüren bu yerellilik-millilik-hizipçilik ve taassubun tüm türevleri bunda başlıca sebepleridir. İslam adını çıkılan yolda, Allah rızası denilen yerde, ümmet hala Kudüs’e ağlıyorsa; biraz da kendi haline ağlasa daha sahici olacaktır.

Bir diğer önemli nokta, kendi gerçekliğimiz­le hareket etmektir. Bugünkü medeniyet tasavvurumuz yeterli olmadığından, ümmet olarak sıçrama yapamıyoruz. Bunun için zamanla birlikte fikirsel-sistemsel birçok değişim ve dönüşüm gerekmektedir. Zaman-plan-imkan meselesi uzun soluklu bir yürüyüştür. Fakat şuna vaktimiz, hakkımız da yoktur. Müslümanların; İslam ahlakının, adaletini görünür kılarak, batı kamuoyunu “İslam”a hayran bıraktıracak bir yaşam sürdürerek, emperyalist güçleri içerden zayıflatmak ve yaşadıkları toplumlarda insanların “ahlakilik, erdemlilik, insanilik, vicdanilik, hakkanilik” konularını canlı tutmasına öncülük etmesi gerekmektedir. Hak-hukuk ve adaletin, insanın mutluluğuna-huzuruna-kurtuluşuna katkısını pratik olarak göstermemiz gerekmektedir. İşte o zaman son darbeyi vuracak Selahattin Eyyübilerin zamanı gelmiş demektir. Vesselam…

Kaynak: Özgün İrade Dergisi




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —