Tarih: 30.01.2022 15:58

ÜSTAD SEZAİ KARAKOÇ’UN SANATÇIYA / ŞAİRE BAKIŞI – 2

Facebook Twitter Linked-in

Üstad Sezai Karakoç'un, edebiyat ve düşünce anlamında son yüzyılın en önemli şahsiyetlerinden biri olduğunu önceki yazımızda ifade etmiştik. Edebiyat dünyasında büyük bir kesimin paylaştığı bu düşünceyi temellendirmek adına şu açıklamaları yapmalıyız: Üstad, milletin uzun süren mücadeleler sonucu büyük kayıplar yaşaması ve üzerine kurulan yeni sistemin kültür / medeniyet bağlamında köklerden uzaklaşmasından sonra yeniden dirilişin gerekliliğini görür. Bu gerekliliğin de temel kuvveti-aksiyonu, edebiyat / sanattır. Programlı-sistematik böyle bir öğretileme ile mücadeleye başlar. En bariz kayıpların "yeni" adıyla sunulan ambalajlardan sonra olduğu açıktır. Bunların; düşünce (Fransız İhtilali) ve edebiyatta (Tanzimat) paradigma değişimlerinden sonra yaşandığı düşünülürse, üstadın milleti yıkıldığı yerden ayağa kaldırmaya yöneldiği anlaşılır. Düşünce ve edebiyatla harekete geçip; insanın şuur sahibi olması ve özüne dönmesi adına "Diriliş" sistemini geliştirir.

"Diriliş" sisteminde temel aksiyon edebiyata bağlıdır. Çünkü edebiyat, üstadın "Diriliş" sisteminin başı, onun düşünce disiplinine göre, kendini inşa etmenin yöntemidir. Sezai Karakoç'un, yaşadığı yüzyılın şiir icazına sahip bir şair olmasından dolayı, şairlere yönelik olarak kurduğu cümleler oldukça önemlidir. Bu yazıda "Edebiyat Yazıları 1" kitabının 56-76 sayfaları arasında şaire yönelik cümlelerine değineceğiz.

Şair Ahlakı

Üstad bu bölüme "şairi anlamak" tabiri ile başlar. Bu durumu şiirini anlamanın şairi anlamaktan kolay olacağı iddiasıyla güçlendirir. Bu iddianın bir yanında durmak yerine "anlamak" kelimesine / eylemine odaklanmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü edebiyat sosyolojisinin temelinde yer alan sorunların "şairi anlamak" yerine (yazarı da ilave edelim) 'şiiri anlamaya çalışmak' üzerinden çıktığını iddia edebilirim. Bilinenden yola çıkıp bilinmeyene gitmek gerekir oysa. Az bilgi, bizi çok bilgiye götürecektir. Ancak şairlerle alakalı olarak, bilinen "az bilgi" varken; şiire buradan gidilmemiştir. Direkt olarak bilinmeyene yani şiire odaklanılmış, görülen imgelere cebirdeki gibi değer verilmiş ve X denmiştir. Dolayısıyla zaten bu neviden bir düşünceden gerçekleşen şiire kaçış, tersine bir kaçışa sebep olmuştur.

Üstad şiirin bir iletişim şekli olduğu gerçeğinden hareketle "Nihayet şiir, topluma sesleniş"tir diyor. Dolayısıyla asıl mesele "anlaşılmak" üzerine kurulmuştur. Burada şairlerin birbirlerine dayanak olmaması, durumu daha da çetrefil hale getirmesini eleştirir üstad. Bu dayanışma eksikliği üzerine, şairin kendini anlatma telaşı vardır. Bu husustaki çabaları da anlaşılmazlığı derinleştirmektedir. Üstada göre şair bunun ayırtında değildir. Bu döngü şair için bir "cehennem azabı" iken, toplum ise şairi "aldırışsız" zannetmektedir. Bu aşamadan sonra iş daha da derinleşir. Üstad; Yahya Kemal, Goethe, Firdevsi gibi isimleri saydıktan sonra, toplumun şiiriyeti alkışladığını ancak "şairin şair kalması" gerektiği şeklinde sınır çizdiğini ve bu sınırı şairin aşmaması gerektiği fikrinde olduğunu ifade eder. Toplumun şair ahlakı olarak çizdiği çerçevenin "şiir yazma" olduğu, şairin poetika dışında söz etmemesi gibi bir ön kabulü olduğunu belirtir. Üstadın bu kanaatlerinde; şiir dışı faaliyetlerinin ve siyasi tecrübesinin payı var mıdır bilinmez. Ancak bu katı yargılarda şairin kendi payı olduğunu da belirtir üstad. (Karakoç, 2013, s. 55, 56). Fuzuli, Nef'i ve Yahya Kemal örnekleri üzerinden şair ahlakını uzun uzun açıklayan üstad, nihayet bu husustaki son sözlerini söyler: "Şairin ahlakı, şiirindedir, bazen susmasındadır. Davranışlarının özünde gizlidir". (Karakoç, 2013, s. 63)

Şairin Trajedisi

"Şairin Trajedyası" adlı metinde şairin bir misyonu olması gereği ile söze başlar. Bu misyonu da faraza açıklamaya başlar. "İlahi musikiye sesinin karışması", "insan kardeşleri adına tanrıyı yüceltmesi", sosyal felaketler karşısında "topluma sözcü" olması vb. Tempo gitgide yükselir. "Şair, tarihi ve geçmiş zamanı, bir de sanat gözüyle, sanatçı gözüyle kurmaktadır". "Şairler ve düşünürler de tarihin arka yüzünü yazmışlardır". Hatta dönemin tüm önemli figürlerinin "portrelerini ver"irler. Bu konudaki (misyon) final cümleleri de şöyledir üstadın: "Her an olağanüstü duyarlıklı olmak, kelimelere bu duyarlığı bütün şiddeti ve elektrikliliği ile yüklemek…" (Karakoç, 2013, s. 65). "Tarihin arka yüzünün yazılması" gibi yüksek sesli cümleleri elbette ezber cümlelerle karşılaştırmak gerekiyor. "Edebi metnin belge niteliğinin olmaması" ile mesela. Oysa her olay ve olgu için belge bulamazsınız. Bilgi kırıntısı ararsınız bir sonuca varabilmek için. Mesela destan ve efsanelere bakarsınız. Onlar da bir şiiriyetin, şairin üretimidir nihayet. Dolayısıyla tarihe şairin gözüyle bakmanın önemi yadsınamaz. Karac'oğlanın bir Avusturya seferine katılmasının sebebi bu bağlamdadır. Tarihçiler bu bağlamda "çağlarının şairlerini ve eserlerini" zikrederler. Vakanüvisler, mesela 4. Murat'ın Bağdat Seferinde olan biten her şeyi anlatamaz. Kayıkçı Kul Mustafa'ya da "Genç Osman Destanı"na da ihtiyaç vardır.

Şairin trajedisini anlatmaya devam ederken üstad, şu yüklemeyi de yapar: "O, yalnız milletin geçmişini değil, geleceğini de yüklenmiştir". Bu noktada şairin sezgilerinin açıklığına değinir. Milletin başına gelecek sıkıntıları anlayıp haber vermek, yol ve yön göstermek, görevlerinden de bahseder. Bunun devamı için de şairin hayattaki bütün sıkıntılara rağmen ruhen "genç" kalma zorunluluğunu öne çıkarır. (Karakoç, 2013, s. 66, 67). Toplum karşısında misyonunun zarar görmemesi için de ilkeli bir tavır önerir şaire: "yoksullukta zengince, zenginlikte de yoksulca" bir yaşama önerisidir bu. Ancak küçük bir notla birlikte: "Şairin düşmanıdır genellikle zenginlik". Bunu da "rahat"a bağlar. Rahata alışanın davası bitecektir çünkü. Durumun uzantısında da şunlar vardır: "… değişimler içinde çalkanmalı ama hiç değişmemişçesine yerinde sağlam durmalı" der. Bu söz ettiği yer için şart da vardır: "gönlü bir yerde olmalı". (Karakoç, 2013, s. 68).

İnsanların şairin bu gel-git durumu durumlarına karşı, ona "komik" muamelesi yapabileceği öngörüsünde bulunur üstad. Şairin de "bunu göze alması" gerekmektedir. Şair bu neviden durumlar karşısında dayanıklı olmalıdır üstada göre. Bu manzarayı "gece" olarak tanımlar üstad. Sonra günümüzde sosyal medyada, retorik değerinden dolayı en çok paylaşılan sözlerinden birini söyler: "Geceye yenilmeyen her kişiye, ödül olarak bir sabah ve bir gündüz, bir güneş vardır". Bu cümlenin bağlamını bilmeyen ve devamını paylaşmayanlara haber verelim: "Ve şair.. bu armağanlara en layık kişidir". Üstad bu noktadan sonra şairin diğer insanlara yaklaşımına getirir konuyu. Şairin kapsayıcı, anlayışlı olması, "onun misyonunun ayrıntıları"dır. "Kavga ve barış adamı" olarak niteler şairi. Yüce kavgalar ve özverili barışların adamı… Çünkü şair içtenliğinden "yeni bir ruh" biçimlendirendir de. Kendi kişiliğinde "olanın ve yapanın" tezadını birleştiren, eritendir. Bu durumu yine kendisi açıklar: "Yaşamla sözün zıtlığını gidermek". (Karakoç, 2013, s. 69). Yine duruma kendisinden bir açıklama getirelim: "Biçim peşinde iken ruhunu yitirmemek…". Durumu açımlar bir de üstad. Bu açıklama şairin ölümünün hangi şartlarda gerçekleştiğinin de açıklamasıdır: "Zulüm alkışçısı, yurduna göz koyanların çağırıcısı, ya da günün adamı olduğu gün" şairin öldüğünü, esasen şiiriyetin heba edildiğini anlatmaktadır. (Karakoç, 2013, s. 71).

Şairin Yeniden Doğuşu

Üstad bu yazısında "şairin kabaran trajedisi"nden söz eder. "Yok olmak, fakat sonra yeniden var olmak" şeklinde açıklar durumu. Fakat bu açıklama tek başına yeterli değildir. Yok olmasını "çağın propaganda ağına takılma"; yeniden var olmasını da "Şiir sanatını" tüm olumsuz şartlara rağmen "kalesini savunan bir komutan gibi savunma"ya bağlar. Daha açık şekilde şöyle ifade edebiliriz: Şairi çağın problemlerine ve genel politik söyleme batmak öldürür. Üstad, bu noktada önerilerde bulunur. Her şeyin ekonomik düşünüldüğü çağımızda şairin "bilerek-bilmeyerek kiralanma durumuna düşmemeli" dir. Şairin alnında "satılık değildir, kiralık değildir" levhasının olduğunu açıklar. Şiirde ortaya atılan yeni (!) yaklaşımlara karşı da şairi uyarır üstad. "Şair kendisini çağın bu isterlerine uydurmamalı". Şairi güncelin ve popülerin karşısında konumlandırarak daha şedit bir itirazda bulunur: "Şiir, görüntü gösterilerinin bir unsuru yapılmamalı". Şiirin popüler kültür tarafından "kurban gibi boğazlandığı sunaklar"dan söz eder. Bu şartsa, şiir kurban edilecekse, bu törenin şair tarafından idare edilmesi gerektiği "en azından" notuyla verilir. (Karakoç, 2013, s. 73). Bu durumlara düşülmesi durumunda da şairin yılmamasını öğütler. "Kent" şaire kötülüğünü yaptıysa, şair de "tabiatta yeniden" güçlenmeli ve yerini yeniden almalı der. Çünkü şair gittiğinde yerini alanların (Tavus kuşu, der onlara üstad.) foyası ortaya çıkar. Geri dönüşü şunun için önemser üstad: "Şiir eksikliği ruhlarda büyük bir gedik" açacaktır çünkü. Bunun için şair, "çağa ve topluma tekrar dönmeli"dir. Hatta "şairlik ekolünün şan ve onurunu ilan etmeli". (Karakoç, 2013, s. 74). Şairin, ideoloji ve sistemlerin adamı olmaması gerektiğini hatırlatır üstad. Şairin tek başına zaten "bir süper güç" olduğunu hatırlatır. Şairin başka bir gücün adamı olmamasının hem gerekçesi hem de yolu açıktır. Bu yol "bir diriliş eri" olmaktır. Şairin bir diriliş eri olmasından itibaren de ona bazı davranış şekilleri öneriyor: "Sokaklara dökülmemek", "Grevci, mitingci olmamak", "şovmen olmamak", "çağın aldatıcı nitelendirmelerine kanmamak", hiçbir topluluğun "yanında yer almamak" ve "ona ihtiyacı olanların onun yanına gelmesi". Bunlardan sonra da şu kati hükmü verir üstad: "Onu tek başına bir misyon sahibi kabul etmeyenler, yani onun asgari saygınlığını tanımayanlarla onun ne ilgisi olabilir?". Üstad, yok olan şairin yeniden var oluşu için son olarak şu açıklamayı yapar: "çağımızı.. kelimelerimizin örsünde.. döğüp yoğurmalıyız, saçtığımız kıvılcımlar ve çınlayışlar, şairin diriliş ve dönüşünün ayak sesleri olsun". (Karakoç, 2013, s. 76).

Sonuç olarak; edebiyatın yeri ve önemi, "Diriliş" düşüncesinde "aksiyon" ve "temel" oluşudur. Bu meselede öne çıkan husus, üstadın sanata ve sanatçıya yüklediği anlam ile görevin ortaya konmasıdır. Biz iki yazıda bu anlamda bir anlama çabası içinde olduk. Bu sınırlı yazıda da "Edebiyat Yazıları 1" kitabında üstad Sezai Karakoç'un sanatçıya / şaire bakışıyla ilgili düşüncelerini aktarmaya çalıştık. "Edebiyat Yazıları 1" kitabının kalan kısmında "şiir"le ilgili düşünceleri var üstadın. Elbette başka bir yazının konusu.

Kaynakça

Karakoç, S. (2013). Edebiyat Yazıları 1. İstanbul: Diriliş.




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —