Veysi Dündar; Bekçi Yetmez, Yeniçeriler ve Tımarlı Sipahiler de Olsun

Eski Türkiye’nin bekçisi, Yeni Türkiye’de zuhur edeli birkaç yıl oldu.

Veysi Dündar; Bekçi Yetmez, Yeniçeriler ve Tımarlı Sipahiler de Olsun

Türk edebiyatının unutulmaz kalemi Orhan Kemal’in “Murtaza” romanının unutulmaz diyalogu şöyle gelişir :
-Senin vazifen ne?
-Benim adım Mürtaza.
-Adını sormadım. Vazifen?
-Mürteza demek vazife demek, vazife demek Mürteza demektir”

Eski Türkiye’nin bekçisi, Yeni Türkiye’de zuhur edeli birkaç yıl oldu.
AKP güvenliği suçu önlemek yerine, suçluyu yakalamak üzerine kurmaya karar vermiş.
Belli ki Dostoyevski’den de habersiz bir yönetim aklıyla karşı karşıyayız…
Suç ve Ceza’nın yazarı; “Suç, toplumsal düzenin bozukluklarına karşı bir protestodur” diyeli 100 yılı geçti oysa ki.

Öte yandan usta şair; Yaşar Miraç’ın dizelerini müziğe döken Yeni Türkü’den, ‘Bekçi Kazım Türküsü’ ise bu müessesenin bir başka yönüne ayna tutmaktadır :
“Yukarı mahallelerde
Dolaşır yorgun yorgun
Saat birlerde üçlerde
Çömlekçi’li bekçi Kazım
….
Cırlak gülüşmeler gelir
Oyma saçak konaklardan
Kız oğlan sesleri çınlar
Sürgit eğlencelerden”

Bekçilerin uykusuz geçen gecelerinin, manasız turlamalarını ve toplumsal eşitsizliğin derinliğini bu dizelerden iyi ne anlatır?

Polis teşkilatını yetersiz bulan AKP’nin, tekrar canlandırdığı bekçiliği geçmiş dönemden biliyorduk.

AKP’nin beğenmediği eski Türkiye’nin, ilga ettiği mesleği 2016’da yeniden devreye sokması, aslında bir tür istihdam modeli olarak da algılanabilir.

Üniversite mezunlarına bile adamakıllı iş bulunamayan ortamda, ‘lise mezunlarına ne iş yaptırabiliriz?’ sorusunun yanıtını aramak için, en kısa yol ‘birazını bekçi yapalım’ olmuştu.

Şimdi ise bekçiler, yeni versiyon polis olarak formatlanıyor. Polis sayısının zaten tavan yaptığı ülkede, polisin ikamesi olarak bekçilik devreye sokuluyor.

Şehrin sokaklarını gece korumanın yolunu bekçi ile bulmak parlak fikri, nedense AKP’ye bile, 10 kusur yıllık iktidar döneminden sonra geldi. Bu fikri daha da geliştirmek ise bir 5 yıl gerektirdi.

Ülkede ‘bir sonraki aşama ne olur?’ bilmiyoruz. Bekçiliğin yeniden keşfinden sonra, ‘yeniçerileri de sokaklarda görür müyüz?’ orası belirsiz. Ama olursa şaşırmayız. Neticede AKP’den söz ediyoruz. Tımarlı Sipahi ya da Zeamet gibi ilave sınıflar da sisteme entegre edilebilir. Ancak zeminin uygun, zamanın ise gelmiş olması gerekir.

Osmanlı’ya olan hayranlık bu tür sınıfları da güvenlik sistemine entegre etmek için gerek ve yeter şart olarak görülebilir.

Gerçekçi olmak gerekirse, Türkiye ileri gitmiyor. 1990’larda ilga edilen bekçi kurumunu, tekrar canlandırmak, AKP gibi kendini demokrasinin ürünü ve koruyucusu gören bir parti için travmadır aslında.

Kimse gece bekçisi gibi arkaik bir mesleği, önemli bir icat gibi servis etmemeli. Hele ki ülkenin güvenliği için bunun koruyucu olacağına dair inancın içini dolduracak fazla bir veri de yokken.

Kaç kadını korumuş erkek şiddetinden, kaç tacizi tecavüzü engellemiş, hırsızlık ne kadar azalmış? Bu sorulara cevap bulmadan bekçiyi, aspolise çevirmek ancak güvenlik obsesyonuna delalet eder.

AKP’nin ülkeyi daha güvenilir kılma konusundaki inancının zayıfladığını, bundan daha iyi anlatan bir durum olmaz.

Benim babam da bir bekçi idi ama bundan neredeyse 40 yıl öncesinin şartlarında bu vazifeyi yürütmüştü. Bugün o günlere geri dönmek, akıl ötesi bir tercih olarak karşımızda.

Bekçi sözcüğünün kökeninde pek olmak yani sağlam durmak vardır. Bekçi sağlam duran manasındadır.
Osmanlı döneminin elinde sopası ile gezen bekçisi, ya da Cumhuriyet’in düdük öttüren vazifelisini, 21. yüzyılın Türkiye sokaklarına salan iktidar, sağlamlık endişesi duyuyor olmalı.

Türkiye bekçilerin düdüğüne muhtaç olmanın mahcubiyetini yaşıyor.
Bu mahcubiyet bu ülke halkının değil, bu ülkeyi ilanihai yönetmeyi beka meselesi haline sokanların üzerindedir.