‘Uçarken İslamcıydık düşerken devletçiyiz’

Yusuf Ziya Cömert, şair ve yazar Mehmet Efe'nin, bir çok İslamcının, -ya da 'iş icabı' İslamcı takılanların, zamanla devletçileşmelerine yönelik direnişçi şiirlerini analiz ediyor.

‘Uçarken İslamcıydık düşerken devletçiyiz’

Bir şair olarak tanımadım Mehmet Efe’yi. Kabına sığmaz bir zeka olarak tanıdım. Coşkun bir kalp olarak tanıdım. Ve bir yazar, bir aksiyoner olarak.

Şiirinden haberim vardı ama ortalıkta bir şair olarak dolaşmazdı. Mehmet Efe olarak dolaşırdı.

Şiir yakışıyor mu diye sorarsanız, şimdi, Efe’yi ve şiirini zihnimde bir araya getirdiğimde rahatlıkla söyleyebilirim. Yakışıyor.

‘Gülden Kürek Kemiği’ şiirini görmekte çok geç kalmışım. 

“omuzlarımız değer fukara omuzlara/imkansız ama aziz şeylerin duasıyla/olması gerekeni mümkün kılan kitaplar/okur kıbleye bakar/göğsümüze gül takarız”

‘Uçurum sağanağı’nda harflerin, seslerin şiire eşlik edişi de güzel.

“kentler haber taşıyan turnalar vuracaklar/Tanrı’m!/senden öksüz kalan kalbi kavruk çocuklar/bir kıyamet gibi ani korkunç hıçkıracaklar/uçurumların başında ne kadar duracaklar”

Keza, ‘Türküler Programı’ da türkülerimizle çok uyumlu.

“saçlarından bölük bölük turnalar gelir bana
kanat kırar, hıçkırırlar hasret dudaklarına
saz kırılır, bir bozlağa sarar gömerler onu
vururlar turnaları haberim gelmez sana”

‘Direndiğimiz kadar özgürüz kardeşlerim.’ Mustafa Şahin’e ithaf edilmiş. Sonunda tarih var. 28 Şubat 1997.

Bu tarih, bizim tarihimiz açısından önemli biliyorsunuz.

“süngülerden güzeldir yeşil yaralarınız
sakın tamah etmeyin süngüleri tutmaya”
 diye başlıyor...

“kim olduğunuz için sevilmemeniz
kim olmadığınız için sevilmenizden güzel”
 diye bitiyor.

‘Tekerrür,’ şiir olarak önceki şiirlerinin devamı. Yani şair aynı şair. Ancak, gösterdiği, işaret ettiği vakıa ‘mahalle’ye dair.

“utanmayı bilenlerdi bu kavgayı verenler/ganimeti kaltabanlar topladı”

“yemyeşil tepelere çullanır ihaleler/şarlatır maaş verir amin diyen herkese/Musa verdi kavgayı Samiri çağ atladı”

Şiirin bitişi son derece vurucu.

“Rüstem’in halısına mızrağı kim sapladı
Rüstem’in halısına mızrağı kim sapladı”

Teberrüken ismini zikredelim.  İslam ordusunun zaferiyle sonuçlanan Kadisiye savaşı öncesinde komutan Sa’d İbn Ebi Vakkas’ın İran Şahı Rüstem’e gönderdiği elçi, Rib‘î b. Âmir’dir. 

‘Ayazda Kalmış İslamcının Türküsü’nde de aynı ‘muhasebe’ devam ediyor.

“gökyüzünü delenlerin camlarındaki gökte
Paramparça olmuş ahmak güvercinler gibiyiz
uçarken İslamcıydık düşerken devletçiyiz”

‘Ayn’da -ki orası Ayn el-Arab’dır- “Arap pınarında dimdik düşen Kürt çocukları”nın şiirini söylüyor. 

Aynı dediği gibi midir? Emin değilim. Künhüne vakıf olmak için belki yüz yüze halleşmemiz icap eder. Ama şiir mi? Şiir.

“Berkin Elvan ya da Asi Çocuklara Ölüm”de eleştirinin ‘obje’si ve dozu yükseliyor.

Şiir’e böyle bir sıfat izafe etmek caiz midir? ‘Muhalif’ gibi?

Eğer caizse, Türkçe’de yakın dönemde daha muhalifi yoktur. Eskiden vardı, şimdi yok.

Varsa da bana rastlamamış şu ana kadar.

‘Sevmek Hidayettir’ kitabın sonuna doğru. Şiir, kitabın başlarındaki havasına geri dönüyor.

“sevmeyi, kedileri yaratan hatırına
erkek dediğin bir ağaç bile olmayacaksa
‘ay üzülürüm’ diyen kızlara kalsın dünya
fena olsun, fena olsun çok, fena olacaksa”

Mehmet Lütfü Şen’e ithaf ettiği ‘Ab-Ru’da da öyle.

“hacerimi bulunca İbrahim olacağım/ebru yapan kızları seven Kürt çocuklarla/ebrulu seccadeyi varan Türk çocuklarla/putları kıracağım putları kıracağım”

‘Annem Bir Kadın Değil” bir ‘oğul’ bakışı. Kendi annemi de okudum orada. O şiirdeki bütün annelere Rahmet olsun.

Şiirin sonu münacaat. Aslında başı da münacaattır. Şiirin en iyi varlık gerekçesi. Sağlam bir özet yapmış Mehmet Efe. 

“Kısacası Şiirim... la ilahe illallah”

‘Asilerin Duası’ bir kitap için güzel bir ‘hatime.’

“bir de El-Hakk olsa işte verdiğim son nefeste/sonra koynuna alsa imara açılmamış/gökleri delinmemiş vadiye vakan yamaç/’benim günahkar adamım hoş geldin’ dese Allah/ayakların dolaşmadan yürü dilediğince/isyanın layık oldu dese merhametime”

Amin.