YAZAR ABDULVEHAP BALLI´NIN ANLATIMIYLA“ALİYA”…

19.10.2003 Aliya’nın ölüm yıldönümü. Bizde yazar Abdulvehap Ballı’nın Aliya İzzetbegoviç’in düşünce dünyasına projektör tuttuğu “Aliya” adlı kitabı ile ilgi değerlendirmesini, konunu önemine binaen “yeniden” yayınlıyoruz…

YAZAR ABDULVEHAP BALLI´NIN ANLATIMIYLA“ALİYA”…

Aliya, ütopyaya karşıdır. Çünkü bütün ütopyalar, yeryüzünde cennet kurma hayali peşindedirler. Aliya´nın hayatı ise bir dramdır. Dram insanla, ütopya dünya ile uğraşır. Peki, ütopik bir toplum modeli kurmak mümkün müdür? Aliya´ya göre insanın yeryüzüne indirilmesiyle bu mümkün değildir. Aliya; mükemmel insanın, mükemmel toplumun peşinde değildir. Tüm istediği, normal insanlar ve normal bir toplum. Oysa Aliya, duruşuyla bizlere hep bir ideali hatırlatır. Toplumları bilge insanlar yönetmeli. Farabi´nin erdemli şehir ütopyası belki o zaman gerçek olur. Gerçi Platon´un dediği gibi ideal olan, gerçek olamaz; gerçekleşen de ideal olamaz. Aliya´nın yaptığı, gerçeği fısıldamaktır. O halde bize düşen, bu gerçeği yaşanılır kılmaktır.

Mağaradan çıkmalı ve topluma karışmalı. Karışmalı ki sahici bir karşılığı olsun söylediklerimizin. Yaşanılabilir olduğu ispatlanabilsin. Karışmalı ki dokunabilir olsun sözümüz. Sesi soluğu olsun insanların. O zaman Medine´ye dönülür belki, fethedilmiş bir Mekke´yi geride bırakaraktan.

Bilge bir insanla yolumuzun kesişmesi, imkânsız değildir. Hatta bir yolunu bulup bu imkânı yaratmak, belki de vebaldir. Buna vaat edilen saati engel kılmak, mazerete kapı aralamaktır. Mazeret ise yüzleşmeye cesaret edememektir. O halde yola düşmeli. Aliya ile yol arkadaşı olmalı. Sırdaş olmalı. Sırrına şahit olmalı teheccüd vaktinde. Sabah namazına uyanmalı onunla. Rahman Suresi´nin bereketiyle camiden çıkmalı. Bir annenin Müslüman bir şahsiyet yetiştirmesine tanıklık etmeli.

Aliya, aşkı sirenler arasında bir başına bırakmaz. Kolay olana kaçmaz, mazerete sığınmaz. Direnir, direnişin hikâyesini yazar. ‘Medrese-i Yusufiye’ye misafir olur. Bilgiyi eyleme döker, siyaseti ahlakla buluşturur, özgürlüğü köleliğe tercih eder, savaşı barışla taçlandırır. Doğu ile Batı arasında üçüncü yolu tercih eder.

Aliya, hayatı tevhit esprisi üzerinden yorumlar. Maneviyatçıların insanı salt ruha indirgeyen anlayışına ve de materyalistlerin insanı maddeden ibaret gören yaklaşımına karşı durur. Ona göre İslam, beden ve ruh bakımından ahenkli insanlar yetiştirmek ister. O yüzden iki kötü şeyden birini tercih etmek yerine üçüncü yolu bulmak bir sorumluluktur. Üçüncü yol, İslam´dır. Aliya, İslam´ı asil ve güzel olan her şeyin diğer adı olarak görür.

Aliya, Kur´an-ı Kerim´de sıklıkla zikredilen “iman edenler ve salih amel işleyenler” terkibinin gereğini hayatı boyunca ifa etmeye çalışır. İmanını salih amelle kemale erdirmeye gayret eder. Şüphesiz iman, kişinin Rabbiyle arasındaki özel duruma matuf inanma halidir. Salih amel ise imanın eyleme geçmiş suretidir. Dolayısıyla Müslümanın başkasıyla muhataplığı salih amel üzerinden gerçekleşir. Bu itibarla salih amel, en güzel tebliğ dilidir. Sözle pratiğin vücut bulmuş halidir.

Aliya, iyilikten yana duruş sergiler. Ona göre ahlak, kötülükle iyilik arasında bilinçli olarak iyiliği seçmektir. İyiliği seçenler, irade beyan ederler. Bu irade beyanı aynı zamanda özgürlükten yana tavır almaktır. Haktan hukuktan yana olmak, bedel ödemeye hazır olmaktır. Tanrı inancı olmadan da ahlak inşa edilemez. Bu anlamda ahlak, dinin eyleme geçmiş halidir. O itibarla ahlak, çıkarlarımız gereği değil; görevlerimiz gereği eylemde bulunmaktır.

Aliya, güçlüden değil; mazlumdan ve haklıdan yanadır. Azınlığın hukukunu çoğunluğa çiğnetmez. Kimliğine bakmaksızın tarafını seçer. Haklı olmanın insanı güçlü kıldığına iman eder. Onun dünyasında her renk, kendisini güvende hisseder. İntikam peşine düşmez. Haddi aşmaktan ve düşmanlarına benzemekten imtina eder. Halkını da bu konuda uyarır. Düşmanları gibi davranamayacaklarını; çünkü Müslüman olduklarını yüksek sesle dillendirir. Srebrenica´da binlerce Müslüman katledilirken bile Aliya, bu ilkeden ödün vermez.

Aliya´yı tanıyanlar, onun üslubundaki nezaketi hemen fark ederler. Çünkü Aliya, dostlarıyla da muarızlarıyla da muhatap olduğunda nezaketi asla elden bırakmaz. Savaşın ve şiddetin ayyuka çıktığı dönemde bile üslubunu bozmaz. Bu hal dili, düşmanlarının ona duyduğu öfkeyi dahi saygıya dönüştürür.

Aliya, ezberler üzerinden dünyayı yorumlamaz. Batı´ya bakışı da bu minval üzeredir. Batı´yı eleştirir. Hem de Batılıları hayran bırakacak tarzda eleştirilerdir bunlar. Bu eleştirilerini temel metinler üzerine bina eder. Doğu ve Batı arasında üçüncü yol tercihi de bu düşüncenin neticesinde ortaya çıkar. Ancak Aliya, Batı´nın çöküş içinde olduğu hikâyesinin doğruları yansıtmadığı kanaatindedir. Batı´nın karanlık yüzünü eleştirmekle gerçekleri tespitin ayrı şeyler olduğunu düşünür. Ona göre Batı, çürümüş değildir. Güçlü, örgütlü ve eğitimlidir. Batı´nın gücü modada, gece kulüplerinde ve ahlaksız gençlikte değil; Batılı insanların hayranlık bırakan çalışkanlık, ısrarlı gayretleri ve sorumluluklarında yatmaktadır.

Aliya´ya göre İslam en iyisi; bu, hakikat. Ancak Müslümanlar için aynı şeyi söyleyemez. Günümüz Müslümanlarının Batı´yı yok sayan, hamaset üreten anlayışını tasvip etmez. Bu tarz indirgemeci yaklaşımların, sorunu tespit etmek yerine daha da zorlaştırdığı kanaatindedir. Batı´yı anlama çabası içerisine girmenin Batı hayranlığıyla suçlanma retoriğini de beraberinde getirdiğinin farkındadır. Ona göre Batı´nın pratiklerine teoriyle cevap verme anlayışı artık terk edilmelidir. Bunu aşmanın yolu eylemdir, salih ameldir. Müslümana düşen, yola koyulmaktır. Üretmektir, çalışmaktır. Bunları yaparken Batı´yı yok sayarak yola devam edemez. Batı´yı tanımalı, bilmeli ve onun olumlu yönlerini hikmet zaviyesinden değerlendirmelidir. Kaldı ki Müslümanlar, bu kuşatıcı dili Batı´yla sınırlandırmamalı, insanlığın tamamını kucaklayan bir inşa diline dönüştürmelidir.

Malum olduğu üzere Avrupa´nın ortasında, Bosna´da, bir cinnet yaşanır. Binlerce Müslüman katledilir. Bu, İkinci Dünya Savaşı´ndan sonra Avrupa´nın şahit olduğu en büyük kıyımdır. Dünya, sessizliğe bürünür. Çünkü ölenler Müslümandır. Çırpınan biri vardır: Aliya. Aliya, bağımsızlığını elde etmiş bir halkın cumhurbaşkanıdır. Ancak tarih, ona hem askeri hem de diplomatik bir misyon yükler. Bu yönüyle Aliya, Bosna için bir şanstır. Aliya gibi bilge bir lider, bir taraftan ordusunu yeni baştan örgütler; diğer taraftan uluslararası alanda törpülenmiş vicdanları harekete geçirmeye çalışır. Ambargoya direnir ve direnişi tercih eder. Direniş ruhu, Bosna´yı daha büyük bir felaketten kurtarır. Savaş, Dayton Antlaşması´yla neticelenir. Aliya, barış şartlarını kabul etmek zorunda kalır. Bunu, acı ama faydalı bir ilacı alan kimsenin durumuna benzetir. Herkes gibi Aliya da savaşın barışla neticelenmek zorunda olduğunun farkındadır. Şartlar, Aliya´yı toprak ya da otoriteyi paylaşmak zorunda bırakır. Aliya, tercihini otoriteden yana kullanır.

Kanlı bir savaş ve adil olmayan bir barış arasında tercihe zorlanan Aliya, hayatı boyunca tercihini iyilikten yana kullanmıştır. O itibarla Aliya, iyi bir evlattır. Aliya, iyi bir eştir. Aliya, iyi bir babadır. Ve dahi iyi bir liderdir. Hepsinden öte iyi bir insandır. Bu dünya iyileri yormuş olmalı ki Aliya, hayatının son deminde şu cümleyi sarf etmek zorunda kalır: “Bana yeniden hayat önerilseydi reddederdim. Ancak yeniden doğmak zorunda kalsaydım kendi hayatımı tercih ederdim.” Aliya´nın tercihte zorlanmadığı son sözü, mutmain bir Müslümanın son kelamıdır: “Ey teslimiyet, senin adın İslam´dır.”