Yeni ittihatçılığın müsvedde tarihi (1) Nüve: Uludere, 2011

Alper Görmüş, serbestiyet.com’da “Yeni ittihatçılığın müsvedde tarihi (1) Nüve: Uludere, 2011” başlıklı bir yazı kaleme aldı

Yeni ittihatçılığın müsvedde tarihi (1) Nüve: Uludere, 2011

Günümüzde AK Parti iktidarıyla devlet bütünleşmesine bakıp devletin AK Parti’yi teslim aldığını ya da tam tersine Erdoğan’ın ortada devlet diye bir şey bırakmadığını, yani devleti bir Erdoğan devletine dönüştürdüğünü düşünenler yanılıyor. Bu tezlerde olduğu gibi ortada birinin kaybedip öbürünün kazandığı bir tablo yok; bu, kaybedenin demokrasi ve özgürlükler olduğu bir kazan-kazan oyunu. Türkiye İslamcılarının içindeki devlet geni, gelişmelerin onları sürüklediği bazı mecburiyetlerle birleşince ortaya böyle bir tablo çıktı. AK Parti’nin Uludere’yle başlayan devletle dansının 10 yıllık tarihi bunu açıkça gösteriyor.

SUNUŞ

“İttihatçılığın yeniden ‘ziyaret edildiğini’, neredeyse kendiliğinden bir geçişle devlet ideolojisi haline geldiğini öne sürdüğüm bir dizi makaleden bu yana altı ay geçti. Konuyu ilk yazdığımda bazı gözlemleri belirli bir akıl yürütme zeminine oturtmaya çalışmaktaydım. Şimdi bu konuda daha ‘iddialı’ olabilirim gibi geliyor. Özellikle iktidarın ‘Türkiye Yüzyılı’ adı ile açıklanan gelecek vizyonu dikkate alındığında… İşin popüler siyaset tarafına bakmak isteyenler Erdoğan’ın İYİ Parti’ye Altılı Masa’dan ayrılmasını hangi akla dayanarak tavsiye ettiğini de böylece anlayabilirler.

“Bu detayları aşağıda ele alacağım ama önce ‘Yeni İttihatçılık’ gibi ilk bakışta fazla cesur gözüken bir önermenin niçin aslında en doğal gidişatı temsil ettiğini göstermeye çalışacağım. Altı ay önceki yazılarda öne sürdüğüm akıl yürütme zeminini açmak üzere, maddeler halinde bir ‘kısa tarih’ ile başlıyorum…”

Bu satırlar Etyen Mahçupyan’ın Serbestiyet’te yayımlanan “Yeni İttihatçılık: Onurlu faşizme davet” başlıklı son yazısından… Muhtemelen adını anmasaydım da Serbestiyet okurları bu paragrafların kime ait olduğunu tahmin ederdi, çünkü Etyen Mahçupyan, kendisinin de dediği gibi altı ay önce bu konuda bir dizi yazı kaleme almıştı ve bu temayı ondan başka işleyen olmadığı için okurların bu satırların yazarını tahmin etmesi zor olmazdı.

Bundan altı yıl önce “siyasi mücadelenin ana ekseninin laiklikten millîliğe evrildiği” tespitini yapmış ve bu yıllar içinde konuya sık sık dönmüş biri olarak, Mahçupyan’ın bu çerçevedeki yazılarını tabiatıyla büyük bir ilgiyle okudum. Benim “millîlik” yazılarımı ve ulaştığım noktayı bilen okurlar Mahçupyan’ın ‘yeni ittihatçılık’ kavramlaştırmasına da -doğal olarak- katıldığımı düşünmüş olabilirler; bu okurlar haklı.

Mahçupyan, zikrettiğim son yazısında mevcut -kendi deyişiyle- “devlet/AK Parti ya da ‘devlet içi inisiyatif’/Erdoğan iktidarı”nın ideolojik bakışının ne olduğu ve Cumhuriyet döneminin resmî tutumundan nasıl farklılaştığı üzerine odaklanmıştı. Ona göre “‘Yeni İttihatçılık’ türünden bir tanımlamayı anlamlı kılacak ya da kılmayacak olan mukayese” buydu.

Mahçupyan böylece Kemalizm ve Ulusalcılık gibi ara formları da tahliline katarak yüz yıl önceki İttihatçı rejimin ideolojisiyle aktüel rejimin ideolojisini mukayese ediyor, bunun üzerinden mevcut iktidarın ‘Yeni İttihatçı’ diye tanımlanabileceğini okurlara göstermeye çalışıyordu.

Öncekiler gibi bu son yazısı da siyaset biliminin, siyaset felsefesinin diliyle yazılmış derinlikli analizlerdi.

Bana gelince; ben bir gazeteci olarak bu tartışmaya, süreci hatırlatıp özetleyerek katılmak istiyorum.

AK Parti, ideolojisi bugünkü gibi olan bir parti olarak doğmadı; buraya zaman içinde geldi. İşte ben de bu dizide, şimdiye kadar bu çerçevede kaleme aldığım yazıları hatırlayarak ve hatırlatarak işin tarihini özetlemeye çalışacağım. Tabii, hâlâ sürecin içinde olduğumuz için ister istemez ‘müsvedde’ bir tarih olacak bu; ileride ne kadarı temize çekilir bilemem.

***

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu bundan yaklaşık bir yıl önce, 2021’in Ocak ayında bir hafta arayla birbirinin devamı olan iki siyasi tespitte bulundu.

Davutoğlu, 10 Ocak 2021’de Independent Türkçe’den Benan Kepsutlu’ya konuştu ve şöyle dedi:

“Türkiye’deki şu andaki yönetim modeli, 28 Şubat zihninin, Erdoğan’ın kitlesel desteğini kullanarak Türkiye’yi getirdiği yerdir. Bakın bunu bilinçli olarak şimdi zikrediyorum. 28 Şubat zihni, muhafazakâr görünümlü bir lider desteği olmaksızın o Türkiye’yi kuramayacağını gördü.”

Benim çok önem verdiğim bir tespitti bu, çünkü taa 2012 Ocak’ından beri Erdoğan’ın devlete yaklaşmaya başladığına dair yazılar yazıyordum. İlk yazının tarihi Ocak 2012 idi; yani daha ortada ne Şubat 2012 (Gülenciler’in MİT Başkanı Hakan Fidan’ı tutuklama hamlesi), ne Gezi 2013, ne 17-25 Aralık 2013, ne de 15 Temmuz 2016 vardı.

Bunlar yoktu, fakat Uludere-2011 vardı ve benim devlet-Erdoğan yakınlaşmasına dair ilk yazım da zaten Uludere’nin ardından Erdoğan’ın ve devletin aldığı pozisyonların verdiği ilhamla kaleme alınmıştı.

İşte bu fikri takip nedeniyle, şu andaki Türkiye’nin, “muhafazakâr görünümlü bir lider desteği olmaksızın kurulamayacak” bir Türkiye olduğu önermesine hak vermemden daha doğal bir şey olamaz.

Davutoğlu “Türkiye’deki şu andaki yönetim modeli, 28 Şubat zihninin, Erdoğan’ın kitlesel desteğini kullanarak Türkiye’yi getirdiği yerdir” tespitini yaptıktan bir hafta sonra, 17 Ocak 2021’de Karar TV’de Taha Akyol ve Elif Çakır’ın sorularını cevaplandırdı. Orada da şöyle dedi:

”Erdoğan şu an vesayet altında. 28 Şubat artıklarının vesayeti altında. Sayın Erdoğan’ı buradan uyarıyorum, aklı başında herkesi uyarıyorum. Bundan sonraki ilk aşamada Erdoğan da tasfiye edilecek ve muhafazakârların bir daha başı dik dolaşamayacakları tarzda otoriter rejim kurulacak.”

Peki, “28 Şubat artıkları” ne zaman gördü “muhafazakâr bir lider desteği olmaksızın istedikleri Türkiye’yi kuramayacaklarını” ve ne zaman Erdoğan’la ‘dost’ olmaya, ‘suyuna gitmeye’ karar verdiler? (Geçerken, burada ‘gören’ öznenin “28 Şubat artıkları” olduğu tespitine bir rezervimin olduğunu söylemeliyim. “28 Şubat artıkları” ile Mahçupyan’ın “Yeni İttihatçıları”nın arasında -iç içe geçmeler olsa da- ciddi farklılıkların olduğunu düşünüyorum.)

Fakat Davutoğlu şurada da haklı: Muhafazakârlığı her görüldüğü yerde ezme temel prensibiyle hareket eden eski devlet zihniyeti, 28 Şubat’taki radikal hamlesiyle “1000 yıl”ı garanti altına almak istediyse de, yaptıklarının tam tersi bir sonuç verdiğini kısa bir süre içinde gördü; gönderdiklerinin (Erbakan) yerine gelen (Erdoğan) öyle bir can acıttı ki, gönderdiklerinin cenazesini pişmanlıklarını ifade için bir vesile saydılar; Genelkurmay törene katıldı, çelenkler gönderildi; ne var ki iş işten geçmişti.

Sonrası malûm; gönderilenin yerine geleni de göndermek için her türlü yola tevessül ettiler, fakat her hamle amaçlananın tam tersi sonuçlar doğurdu, Erdoğan’ı ve iktidarı güçlendirmekten başka bir işe yaramadı.

Ve bir noktada, bu işin zorla ve zorbalıkla olamayacağını idrak ettikleri bir anda, muhtemelen eşanlı olarak Ahmet Davutoğlu’nun işaret ettiği şeyi de idrak ettiler: Muhafazakâr görünümlü bir lider desteği olmaksızın kafalarındaki Türkiye’yi kuramayacaklarını…

Böyle bir planın formülü de bellidir: Önce dostluk ve ittifak, sonra da tasfiye.

Davutoğlu, artık tasfiye aşamasına gelindiğini söylüyor; onu bilemem, fakat bu parlak fikrin (cidden) ilk ne zaman filizlenmeye başladığını sanırım biliyorum: 28 Aralık 2011’de Uludere’de yaşanan büyük felaketin hemen sonrasında… İlk orada Erdoğan ‘millet’ten yana değil ‘devlet’ten yana bir tavır aldı ve devlet de ona “başını omzuma yaslayabilirsin” diye mukabele etti.

Uludere’nin yarattığı bu sonucu katliamdan bir hafta sonra, 6 Ocak 2012’de kaleme aldığım “’Merkez’in yeni filmi: Yasla başını omzuma” başlıklı yazımda anlatmıştım.

Bu dizinin ilk bölümünü o yazının geniş bir özetiyle bitiriyorum…

“Merkez’in yeni filmi: Yasla başını omzuma”, Taraf, 6 Ocak 2012

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “devlet”teki yeri sağlamlaştıkça ve oradaki meşruiyeti tescil edildikçe “millet”ten uzaklaştığına dair görüşler var… Tartışma daha çok Erdoğan’ın özellikle Kürt meselesinde takındığı “savaşçı” tutuma referansla yürütülüyor ve Türkiye’nin en önemli meselesinde devletin geleneksel tutumunun peşine takılmış bir başbakanın, zaten “millet”ten uzaklaşıp “devlet”e yaklaşmaktan başka bir şansının olmadığı vurgulanıyor. [Unutmayın, Uludere faciasının henüz 10 gün önce gerçekleştiği, Erdoğan’ın acılı ailelere bir gönül alıcı lafı bile çok gördüğü ve TSK’yı tebrik ettiği günlerdeyiz – A. G.]

Böyle bir değişimin duygusal semptomlarının görülmeye başladığını düşünen biri olarak söylüyorum; bu bana biraz, “irticayla mücadele”de devletin çizgisini benimsemeye başladıktan sonra Süleyman Demirel’in içine girdiği değişimi hatırlatıyor…

Birkaç yıl önce yazdığım Demirel portresinin hazırlıklarını yaparken fark etmiştim:

Demirel bir kez bu tercihi yaptıktan sonra, daha önce kendisiyle kanlı bıçaklı olan devlet ve medyadaki “merkez” güçleri (yazının bundan sonrasında ikisini birden karşılamak üzere sadece “merkez” kelimesini kullanacağım) birdenbire ona büyük bir saygı göstermeye ve övgüler düzmeye başlamışlardı. Sonrasını hep birlikte izledik: Süreç giderek hızlandı ve Demirel’in devletle özdeş hale gelmesiyle sonuçlandı. Zaten ben de yazdığım portrede, bu sürece işaretle onun “rejimin en başarılı devşirmesi” olduğunu söylemiştim.

Erdoğan’ın duygusal ekseni kayıyor mu?

Peki, “merkez” irtica üzerinden Demirel’de başardığı şeyi Kürt meselesi üzerinden Erdoğan’da da başarabilir, onu da devşirebilir mi?

Soruyu bir daha soralım: Süreç Demirel’inkine benzeyebilir ve sonunda Tayyip Erdoğan “sistem” tarafından devşirilebilir mi?

Bilmiyorum.

Sürecin nasıl sonuçlanacağına dair spekülasyon yapmak elbette meşru ve mümkün, fakat bugün ben bu sorunun başka bir veçhesini tartışmak istediğim için “bilmiyorum” deyip, “sonu benzemez inşallah” deyip geçiyorum. Belki bir başka yazıda ona da geliriz.

Ben bugün, Erdoğan’ın Kürt sorununda devlet çizgisine (kabaca: Kürt sorununu terörü yok ederek bitirme) doğru kaymasının ardından, bir zamanlar kanlı bıçaklı olduğu “merkez”den saygı görmeye, övgüler almaya başlaması üzerinde duracak, bu yeni durumun onun psikolojisini nasıl etkilediğini anlamaya ve anlatmaya çalışacağım.

Nasıl etkileyeceklerini nihayet anladılar

[Arada, başta Hürriyet, eski merkez medyada Uludere’deki tutumu ve TSK’ya müzahir tutumu nedeniyle Başbakanı öven yazılardan söz ediyorum; o uzun bölümleri atlıyorum. A. G.] 

Benim cevabını aradığım soru ise şöyle: Bu türden yazılar ya da Devlet Bahçeli’nin “yapılan doğrudur” açıklaması ya da kapalı kapılar ardında TSK’dan Başbakan’a iletildiğini güvenle öne sürebileceğimiz “müteşekkiriz” açıklamaları Tayyip Erdoğan’ın psikolojisini nasıl etkiliyor?

Bana öyle geliyor ki, üslubu zaman zaman problemli hale gelse de, isabetli olduğu apaçık eleştiriler karşısında [Uludere’yle ilgili eleştirilerden söz ediyorum. A. G.] bunalmış biri olarak Erdoğan “merkez”in bu yüreklendirmeleri, iltifatları karşısında minnettarlık duyuyor ve bu da nevzuhur yüreklendiricilerin gerçek niyetleri hususundaki uyanıklığını törpülüyor…

Yakınları, Erdoğan’ın sert dış kabuğunun altında duygusal, çabuk etkilenen, yumuşak ruhlu bir insanın bulunduğunu söylüyor. Ben, tamamen sezgisel bir bilgiyle buna inanıyorum ve bu da beni ürkütüyor. Çünkü böyle insanların, yukarıda işaret ettiğim yakınlaşma çabalarından daha fazla etkilendiklerini biliyorum.

Böyle insanları sertlikle, tehditle sindiremezsiniz, hatta beklediğinizin tam tersini elde edersiniz… Fakat ona saygı duyduğunuzu, onu beğendiğinizi söylediğinizde “yağlarının eridiğini”, onun da size yaklaştığını görürsünüz.

Öte yandan Türkiye’nin muhafazakârlarında var olan (en aşırı şeklini Erbakan’da gördüğümüz) “merkez” tarafından kabul görme, benimsenme komplekslerinin de bu süreçte rol oynayabileceğini unutmamalıyız.

Gerçi Erdoğan bu açıdan Erbakan’ın anti-tezi gibi duruyor; hatta bence Erdoğan’ın sırrı biraz da “merkez”e kafa tutan ilk muhafazakâr olmaktan kaynaklanıyor. Fakat yine de Erdoğan’ın “kabul görme kompleksi”nden tümüyle arınmış olduğunu düşünmüyorum.

Ya da şöyle diyeyim: “Merkez” onu “imha” etmeye çalıştığı sürece onun bu kompleksi ortaya çıkmıyor, tam tersine o da onlara savaş açıyor… Oysa “imha” yerine suyuna gitme ve sırtını sıvazlama taktiğini seçse, onun bu kompleksi ortaya çıkacak.

Nitekim ben “merkez”in Kürt meselesi üzerinden bu taktiği uygulamaya koyduğunu ve doğrusu sonuç almaya başladığını düşünüyorum.

***

Böyle söylemek ayıp mı bilmiyorum ama, doğrusu 10 sene öncesinde, yani Erdoğan’ın “milletin adamı” olduğuna dair ortada hiçbir kuşkunun olmadığı bir zamanda yazılmış bir yazı için hiç fena tespitler değil. Fakat sonra Çözüm Süreci geldi ve devlet Erdoğan’a yeniden kızdı; yani henüz oturmamış, çalkantılı bir ilişkiydi o günlerdeki; başlıkta dediğim gibi bir ‘nüve’ydi. Sonra, 2013’ten itibaren öyle şeyler oldu ki, bu dans ritmini buldu, yerli yerine oturdu.

Bunları kronolojik olarak anlatacağım.

 

Kaynak: farklı bakış