YENİ SİYASET VE GELECEK

Ümit Aktaş'ın Özgün İrade'de yayınlanan yazısı;

YENİ SİYASET VE GELECEK

 

Türkiye siyaseti, sözgelimi ABD gibi, kendisini periyodik bir biçimde yenileyecek tedbirleri almadığı gibi, esasında toplumsal ve siyasal kültür de buna uyarlı değil. Siyasete toplumsal katılımın güçlüğü ve azlığı, siyasal uğraşı ister istemez belli bir dar çevrenin inisiyatifine bırakmakta. Bu ise siyasal çevre ile toplum arasında bariz bir iletişimsizliğe yol açarken, siyasetin yenilenmesini de güçleştirmekte. Nitekim Cumhuriyetin başından beri siyasete amil olan 4-5 isim veya kuşak var. Son yirmi, yirmi beş yılda etkili olan da Millî Görüş geleneği ve bu gelenek içerisinde ortaya çıkan bir kuşak.

Yeni Partiler

Bu kuşağı öncellerinden farklı kılan ise sistemi değiştirme iddiaları. Daha önce benzeri bir iddia, sol eğilimli Bülent Ecevit’ten de gelmişti gerçi. Sonunda ise çökmekte olan sistemi restore etmek amacıyla sahneye çağrılan da o olmuştu. Ama o da sistemin ve Kemalizm’in çöküşünü önleyemedi. Millî Görüş’ün yenilikçi ve genç kuşağı ise, sistemi değiştirmek için yarattıkları bir heyecanın rüzgârıyla askerî vesayeti gerilettiler. Ama açtıkları alanda hakkaniyete ve adalete dayalı, barışçı ve özgürlükçü bir toplum oluşturmak yerine, sadece kendi iktidarlarını güvencelemeye çalışınca, solukları kadar destekleri de kesildi. Sistem yerine kendilerini değiştirmeyi yeğleyen bu kuşak da, ne pahasına olursa olsun iktidarı koruma endişesi içerisine girdiğinden, bedeli sistemin restorasyonu olan bir diyeti ödeyerek, sistemle -ulusalcılarla- uzlaşmayı yeğleyecektir. 

Daron Acemoğlu ve James A. Robinson, “Dar Koridor”da, tam da bu meseleleri, yani iktidarın doğası ve değişimini sorgulamaktalar. İdeal siyasetin toplumla devlet arasındaki bir dengeye ve bu dengenin sağlandığı o “dar koridor”da kalabilme becerisine dayandığından yola çıkan kitap, dünya tarihinin başlangıcından günümüze dek birçok toplumu inceleyerek, bu ideal durumdan uzaklaşmanın veya bunu sağlayabilmenin koşullarını tahlile çalışmakta. Ona göre zayıf bir iktidar kadar zayıf bir toplum da, bu denge durumunun bozulmasına yol açmakta. Tabi ki bunun sebebi de iktidar korkusuna olduğu kadar, iktidar saplantısına da dayanabilmekte.

Ak Parti de, maalesef, değiştirme umudu vadettiği siyasal geleneğimizin kötü alışkanlıklarına yönelerek, iki dönem kuralı gibi kısıtlayıcı bir şart da olmadığı için, sistemle uzlaşarak iktidarını sürdürebilme yoluna sapmış; dolayısıyla da kuruluş ilke ve ideallerinden uzaklaşmış bulunmakta. Tabi ki bu “olağan” sapma, bir kuşağın eline geçirdiği iktidarını çoğaltarak süreklileştirme arzusuna yenik düşmesi kadar, onun bu arzusuna direnebilecek toplumsal denge ve denetleme mekanizmalarının yetersizliğine de dayanmakta. Onun bu savrulması karşısında, kurucu isimlerden birçoğu partiden ayrıldı ya da uzaklaştırıldı. Bu uzaklaşanların bir kısmı, büyük ölçüde Ak Parti’nin kuruluşundaki ilkelere dayalı olan iki yeni parti etrafında örgütlenerek siyasal arenaya dahil oldular: Gelecek Partisi ve Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA). Aslında ise bu, oldukça geç kalmış bir girişim ve müdahaleydi bu. Görünür kırılma noktaları olan, 2010 Referandumu sonrası HSYK’nın Fethullahçılara teslimi, Gezi Parkı olaylarının uzlaşma ile sonuçlandırılmak yerine şiddetle bastırılmaya çalışılması, Çözüm Sürecindeki kırılma ve Suriye sorununa müdahil olma biçimindeki hatalar karşısında suskun ve tepkisiz kalanların bu tutumları, içeride eleştirilerini dile getirmiş olsalar da, belli ki Ak Parti önderliğini otoriterleşmeye yönelimde cesaretlendirmekten başka bir işe yaramamıştı.

Her ne kadar tepkilerinde geç kalmış olsalar da, şimdilerde bu partilerden beklenen, büyük ölçüde toplumu ve siyaseti kutuplaştırarak (ki bu, yani kutuplaştırma da, “Dar Koridor”da zikredilen olumsuz etkenlerden birisidir) iktidarını sürdüren Ak Parti karşısındaki Demokrasi Blokunu genişletmesi ve güçlendirmesi. “Gelecek Partisi”, Ahmet Davutoğlu liderliğinde kurulan ve büyük ölçüde lider merkezli, otoriter, İslamî değerleri merkezine aldığını ileri süren bir parti. Buna karşı “Demokrasi ve Atılım Partisi” (DEVA), Ak Parti’yi çığırından çıkaran geçmişteki gelişmelerden dersler çıkararak, daha temkinli bir üslupla hareket etmekte. Ali Babacan’ın liderliğindeki parti, bir kadro hareketi olma iddiasında. Katılıma ve istişareye önem verilirken, siyasette dinî değerlerin kullanılması da uygun bulunmuyor. Türkiye’nin geleceğini oluşturacak olan gençlerin dikkate alındığı ve bu gençlerin birçok açıdan önceliklerinin değiştiği belirtilerek, siyaset kurumunun da bunu hesaba katması zorunluluğu dile getirilmekte.

Kuşkusuz ki bunlar oldukça doğru yaklaşımlar. Beri yandan neredeyse yirmi yıldır aynı lider tarafından yönetilen, bu süreçte Ergenekoncuların muhtırası yanında 15 Temmuz darbesine maruz kalan, Çözüm Süreci kadar Suriye’deki stratejisi de başarısızlıkla sonuçlanan iktidarın, salt politik manevralar ve iktidar araçlarını kullanarak egemenliğini sürdürmeye çalışması, siyaseti adaletten ve hakkaniyetten daha da uzaklaştırmakta. Giderek otoriterleşen ve milliyetçileşen bir siyasal stratejiyle iktidar, toplumu zayıflatarak devleti güçlendiren, doğrudan güç odaklarına dayanan bir iktidar teknolojisi ve bu teknolojiye uygun araçlar (troller, stk’lar, baskılama mekanizmaları ve hatta savaşlar) üreterek iktidarını sürdürebilmekte.

Ancak siyaseti araçsal açıdan da olsa oldukça profesyonel bir biçimde icra eden Ak Parti karşısında yeni kurulan partilerin ciddiye alınabilir bir toplumsal ve siyasal heyecan yaratamadıkları da ortada. Toplumda oldukça büyük mağduriyetler, haksızlıklar ve adaletsizlikler bulunmakta ve yeni siyaset iddialarının, her neye mal olursa olsun bu mağduriyetlerin üzerine gitmesi, tıkanmış olan siyasetin önünü açması, madunların dili olmayı becermesi gerekmektedir. Bu dil nahif, hesapçı, kırılgan ve ürkek bir edaya sahip olduğu sürece, toplumsal ve siyasal karşılığını bulamayacaktır.

Öte yandan iktidar uzun süredir tıkanmış durumdadır ve adımlarını sürekli olarak geriye doğru atmaktadır. Her iki partinin Ak Parti tecrübesinden de hareketle, siyasetin alanını genişletmesi, özellikle de toplumla devlet arasında devlet lehine oldukça bozulmuş olan ve son Anayasa değişiklikleriyle de tescillenen dengesizliğin üzerine gidecek söylemlere ve eylemlere girişmesi gerekir. Gerçi bu partilerin kuruluşunun üzerinden çok da zaman geçmedi. Ama kuruluş döneminin vaktiyle, olağan zamanların vakti aynı hızda işlemez ve işlememelidir. Kaçırılan her değerli ânın gelecekten çalındığının da farkına varılmalıdır.

Salgın ve Histeri

Çin’den dünyaya yayılan corona virüsü ile ilgili birçok şey konuşulmakta. Komplo teorilerinden fütürist telakkilere değin birçok haber vakalarla birlikte dolaşıma girince, ortaya oldukça psikotik bir atmosfer çıkmakta. Öyle bir atmosfer ki, tıpkı kıyamet sahnelerinde tasvir edildiği gibi, kardeşin kardeşinden uzak durduğu bir panik havasına yol açmakta. Belirsizliğin ve hatta çaresizliğin yarattığı korku, belki de hastalığın kendisinden daha etkili olmakta. Kitle manipülasyonuna dair tezler, insanların içerisine sürüklendikleri histerik bir duygu ikliminde insanlıklarına dair birçok kazanımlarını da kaybettiklerini ortaya koymakta. Ölümle yüzleşilmesinin bu ansızınlığı, sanki ölüm bir gerçek değilmiş ve sanki ahiret bize oldukça uzakmış gibi bir yanılsama yaratmakta ve aksi bize ebedi bir dünya hayatı vadetmekteymiş gibi tüm serinkanlılığımızı kaybetmemize de yol açmakta.

İtalyan düşünür Giorgio Agamben de meselenin bu yönü üzerinde durarak, korku ikliminin hiç olmadık bir biçimde yayılarak “yalın hayat”ın kaybedilme korkusuna dönüştüğünü; korkunun ise insanları birleştiren değil, kör eden ve ayrıştıran bir hava yaratttığını belirtmekte ve şunu sormakta: Hayatta kalmaktan başka ahlaki değeri olmayan bir toplum ve insanlık nedir? Bu duruma düşmüş bir insanlıktan bahsedilebilir mi? Beri yandan bu hava, hükümetlere kolay kolay başvuramadıkları çeşitli istisna hallerini uygulamaya koyma cesareti de kazandırmakta. Uzun zamandır “yalın hayat”ın anlamını  irdeleyen düşünür -ki buna insanın salt “beşerî” bir varlığa indirgenmişiliği olarak da bakabiliriz-, bu duruma indirgenmiş toplumların yönetim teknolojilerinin manipülasyonlarına açık bir hale geleceği tehlikesine dikkat çekmekte. İnsanı da adeta bir virüs gibi salt biyolojik bir canlıya indirgeyen bu yaklaşımın toplumları sürüklediği “olağanüstü hal rejimleri”nin altında, özgürlük dahil tüm insani erdemlerin kıymetini kaybedebileceği ise oldukça açık.

İşin asıl trajik yanı ise kendilerini savaşlara ve buna bağlı olan olağanüstü hallere alıştırmış olan toplumların farklı durumlar karşısında ne yapacaklarını ve nasıl mücadele edecekleri konusundaki hazırlıksızlıkları ve deneyimsizlikleri. Dolayısıyla ister istemez hemen ellerinin altında duran savaş taktiklerine ve yöntemlerine başvurmaktalar. Ama burada belirgin bir düşman olmadığı gibi, karşılarında savaş teknolojilerinin pek bir işe yaramadığı bir “düşman”a karşı mücadeledeki en önemli yön, akıl sağlığımızı ve ahlaki telakkilerimizi kaybetmeksizin bunu sürdürebilmemizdedir. Çünkü süreç ilerledikçe maddi olduğu kadar manevi dayanma gücümüz de zayıflayacaktır. Hatta bugün için bu krizi çeşitli amaçları için fırsata dönüştürmeye çalışan iktidarlar dahi, sürecin uzaması ile ayakta duramayacak bir hale gelebileceklerdir.

Dolayısıyla öncelikle iktidarların kendi alışkanlıklarından vaz geçmesi, yani ellerindeki imkânları savaş teçhizatlarına sarf etmek yerine, toplumsal niteliklerin yükseltilmesine hasretmesi; yani iktidarların gücünü ve yönünü toplumsallaştırmaları gerekmekte. Toplumun korunması ise salt bir “sağlık” sorunu olmaktan öte, onu toplumsallaştıran değerlerin korunmasıyla da ilgilidir. Bunun içinse korku iklimini daha da büyüten ve oradan denetim toplumlarına doğru projeksiyonlar yapan komplocu mantıklar ve tüm toplumsal aklı savaşlara angaje eden bir zihniyet yerine, olumlu ve barışçıl bir anlayışa; savaş bütçelerinin insanların niteliklerinin yükseltildiği bir toplumsallaşmaya, toplumsal dayanışmaya, sağlıklı ve yaşanılabilir şehirleşmelere sarf edileceği bir gelecek  üzerine tefekküre yönelmek gerekmekte.

Kaynak: Özgün İrade Dergisi, Nisan- Mayıs 2020 Sayısı