Ülkem adına içim acıyor

Ahmet Taşgetiren yazdı;

Ülkem adına içim acıyor

Keşke iş, yaptırım noktasına gelmeseydi.

Evet sorunlar vardı, zaman zaman sert müttefiklik sorgulamasına kadar uzanan gerilim vardı, bilek bükme eylemleri vardı, buna rağmen sanki bunlar demeçler safhasında devam ediyor, iş, yaptırım boyutunda trajik hale gelmiyordu.

Şimdi bir müttefikinizi “Hasım” diye niteliyor ve ona yaptırım uyguluyorsunuz. Bu ülke Türkiye gibi onuruna düşkün bir ülke. Böyle bir yaptırımın Türkiye’de halkta ne tür bir tepki doğuracağını ve ülkeyi yönetenleri nasıl bir tıkanma ile yüz yüze bırakacağını bilmiyor olamazsınız. Ama ok yaydan çıktı ve o ok Türkiye’yi yaraladı.

Şimdi artık Amerika ile ilişkiler, böyle bir psikolojik iklimde değerlendirilmek durumunda.

Bu karardan sonra neyi beklemiş olabilir Amerika?

“Türkiye yaptırıma boyun eğer, tıpış tıpış istediğimiz noktaya gelir, eli mahkum buna” diye düşünüp ve diyelim S-400’ler konusunda Amerika’nın beklediğini yapmasını mı?

Bunun bundan sonra çok daha zor olduğu, bunun açık bir boyun eğme şeklinde algılanacağı çok net değil mi?

Öyleyse açık bir şekilde boyun eğmesini mi istiyor Türkiye’yi yönetenlerden? Bunun sadece “yönetenler” boyutunda kalmayacağı, gerçekte “Türkiye’ye boyun eğdirme” olarak algılanacağı ve halkta tepki uyandıracağı görülemez mi?

İster aymazlık densin isterse bilinçli eylem olarak okunsun, Amerika adına yapılmış “Türkiye’ye yaptırım” gerçeği ile yüz yüzeyiz.

İşlerin bu noktaya gelmemesi noktasında Türkiye adına yapılacak şeyler yok muydu?

“Yaptırıma maruz kalan ülke” olarak dünya gündeminde konuşulmak hoş değil. Daha önce AB tarafından “masaya yatırıldık.”  AB liderleri “Biden gelsin, o zaman konuşalım Türkiye’yi” dediler, Mart’a ertelediler, Amerika o zamanı beklemedi, yaptırımı devreye soktu.

Şahsen benim içim acıyor. İnsanın onuruna dokunuyor. Amerika’ya (Batı’ya) isyan ediyorum.

Ama ilişkiler neden bu noktaya geliyor?

Doğu Akdeniz’de haklıyız. Kıbrıs’ta haklıyız. Azerbaycan’da haklıyız. Tartışmalı başlıklar olsa da Amerika ve Avrupa ile en problemli konuların başında bunlar geliyor. Amerika ve genelde Batı, Azerbaycan’da, Kıbrıs’ta, Doğu Akdeniz’de açık biçimde haksızlık yapıyor. Bu haksızlıklar açık olduğu için, diyelim insan hakları alanındaki itirazları da, bu haksızlığı örten gerekçelere dönüşüyor.

Diyorum ki iş bu noktaya gelmeden ülkemizi “masaya yatırılan lüke” konumuna düşürmeyecek bir müzakere dili bulmamız, oluşturmamız lazımdı.

Söylemde isyanları oynamayı, öfkemizi kamuoyuna yansıtmayı tercih ettik. Bu, içerde halkın duygularını siyasi desteğe dönüştürmekte işe yarıyordu. Ama sorun çözmüyordu. O isyan - öfke dili politikaya dönüşebilecek gücü arkasında taşıyor olsa anlarım. Bakın işte, Amerika, “Yaptırım uygularım” dedi, dedi ve şimdi uygulamayı devreye soktu. Biz de “Trump Caatsa’nın hepsini devreye sokmadı, yaptırım maddelerini azalttı, Avrupa’da da herkes Yunanlı – Fransız değil, oradan oy birliği ile yaptırım çıkmaz, en azından Almanya fren koyar” gibi teselliler geliştiriyoruz.

Bunlar bundan sonra hep “zaaf dili” olarak kayda geçer. Maalesef yol olur. Ve maalesef bütün o “Ey…”li dili dramatik hale getirir.

Tabii ki, öfke ile kalkıp zarar ile oturacak bir mesele ile karşı karşıya değiliz. Stratejik aklı, muhasebeyi, hesabı, geçmişi, geleceği, her şeyi yeniden değerlendirme ve onurlu bir tavrı seçme noktasındayız.

Ne yapalım?

Biz de masaya yatıralım.

Neyi? Amerika ile, Avrupa ile yani Batı ile ilişkileri.

Bunu ben, Kıbrıs’ta AB ile farklılaştığımızda yazdım, Suriye’de farklılaştığımızda yazdım, Amerika PYD_-YPG’yi desteklediğinde, çözüm sürecini torpillediğinde yazdım. Ankara’dan “Bu müttefikliğe sığar mı?” diye her isyan sesi yükseldiğinde yazdım.

Hem NATO’nun en büyük ikinci ordusuyuz, hem müttefiklerimizden ihanete maruz kalıyoruz. Olur mu bu, kabul edilebilir mi?

Diyelim 15 Temmuz’un arkasında Amerika’nın olduğunu konuşuyoruz, diyelim FETÖ’yü konuşuyoruz.

Bunlar öfkeli demeçlerle mi halledilecek yoksa, masaya oturarak mı?

Amerika’yı ya da Kıbrıs konusunda AB’yi, utandırmaya mı çalışıyoruz, sözle terbiye etmeye mi? Uluslararası ilişkiler böyle mi yürüyor?

Belli ki psikolojik bir zaaf var. Zaman zaman öfkemize hedef kılsak da, Amerika’nın ya da AB’nin “yargılayıcı” pozisyonunu zımnen içimizde taşıyoruz. Osmanlı’nın çözülüş döneminde içine girdiği psikoloji bir biçimde yaşıyor. Onlar da bunu kullanıyor.

İş şu:

Madde madde sorunlu alanları yazmak ve “Gelin konuşalım” demek. O arada da S-400’ü çalıştırmak falan gibi değil, Türkiye – Batı ilişkilerinin can damarlarında, mesela savunma alanlarında “Bizden vazgeçemezler” dediğimiz alanlarda can yakıcı bazı kararlara imza atmak.

Yahu yaptırım uyguluyorlar. Bunun “vazgeçebiliriz” mesajı taşıdığı açık değil mi? “Can yakıcı” hiçbir kozumuz yok mu? Batı ile ilişkiyi “onurlu” bir ilişki haline getirmek kaçınılmazdır. “İçerinin incinmişliği”ni beslemekten başka işe yaramayacak olan sözel tepkilerde bulunmaya hiç mi hiç gerek yok.