Vahdettin İnce:Bir Kez Daha Hira’dan çıkıp Gelecek “Ronahiya Çavan”

Vahdettin İnce, "ronahiya çavan" yani "gözlerin aydınlığı, süruru" olan Hz. Muhammed(s)'i yazdı.

Vahdettin İnce:Bir Kez Daha Hira’dan çıkıp Gelecek “Ronahiya Çavan”

Babam çok kere Cuma’dan gelince Mela’nın vazını babaanneme, anneme, ablama, cumaya gidemeyen diğer çocuklara anlatırdı. Özellikle bir ifade dikkatimi çekerdi. “Ya Ronahiya Çavan” (ey gözlerin aydınlığı, ışığı, nuru). Babamın anlattığı şekliyle mesela bir sahabi Peygamber efendimizin yanına gitmiş ve ona bir soru sormuş. Söze şöyle başlamış olurdu sahabi: Ya ronahiya çavan!.. Ey gözlerin aydınlığı… Rüyaların nuru olduğu gibi gözlerin de aydınlığıydı. Ve ben çocukluk aklımla Peygamberimizin bir adının da “Ronahiya Çavan” olduğunu düşünürdüm.

Bir ışık gibi içimi aydınlatırdı bu hitap şekli. O kadar sıcak, o kadar içten, o kadar yalındı. Sonra Cuma namazında veya diğer cemaat namazlarında camide bekleyenlerin ezan okunduğu sırada hafif bir sesle müezzinin dediklerini tekrarladıklarını görürdüm.  Müezzin “eşhedu enne Muhammede’r resulullah” dediğinde ise başparmaklarını salavat eşliğinde gözlerine sürerlerdi. Sanki “Muhammed” ismiyle gözlerini aydınlatmak istiyor gibiydiler. Dünyaları aydınlatan bir ışıktı.

Benim zihnime Hazret-i Muhammed bir ışık, bir nur, bir aydınlık olarak kazındı böylece. Köylülerin bu nitelemelerinin mecazın sınırlarını biraz zorlayıp hakiki manaya aldıklarını bilmeme rağmen, hala onu ışıkla özdeşleştiririm. Hz. Muhammed ile aydınlık arasında bir ilişki olmalıydı. Kur’an’ı anlayacak kadar Arapça öğrendikten sonra bu anlamanın, anlamlandırmanın boşuna olmadığını anladım. Kur’an “…Biz seni aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik” (Ahzab, 46) diyordu.

Kur’an’ın yaktığı bu kandilin ışığı toplumsal katmanların her birini konumuna, anlayışına, algısına, hayat tarzına göre aydınlatmıştı. Ulemanın rehberlik, önderlik, yol göstericilik olarak anladığı bu ifade Cami cemaatinin gözlerindeki karanlığı gideren ışığa, bizim evin gecelerini aydınlatan “Ronahiya çavan”a, ninelerimizin rüyalarına giren nura dönüşmüştü. Her kişi, her topluluk, her toplumsal katman karakterine göre bu ışıktan faydalanmıştı.

Daha Avrupa’nın “aydınlanma”sı buralara, en azından bizim köye ulaşmamıştı tabi. Topyekun Alem-i İslam’ın aydınlanmak için Avrupa’nın eşiğinde beklemeye koyulduğundan haberimiz yoktu doğal olarak. İslam’la problemi olanları şöyle dursun anlı şanlı dindarların dahi çocuklarını Avrupa’da okuyup aydınlansınlar diye oralara gönderme sırasına girdiklerinden bihaberdik. Biz köyde peygamberin ruhlarımızı aydınlatsın diye rüyalarımıza girmesini beklerken ülkeyi yönetenlerin bir gün apaydınlık Avrupa’nın bir parçası olmanın rüyalarını gördüklerini çok sonraları öğrenecektim.

Peygamberimizin hayatını ilk olarak Mevlitten okumuştum. Mevlitte peygamber vasfedilirken “Ey xelqê ketî ra destgîr” (Ey düşmüşlerin elinden tutan) diyordu. Türkçe mevlitte de “Ey kamu düşkünleresin destgir” dendiğini sonraları öğrenecektim. Işık aynı, nur aynı, mana aynı, lafız ayrı… Ama ister rüyada ister gerçek hayatta düşmüş olsun, ketî olsun elinden tutup kaldıran aynı.

Sonra birçok kitap okudum siyerle ilgili olarak. İbn İshak’ın Siyer’ini, Muhammed Hamidullah’ın “İslam Peygamberi”ni… Necip Fazıl’ın “Çöle İnen Nur”unu okudum. “Çöle İnen Nur” ismini gördüğümde zihnime kazınmış yalın, sade algı yeniden depreşmişti. O benim zihnime de inen nurdu.

Hiç kuşkusuz bir tür siyer sayılan mevlitten başlayarak Hz. Peygamberi tanımaya başlayan, sonra diğer klasik siyer kitaplarıyla bu çizgideki inancı pekişen benim açımdan Hz. Peygamber her neye değmişse onu adeta bereketlendirmiş, aydınlatmış biriydi. Her hareketinde bir olağanüstülük vardı. Mevlitte okumuştum. Sa’doğulları kabilesinden Halime, bazı kadınlarla birlikte Mekke’ye süt çocuğu bulmaya gelir. Herkes zenginlerin çocuklarını almak istediği için kimse Amine’nin yetiminin yüzüne bakmaz. Sonunda Halime başka çocuk bulamadığı için kocasının istememesine rağmen Amine’nin yetimini alır. Onu zayıf cılız bir eşeğe bindirirler (Kerê Lağer). Yürümekte zorluk çeken bu eşek birden canlanır ve kafilenin en önünde yürümeye başlar. Mevlidi okuduğum bir keresinde söz buraya gelince amcam gözleri yaşlı “İşte bu Hazret-i Muhammed’in bereketidir” dediğini hiç unutmuyorum. Onun dokunduğu hayat bulurdu. Sa’doğulları kabilesinin yurdunda da onun gelişiyle çiçekler açmıştı nitekim.

Babam ne zaman ufukta ilk hilali görseydi salavat getirirdi. Mevlitte “yek îşareta te inşeqqe’l qemer” (bir işaretinle ay ikiye yarıldı) deniyordu. O zaman anlamıştım babamın hilali görünce Peygambere salavat getirmesinin sebebini. Onun işaret ettiği de bereketlenirdi.

İslam aleminin omurga milletleri konumunda olan Arapları, Farsları, Kürtleri, Türkleri biliyorum. Bu saydığım toplulukların dillerini konuşur, yazarım. Yüzlerce tercüme yaptım bu dillerden. Ayrıca gezip yerinde görmelerim de oldu. Hz. Peygamberin hayatlarının kılcal damarlarına kadar sirayet ettiğini gözlemledim. Bu milletlerin ve elbette ümmetin geri kalanının refleksidir adeta. Yani Peygamberin bir nur gibi hayatın, eşyanın tüm gözeneklerine sızıp aydınlatması kuru bir retorik, bir mecaz değil, bir hakikat olduğunu gördüm.

Bireysel ve sosyal hayatın herhangi bir gözeneğine odaklandığım zaman yağmur ve selden kalan ıslak zemin üzerinde iz bırakmış gibi buradan peygamber geçmiş, buraya dokunmuş diyebiliyorum bu yüzden.

Peygamber nereden geçmişse, neye dokunmuşsa ona hayat veriyordu (Enfal, 24)

Cahiliye döneminin Mekkesi mesela. Ölü şehir. Her gün sokaklarında erdemin, ahlakın, aklın idam edildiği yer. Çevresine vahşet ihraç eden, aynı zamanda çevresinde üretilen vahşeti kalbinde toplayan bir mekan. İbrahim’in, İsmail’in, Hacer’in bereketinin üzerini akıl almaz bir putçulukla örten kent. Kafir yani, örten belde. Bitmez tükenmez kabile savaşlarıyla her gün insanlığı biraz daha tükenişe sürükleyen cahiliye merkezi. İnsanların dik durmaları (qıyamen li’n-nas), özgürce yaşamaları için kurulan özgürlük evi (beytu’l atiq) Kabe’nin gölgesinde akıl, irfan, adalet, kardeşlik, insanlık her gün düzmece tanrılara kurban ediliyordu, doymak nedir bilmeyen düzmece tanrılara. Zaman kirlenmişti, tarih kirlenmişti, tabiat kirlenmişti, insan kirlenmişti, din kirlenmişti. Beşeriyet bir ateş çukuruna düşeyazmıştı ki o dokunuverdi.

Önce zamana değdi. Zamanın birinde doğmadı. Zamanın biri onunla doğdu. O doğdu, zaman zaman oldu. Zaman hayat buldu. Mesela aylardan bir ay olan Rebiülevvel yaprak dökmeyen taptaze bir ilkbahar oldu. On ikinci gece isneyn gecesi dillerde, ruhlarda, akıllarda, gönüllerde, hanelerde, mabetlerde güller açan bir sermedi Nevruz oldu. Mevlit oldu. Onunla Arapça, Kürtçe, Türkçe, Farsça şakıyan seher bülbülleri oldu. Doğum, ne olduğunu anladı. Yetim doğdu sonra. Hüznün en güzel şekli. Dede, amca, anne, süt anne… bir yetime bu kadar yakışırdı. İlk defa bu kadar sıcak, bu kadar, merhamet, bu kadar şefkat yüklü oldu öksüzlük. Yetim oldu, bir şefkat eli gibi her yetimin başını okşar gibi. Şeyh Bateî Kürtçeye “Durra Yetim” (Yetimlerin incisi) gibi bir madalya taktı mesela her Kürdün göğsünde gururla taşıdığı. Akrabalık bağı sıla-ı rahim doruklarına ulaştı. Hatice’sini buldu. Hatice. Dul kadın. İçinde saklı erdemiyle ölümü beklerken onu buldu. Dünya durdukça duracak taze, güzel, canlı bir gelin oldu. Her gelin onun bereketini dileyerek adım atar oldu aile hürmetine. Her anne bir Fatıma’nın annesi olma hayalini kurdu. Sonra kırkına geldi. Sayılar hayat buldu. Dünya kurulduğundan beri hiçbir rakam kırkın eriştiği bu onura erişemedi. Her sayı, her rakam kırka ulaşmanın cehdine girdi. Zaman hız ve bereket kazandı. Kırk. Erbain oldu. Çile oldu zamanı aşıp soyut ruh oldu. Kemal oldu. Kırkına varan kemal buldu. Tüm sayılara ve dillere sirayet eden. Şairlerin, ediplerin, alimlerin dilinde. Ömür gibi söz de kırkla irtibatlandığı oranda onurlandı, olgunlaştı. Kırk hadis oldu. Söz doğruya erdi.

Dağa dokundu derken. Hira dağına vardı, kirlenmiş insanı arındıracak yağmuru beklemek için. Vahye tanıklığın hayretini yaşayan dağ. Vahyin taşıyıcısına hayran dağ. Yağmur ilkin dağlara yağar çünkü. Dağ, tabiatın göğe açılmış dua elleri gibi onu bağrına bastı, mağarasının kucağında sardı. Ona tevessül ederek yağmur duasına çıkmış gibi. Ne zaman ona tevessül ederek yağmur duasına çıkılsa hiç cevapsız kalmaz oldu çağrılar, çağlar. Üzerine vahiy yağdı. “Oku…” dedi, okunan kitabın ilk damlası aklına konarken. Evrensel aklı aşıladı. 

Hayret makamı Hira (hayret kelimesiyle aynı kökten gelir) mağarasına çıkarken heybesi doluydu. Eşyayı, hayatı, insanı taşıyordu yüreğinde. Gözlemlemişti. Bir dolu dertli zihin. Kavminin dilini ve aklını ihata etmiş zihin. İlk hitap bu yüzden zihnine derlediği evreni okumasına yönelikti. İçini dök diyordu. “İqra” kelimesi “Q.R.E” kökünden gelir. Bu kökün dip anlamı da birikmiş bir şeyin dışarı dökülmesidir. Evrensel aklın biriktirdiği lafızların, anlamların bir yağmur gibi dökülmesi gibi. Türkçedeki “oku”manın da böyle bir dip anlamı var. “Ok”tan gelir. Yayın geriye doğru çekilip fırlatılmasına benzetilmiştir. Okumak, çağırmak demektir aynı zamanda. Vaktiyle ok, çağırma vasıtası olarak da kullanılmıştı. “İqra” oku, yani çağır da denebilir. O çağırdı bütün geçmiş zaman çağrıları hayat buldu. İbrahim’in çağrısı yeniden her vadide, her geçitte, her menfezde yankılandı. İnsanlar fevc fevç her vadiden, her geçitten aktı, çağrısına koştu. Hacer kaldığı yerden sa’ye başladı. Kurumaya yüz tutmuş zemzem çağlayana döndü. İsmail özgürlük evinin binasına harç taşıdı bir daha. Putların mahzeni Kabe, İbrahim’in tevhid makamı oldu. Tarih hayat buldu. Üzeri cahiliye şalıyla örtülmüş Mekke Ümmü’l Qura oldu. Beş vakit onunla aydınlanmış gözlerin kıblegahı oldu. Hira’dan yükselen çağrı insana değdi sonra. Ruhunu yatıştırmak için dünyalar gezen Selman süreyya yıldızına eş oldu. Mekke sokaklarında içip içip naralar atan serseri Halid, cihangir bir kumandan oldu. Aişe parmakla gösterilen bir kadınlık timsali oldu. İslam tarihi açısından sorunlu da olsa bir ordunun komutanı olacak payeye erişti. Kız çocuğunu diri diri toprağa gömecek kadar gaddar, zalim Ömer dünya durdukça adaletle anılır oldu. Geceye değdi bir de. Gece İsra oldu. Gök miraca bezendi. Etrafı bereketlenmiş Mescid-i Aksa Davud’un, Süleyman’ın haşmetini kazandı yeniden. Uhud’a değdi aziz kanı. Artık o dağ bizi sevdi, biz onu sevdik. Kıtalara değdi sonra, milletlere dokundu. Araplar bir koşu Endülüs oldular. Orta Asya’nın göçebeleri Türkler onun tarafından gerilmiş sonra fırlatılmış bir ok gibi Viyana’ya saplandılar. Romanın ve İran’ın arasında sıkışarak Zagros’un oyuklarında yaşayan, sürülerin peşinde oradan oraya savrulan Kürtler, onun dağlarda yankılanan çağrısı ile birlikte hayat buldular. Selahaddin olup etrafı onunla bereketlenmiş Kudüs’ün fatihleri oldular. Allah’ın eşya, insan, hayat ve evren arasında birleştirilmesini emrettiği bağı yeniden kurdu, şirkin koparıp her birini sayısız düzmece tanrıya bağladığı varlığı hayata döndürdü.

Bütün bunlar oldu, çünkü din yalnızca Allah’ın olmuştu. Din, sahte tanrılara tapınma aracı olmaktan çıkıp tek ve ortaksız Allah’ın özgür kullarına adalet dağıtan hayat sistemi olmuştu.

Zaman döndü dolaştı ilk günkü saf, temiz, berrak, aydınlık halini almış oldu böylece.

Bugün bir kez daha böyle bir aydınlanmanın eşiğindeyiz. Çünkü yer yüzü bir kez daha zulümle dolup taşmıştır. Dünyanın dört bir yanı kan deryası. İnsanlık inim inim inliyor. Her yeni güne ölümle, katliamla, sürgünle, ilticayla, sığınmayla, denizlerde boğulmayla gözlerini açıyor, derbeder insanlık. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar sığınaksız, mazlumlar barınaksız.. merhamet öksüz… erdem yurtsuz… İnsan aklı “yerde sarhoş kusmuğu” mesabesindeki batı menşeli güya fikirler aracılığıyla düzmece tanrıların heva ve heves yarıştırdıkları bir arenaya dönüşmüştür yeniden. Arap cahiliyesindeki putçuluktan daha pespaye.

Yemen her gün onlarca yüzlerce binlerce civanını toprağa gömerken onun nefesinin değdiği günlerdeki mutlu günlerini anıyor kanlı gözlerle. Yemen es-Said günlerini… Şam, “bir kadın Şam’dan Hadramut’a kadar tek başına yolculuk edebilecek ve bu esnada Allah’tan ve sürüsüne saldıracak Kurt’tan başka hiçbir şeyden korkmayacak” günlerini düşlüyor ciğer parelerini derme çatma takalarla Akdenizin azgın sularına emanet ederken.

Filistin… Doğu Türkistan…sabah namazında ellerini kunuta açar gibi kucaklarında bebeklerinin ölüleriyle onun geleceği günü bekliyor.

Allah vermek istemesiydi, bize isteme duygusunu vermezdi, diyor bir büyük alim. Sadece sözle değil amelle bir bütün olarak ümmet, insanlık onu bekliyor.