Hasan Can Kaya’nın YouTube ve Disney platformunda yayınlanan “Konuşanlar” “video komedi” programından bir kesit:
Mikrofonu eline alan bir kadın, Hasan Can Kaya’ya hitaben şunları söylüyor:
Gülmek için sizin programınızı izliyordum. Çok eğlendiğim bir gün, eşim bundan rahatsız oldu. Ertesi gün üyeliğimizin silindiğini fark ettim. Eşime ‘sen mi sildin?’ diye sordum. ‘Evet’ dedi. Üyeliği tekrar yeniledim. Programı izlemek için açtığımda, jeneriği duyar duymaz kapattı ve ‘Yasak, izlemiyeceksin’ dedi. Ben de o gün karar verdim, ‘Senden boşanacağım; boşandığım gibi, bilet alıp Hasan Can’ın programına gideceğim’ dedim ve bunu yaptım.
Kaya, yüksek sesle salondakilere “Bir alkış!” diyor ve coşkulu alkışlar arasında gidip kadına sarılıyor.
Eyvah, eyvah!..
İzlediğiniz umulmadık bir sahne karşısında, “Ben ne seyrettim?” diye hayret ve şaşkınlık içinde kalırsınız ya…”
Duyduklarınıza ve gördüklerinize bir türlü anlam veremeyeceğiniz ve zihninizde normalleştiremeyeceğiniz bir durumun ekranda yaşandığına tanık oluyorsunuz.
Ortada düpedüz sona eren bir evliliğin ve yıkılan bir yuvanın birinci derecede aktörü, size ve tüm medyaya eylemini kahkahalar ve alkışlar eşliğinde ilan ediyor.
Ne vahim, ne acınası bir durum…
Boşanmak o kadar basit ve o kadar kolay bir şey miydi?
Evlilik de çocuk oyunu, “yap boz” gibi bir şey, demek ki…
Dijital eğlence platformu üyeliğini oluşturmak veya iptal ettirmek kadar kolay?
Ömür boyu sürmesi beklenen birliktelik, “dramatik bir eşik” olmaktan çıkıp; anlık bir tepkinin sonlandırdığı mizahi bir performans unsuruna indirgeniyor.
“Kırk ölçülüp bir biçilmesi” gereken ve “hayatın en zor kararı” olan evlilik kurumunu; nasıl oldu da böyle pespaye bir programa kahkaha malzemesi yapacak ve ucuz zevklere kurban edecek kadar değersizleştirdik?
Bedbaht kadın, “Bir çırpıda evliliğimi yıktım attım ve bilet alıp senin programına geldim” diyor; salonda hep bir ağızdan bravo nidaları ve takdir sözleri yükseliyor, alkış kopuyor.
Bu nasıl bir bilinç kaybı ve duygu körelmesi…
Bir an ülkenin geçmişini, tarihi ve kültürel süreklilik çizgisini, bugüne taşınması ve özenle korunması gereken aile mirasını zihninizden geçiriyor ve soruyorsunuz?
“Acaba ben rüyada mıyım? Yoksa farklı bir gezegene mi indim?
Ekrandaki bu insanlar nerede yetişti?
Bunlar, kimlerin çocukları? Biz ne ara böyle olduk?
Şişen egonun körüklediği bireysel bir tepki, alkışlarla birlikte öznel olmaktan çıkıp, kollektif bir histeriye ve toplumsal duyarlılığa yönelik bir güç gösterisine dönüşüyor.
Bu acı olaydan keyifli bir eğlencelik çıkarıyoruz ve topluca alkışlıyoruz. Yüzeysel, basit eğlence tutkusunun kışkırttığı bir trans haline geçiyoruz.
İlke ve önceliklerimizin bütünüyle iptal olduğu bir kollektif duyarsızlık ve öförü ortamında; “duygusal eşiğin düşmesi,””dramatik olanın sıradanlaşması” ve “mahremiyetin aşınması” aynı anda gerçekleşiyor.
İzlediğimiz görüntü tam bir akıl tutulması ve çılgınlık hali…Ortada toplumsal empati yetisinin buharlaştığı, çok ciddi bir kriz durumu ve aymazlık örneği var.
Gelin bunu, olayın merkezindeki kadın, programın sunucusu ve program katılımcısı konuklar bağlamında analiz edelim:
Program katılımcısı kadın, en mahrem ve en özel düzeyde tutması; yüksek dikkat ve duyarlılıkla koruması ve gizlemesi gereken evlilik hayatının gidişatını ve eşiyle ilişki durumunu programın odak noktası haline getiriyor.
Bir aile içi çekişme sonucu anlık bir reaksiyon olarak verdiği boşanma kararını, belki bir gaflet veya hata eseri veya kendini kanıtlama ve dikkat çekme amaçlı olarak salondaki izleyici topluluğuna, oradan da tüm sosyal medyaya ve kamuya deşifre ediyor.
Bir kadın, eşine karşı mevzii üstünlük kazanmaya yönelik bir sürtüşme ve inatlaşma sonucu, aldığı böylesine travmatik bir kararı, kamuya karşı alenileştirmekle ne kazanabilir?
Sahnelenen olayda, “özel olan” ile “kamusal olan”arasındaki sınır çizgisi bir anda silikleşiyor; kadının anlatısı, bireysel bir hesaplaşmayı program yöneticisinin moderasyonu ve izleyicilerin coşkulu onayıyla aile kurumunu tahrip edici toplumsal bir mesaja dönüştürüyor.
Stand-up ve reality programlarında insanlar espri yapar, güler, birbirini güldürür. Basit konular, sıradan yaşanmışlıklar zekice esprilerle mizah ve eğlence malzemesi hâline getirilir. Ama bunun da bazı sınırları ve “dokunulmazlık alanları” olmalıdır.
Espri ve kahkaha konusu edilen olaylar ya anonim ve faili belirsiz genel konulardır ya da kişiye özgü olsa bile toplumsal değerleri ve aile hayatının mahremiyetini zedelemeyecek ölçüdedir.
Bunun aksine bir durum olduğunda, yani toplumun değerlerine, aile hayatının mahremiyetine zarar veren ve duyarlılıklarını zedeleyen konular olduğunda, doğal frenleme ve oto-sansür uygulamaları devreye girer. Bu tür söz veya jestlerden, olumsuz bir mesaj veya çıkarım elde edilmemesi için; öncelikle eğlenceye renk ve boyut katmak üzere söz alan kişiler kendilerini frenlerler, özel deneyimlerini ve duygularını deşifre etmekten sakınırlar.
Aksine davranmaya kalksalar, bu defa program yöneticisi, medya etiği ve “topluma karşı sorumluluk” gereği buna izin vermez veya mesajın olumsuz bağlamını değiştirir. Olayımızda, hadi diyelim söz konusu kadın, duygularına mağlup olarak, “benlik mücadelesini kazanma” ve eşine karşı üstün çıkma arzusuyla böyle bir hata yaptığını fark edememiş olabilir. Sözlerinin nereye varacağını ve topluma yanlış mesaj verebileceğini hesap edememiş olabilir. Böyle bir durumda öncelikle program yöneticisinin yanlışı telafi edici bir rol üstlenmesi, ikinci planda izleyicilerin böyle dramatik bir hatayı hoş karşılamaması gerekir.
Bir yuvanın, “bu kadar basit bir gerekçe ve kişisel sürtüşmeyle kolayca yıkılabileceği” mesajının kamuoyuna uluorta deşifre edilmesine yol vermek ve üstelik bunu alkışlatarak pekiştirmek; yaşanan evlilik krizini, kadın için bir özgüven, “kendi ayakları üzerinde durma” göstergesi olarak sunmak; halka açık bir programın taşıması gereken medya etiği sorumluluğuyla asla bağdaşmaz.
Bu türden davranışlar, özel yaşanmışlık ve tecrübelere ait dışavurumlardır. Fakat bunlar, yaygın ve geniş reytingli mecralarda yayınlandıklarında topluma verilmiş etkili mesajlara dönüşürler. İki kişi arasında tolere edilebilecek bir ifade veya tasvir, kamusal alana taşındığında, modelleme ve örnekleme etkisiyle tahrip gücü yüksek, yıkıcı bir mekanizmaya dönüşür. Hele konunun bir eğlence ve şamata malzemesine dönüştürülmesi, alıcı kitledeki olumsuz etkisini daha da arttırır.
Bu olayda tartışılan husus boşanmanın kendisi değildir. Boşanma bireysel ve hukuken meşru bir karardır. Asıl mesele, özel ve mahrem bir “evlilik krizinin” mizah sahnesine taşınarak kahkaha ve alkış eşliğinde kamusal bir gösteriye dönüştürülmesidir.
Burada “hukuki bir ihlalden” ziyade etik ve kültürel bir duyarsızlık ve sorumsuzluk söz konusudur. Çünkü mahremiyet yalnızca gizlilikten ibaret değildir; aynı zamanda kişilerin kırılgan oldukları noktalarda kendilerine saygı gösterilmesini de gerektirir. Evlilik içi bir çatışmanın tek taraflı anlatımla ve mizah eşliğinde alenileştirilmesi, ilişkinin diğer tarafı açısından rahatlıkla itibar ve saygınlığı zedeleyici bir boyuta ulaşabilir. Ayrıca genç izleyiciler açısından alkışlanan davranışlar, “sosyal ödül algısı” yaratarak olumsuz yönde bir rol model oluşturur.
Bu noktada, sorulması gereken temel soru şudur:
Manevi ve kültürel değerlerimizin, toplumsal ahlak, örf-adet birikimimizin; iffet, mahremiyet ve aile kutsalı gibi hassas tellerine dokunan; bunları kahkaha ve ucuz eğlence malzemesi hâline getiren bu tür programların, kamu etiği çerçevesinde toplumsal ve kurumsal denetim mekanizmalarının süzgecinden geçmesi gerekmiyor mu?

