Tarih: 14.02.2021 14:18

“Üniversite Meselesi” Nasıl Çözülür?

Facebook Twitter Linked-in

Her gün aktüel bir olay bir üniversite sorunumuz olduğunu ortaya koyuyor. En son Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanan olaylar, üniversitelerin nasıl yönetileceği meselesini gündeme taşımıştır. Hiçbir üniversitede rektör atanması bu kadar sorun olmamışken, neden bu üniversitede sorun olduğunun iki yönlü bir cevabı var. İlk olarak Boğaziçi Üniversitesi biz kabul etsek de etmesek de bir geleneği ve zihniyeti temsil ediyor. Başka üniversitelerde bu kadar yerleşik bir gelenek ve zihniyet oluşmamıştır. Eğer siz böyle spesifik bir geleneği ve zihniyeti olan üniversiteye, akademik kimliğinden ziyade siyasal kimliği öne çıkmış olan bir kişiyi rektör atarsanız bu sorun olur! İkinci olarak Türkiye’de, gezi olayları örneğinde görüldüğü üzere muhalif ve ekstremist gruplar kendilerini gösterecekleri zaman ve mekân arayışındadırlar, bir fırsat bulduklarında da kendilerini gösteriyorlar ve güvenlik güçleriyle çatışmaya giriyorlar. İki tarafından da diretmesi, geri adım atmaması gerilim ve çatışmayı artıran üçüncü bir faktördür. Tarafların sert/uzlaşmaz eylem ve söylemleri de bu faktörün içinde mütalaa edilmelidir.

Boğaziçi Üniversite olaylarıyla birlikte, bir kez daha gündeme gelen üniversite meselemizi iki temel konu etrafında özetlemek mümkündür: Kalite ve yönetim meselesi. Bu iki merkezi konu birbirleriyle sıkı sıkıya bağlantılıdır. Şöyle ki; üniversitelerimizde kalite düşüyor -ki bu yeni bir konu değildir- çünkü üniversitelerimiz kötü yönetiliyor. Öyleyse hem kaliteyi hem de yönetim meselesini çözecek bir formülasyon bulunmalıdır.

Yaklaşık 35 yılını öğrenci ve hoca olarak üniversitede geçirmiş biri olarak, hem yurtdışı hem de yurtiçi deneyim ve birikimlerimi konuşturmam gerekirse, Türkiye üniversiteleri için iki şey öneriyorum.

İlk olarak üniversite eğitimi bir planlama meselesidir ve kalitenin iyileştirilmesi sıkı sıkıya bu planlama meselesiyle bağıntılıdır. Kanaatimize göre ilk adımda yapılması gereken şudur: Mevcut üniversiteler ve burada sürdürülen eğitim iki kategoride yeniden yapılandırılmalıdır: Üniversite ve akademi. Mevcut üniversitelerdeki tüm meslek yüksekokulları “Akademi” başlığı altında toplanarak üniversiteden bağımsız olarak örgütlenmelidir. Buralarda pratiğe yönelik meslek eğitimi verilmelidir. Teknik, sosyal ve pedagojik tüm meslekler akademide öğretilmelidir. Geriye kalan fakülteler, “Üniversite” başlığında toplanıp buralarda ise teorik ve bilimsel bir eğitim verilmelidir.

Yüksek eğitim ve üniversite eğitimi bu şekilde planlanıp yeniden yapılandırıldığında üniversitelerde kalite kendiliğinden artacaktır. Çünkü bugün üniversite ortalamasını aşağıya çeken yüksekokullardır. Bunlar üniversiteden koparıldığında, hem yurtiçinde üniversite eğitiminin ortalaması yükselecek hem de dünyadaki üniversiteler sıralamasında derecemiz yükselecektir. Bu öneri, bir “şark kurnazlığı” değildir, dünyada çoğu ülkelerin uygulaması bu yöndedir. Biz kendi elimizle, yanlış bir planlama ve yapılandırma sebebiyle dünya üniversiteleri nezdindeki konumumuzu aşağıya çekmekteyiz.

Kaliteyi yükseltmede tek ve biricik etken, bundan ibaret değildir, ama doğru bir başlangıç için mutlaka atılması gereken ilk adım budur. Bu yapılmadan kaliteyi artıracak diğer önlemler sonuç vermez.

Düşünülenin aksine, kalite sorununu çözmeye kıyasla yönetim sorununu çözmek çok daha zor bir meseledir. Bu işin tabiatından değil, bizim siyasal ve sosyal bünyemizden kaynaklanmaktadır. İdeal olan üniversitenin kendi kendini yönetmesidir, fakat geçmişte yaşayan tecrübeler bize şunu öğretmiştir: Üniversitede seçimlerle rektörün seçilmesi (bunun yüksek bir makam tarafından ayrıca onaylanıp onaylanmaması bir şeyi değiştirmiyor) üniversiteye siyasetin girmesine ve üniversitenin adeta siyasal bir arena haline gelmesine yol açmaktadır. Çünkü çıkarılan adaylar belirli ideolojik ve politik kesimlerin adayları olmakta ve taraflar arası kavga birden üniversiteyi siyaset meydanına çevirmektedir. Üniversiteye siyasetin girmesi demek, liyakatin yerini aidiyet ve nepotizmin alması demektir.

Atamalara gelince, bu da siyasi olup yukarıdan aşağıya atamalar, aynı sorunları beraberinde getirmektedir. Üstelik birçok kere olduğu gibi tepede sıralama üzerindeki keyfi değişiklikler seçimi lüzumsuz hale getirmektedir.

Türkiye’de her iki model de denenmiş ve sonuç alınamamıştır. Bütün bu tecrübelerden sonra yapılması gereken nedir?

Hem sosyal demokrasi hem de muhafazakâr siyaset, devrimle değil evrimle ilerlemeyi öngörmektedir. Eğer Türkiye için yeni bir model düşüneceksek, bunca tecrübeden sonra eski ve yenide diretmek yerine, eskinin de yeninin de sorunlarını aşacak yepyeni bir model üzerinde düşünmek zorundayız.

Benim önerim şudur: Şu an Türkiye’de rektörler, ister atansın ister seçilsin, küçük bir toprak parçası (kampüs) üzerinde tam yetkiye sahip feodal beylere benzemektedirler. Rektörlük kurumu dışındaki kurum, birim veya kurulların hiçbir yetkisi yoktur ya da formaliteden ibarettir. Başka bir deyişle üniversitelerin ruhu (kültürü) yoktur. Yukardan aşağıya talimatlarla yönetilen bir mekanizmadan başka bir şey değildir.

Rektörlük seçimlerini veya atamalarını cazip ve vazgeçilmez kılan da, bu tek adam yönetimidir. Eğer sistemi tersine çevirmek istiyorsak, yapılmalı gereken rektörlüklerin teknik bir menajerliğe dönüştürülmesidir. Mümkünse üniversite bir akademisyen tarafından değil, idari personel tarafından yönetilmelidir. Hatta sadece rektörler değil, dekanlar, bölüm başkanları, daire başkanları vs. hepsi idari personel statüsünde olmalıdır. İkincisi, bu idari personelin gücü zayıf ve sembolik olmalıdır. Esas güç, kurullarda tecelli etmelidir, yani bölüm kurulu, fakülte kurulu, akademik kurul vs. temsilcilerden oluşmalı ve bunları akademik personel seçmelidir. Sözgelimi bir bölüme akademik eleman alınacaksa, rektörlüğe bağlı personel müdürlüğü ilan çıkarmalı, bölüm ve fakülte kurulu “Akademik Personel Alım Komisyonu” oluşturup seçimi bu komisyona bırakmalıdır. Komisyon da, elbette personel dairesinden de bir kişi olmalıdır. Yine idari personel de aşağıdan yukarıya, kurullar tarafından seçilmelidir.

Eğer bu model denenirse, Türkiye üniversiteleri zamanla demokrasiyi öğrenebilir ve belki ilerde kendi yöneticisini de seçebilir. Şu an üniversiteler kendi kendilerini yönetecek bir yetkinlikte değildirler. Türkiye üniversitelerinin çıkmazı da buradadır.

Devamı >>>




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —