Türkler Anadolu’ya gelirken Kürtler (*)

Tarihçi yazar Abdullah Kıran yazdı;

Türkler Anadolu’ya gelirken Kürtler (*)

11. yüzyılın başlarında üç büyük Kürt mirliği; Şeddadiler, Revvadîler ve Mervanîler, Kafkasya silsilesinden kuzey Mezopotamya’ya, Mezopotamya’dan Persiya’ya (İran’da Fars nüfusun çoğunluk teşkil ettiği alan) kadar oldukça geniş bir coğrafyada egemenliklerini sürdürmekteydiBu Kürt mirlikleri birlikte hareket edebilmiş olsaydı,  o zamanlar askeri ve siyasi olarak Ortadoğu’nun kaderini belirleyebilecek bir konumdaydı. Ancak o çağda etnik milliyetçiliğin hiçbir koşulu ve temeli mevcut değildi. Nitekim gerek Şeddadiler ve gerekse Revvadîler köken olarak Hezâbanî aşiretine dayandığı halde, aralarında bir sevgi bağı yoktu. Öte yandan Mervanîlerin de bu iki mirlikle, en azından akrabalık bağı üzerinden sıcak bir ilişkileri bulunmamaktaydı.

Paul A. Blaum’un da dikkat çektiği üzere, bu üç Kürt mirliği akrabalık veya bir Kürt devleti bilinci doğrultusunda birbirlerini kucaklayabilmiş olsaydı, din esaslı imparatorluklar çağında muazzam bir yapı ortaya çıkabilirdi (Blaum, 2006:4). Ne ki Kürt mirlikleri ayrı ayrı savaş şefliklerinin hanedanlaşmasını temsil ediyordu ve hiçbir zaman birleşmediler. Abbasi devletindeki dağınıklık ve parçalanmışlığın ortaya çıkardığı siyasi boşluğu dolduran ise, Gazneli egemenliğindeki Oğuz aşiretlerinin Selçuklu savaş şefliği oldu.

Selçukluların ortaya çıkışı

11. yüzyılın başlarından 20. yüzyıl başlarına (yani Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışına) kadar Ortadoğu, Fuat Köprülü’nün ifadesiyle “Türk askerî aristokrasisine müstenid” devletlerin egemenliğinde kaldı. Daha özel olarak İran coğrafyası, yaklaşık bin yıllık bu zaman dilimi içinde, aslen İranlı olmayan hanedanlarca yönetildi. Bu bin yıllık zaman zarfında bazen Türkler, bazen Moğollar, bazen de Kürtler İran’a hükmetti. Ancak bu en tepedeki idarelerin, İran’ın ulusal psikolojisi ve edebi bilinci üzerinde belirgin bir etkisi olmadı. Zira yönetenler, daha aşağı bir kültürel seviyeye sahip olmaları itibariyle, Pers kültürüne adapte olmak durumunda kaldı. İran kültürünü benimseyen “yabancılar” yönetimde dil olarak Farsçayı kullandı; vergilerin toplanması ve  devlet bürokrasisi Fars memurlar eliyle yürütüldü. İran’ı yönetecek ilk “yabancılar” olarak kabul edilen Selçukluların da resmi dili Farsçaydı (Bosworth, 1968:1). 

Selçuklu devleti, Türklerin İslam coğrafyasında egemen bir unsur olarak kabul edilmesinde belirleyici bir rol oynadı.  Daha önce bireysel ölçekte, özellikle askerî kölelik kurumu üzerinden İslâm devletine intikal edip yönetici, asker, komutan ve devlet adamı rolüyle Abbasi halifeliği içinde sağlam bir yer edinen Türkler, şimdi başka bir kanaldan, geniş aşiret kitlelerine önderlik eden bir savaş şefliğinin hanedanlaşması yoluyla, kabileden devlete geçiş yaptı. Selçuklu devleti döneminde nizamiye medreseleri gibi eğitim kurumları oluşturacak kadar kurumsal bir devlet aklıyla hareket ettiler. Gene Selçuklu devleti, Türklerin Fars ve Arap coğrafyasından Kürdistan ve Anadolu topraklarına doğru genişlemelerinin imkânlarını sağladı, zeminini hazırladı.

Dandanakan savaşı (1040) ile Gaznelileri ağır bir yenilgiye uğratan Selçuklular, ardından Nişabur’u ele geçirmiş ve bu şehirde Tuğrul Bey önderliğinde Selçuklu devletinin temelleri atılmıştı.[1] Gazneli Mahmud ile Selçuklular arasındaki husumet, temelde yerleşik bir devlet ve tarım ekonomisi ile göçebe aşiret düzeni arasındaki çelişkiden kaynaklanıyordu. Siyasî planda bu, Selçuk’un en büyük oğlu İsrail’in (diğer oğulları Mikail, Yunus ve Musa), Mahmud’un “haksızlık”larına karşı çıkmasına yansımıştı. Aslen Türkistanlı olup Maveraünnehr kıyılarına göç etmiş olan Selçuklular, kışları Buhara civarındaki Nur’da, yazları da Semerkant yakınlarındaki Sughd’da geçirirdi. Sultan Mahmud,  önceleri Selçuklu önderliğindeki Oğuz aşiretlerini sınırlarını korumak için ülkesine dâvet etmiş, ancak daha sonra aralarında anlaşmazlık baş gösterince, İsrail’i ve oğlu Kutalmış’ı tutuklayarak Hindistan’daki Kalanjar kalesine hapsetmişti. Yedi yıl kalede tutuklu kalan İsrail, Türkmenlere, aslen bir memlukün (askerî kölenin) oğlu olan Mahmud’a boyun eğmemeleri ve umutsuzluğu düşmemelerini öğütledi. İsrail yedi yıl Hindistan’da tutuklu kaldıktan sonra hapiste vefat ederken, oğlu Kutalmış kaçıp Sistan’daki amcaları ve akrabalarına ulaştı (Muhammed İbrahim, 1902:587).

Selçukluların isabetli stratejisi

Gazneli-Selçuklu mücadelesinde iki taraf oldukça farklı stratejiler izledi. Gazneliler, genellikle Hindistan gibi İslâm dinine mensup olmayan bir coğrafyaya doğru, yağma ve ganimet amaçlı seferler düzenlerken, Selçuklular bir an önce halifeliğin Bağdat’taki merkezini bir şekilde denetim altına alıp, daha çok İslâm topraklarında güçlü bir devlet inşa etmeye yöneldi. Bir süredir Bağdat’ta tam anlamıyla bir kaos ve keşmekeş yaşanmaktaydı. Öyle ki, 1037 yılında Bağdat’ta Cuma hutbesi dört farklı halife adına okunuyordu: Halife el-Kaim Billah, Celâlüddevle, Ebû Kâlîcâr ve Ukeyli Kirwash b. al-Mukallad.  Ancak bütün bu keşmekeş döneminde Bağdat’taki gerçek güç, bir türlü disipline uymayan, yola getirilemeyen ordudaki Türkler ve Deylemli askerlerdi (Bosworth, 1968:39). 

Tuğrul Bey, Gaznelileri etkisizleştirmesinin ardından Bağdat halifeliği üzerinde elde edeceği meşruiyetle, civardaki Kürt mirliklerini ve Büveyhileri daha kolay denetim altına alabileceğini hesaplamış olmalı.  Bu nedenle, Dandanakan savaşından hemen sonra Halife Kaîm bi-Emrillah’a (hd 1031-1075) elçi yollayarak saltanatının tasdik edilmesini istedi. 1043-44’te Rey kentine de hâkim olduktan sonra (bkz aşağıda), fethettiği yerlerde Abbasi halifeliği adına hutbe okutmağa başladı. Bunun üzerine Kaîm bi-Emrillah da, Kâdilkudât (baş kadı) Mâverdi’yi elçi olarak  Cürcân’da bulunan Tuğrul Bey’in yanına gönderip halka adil davranması çağrısında bulundu. Tuğrul Bey’in yanında bir yıl kalan Mâverdi, kendisinin halifeye itaatkâr ve emirlerine hürmetkâr olduğunu, halifenin emri dışına çıkmayacağını bildirdi (İbnü’l Esir, 9:398).

Selçuklular ve Annazî Kürt mirliği

İslam coğrafyasında pek çok bölgeyi ele geçirerek konumlarını güçlendiren Selçuklular, Büveyhileri de ortadan kaldırarak Irak’a doğru harekete geçti. Herzem ve Hazar bölgesindeki vilayetleri hâkimiyet altına alan Sultan Tuğrul, 1042-43’de batı yönünde Cibal’a doğru hareket ederek Rey’e geldi. Rey şehrini payitaht (başkent) ilân ederken, kardeşi İbrahim Yinal Kürdistan içlerinde, Kâkûyî[2] toprakları ve Annazî mirliği yönünde operasyonlar yapmaya başladı (Bosworth, 1968:42). Selçuklular Irak’a doğru genişlemeye çalışırken, Annâzi Kürt mirliğinin topraklarından geçmeleri ve bu beyliği de bir şekilde kendilerine bağlamaları gerekiyordu.[3]

Aslında, henüz Selçuklu devleti ortaya çıkmadan Oğuz boylarının 1030 yılında Annâzi emirliğine yönelik bir saldırısı olmuş, ancak Oğuzların mağlubiyetiyle sonuçlanmıştı. Şahancan aşiretinden gelen Annazî hanedanı Hulvan ve Kirmanşah civarına hükmederken, aynı dönemde Fars’ın doğu kesimlerinde, özellikle Darabjird civarında Şebankari Kürtleri etkindi. İran Kürdistanı ve Loristan’ın dağlık kesimi, hemen her zaman olduğu gibi, çoğunlukla yarı-göçebe bir hayat sürdüren Kürtlerin denetimindeydi (Bosworth, 1968:24). Göktaş, Bûka[4] ve Kızıl[5] komutasındaki askeri birliklerle Annâzi emirliğine bağlı Esedabâd ve Dinever yöresindeki köylere karşı saldırıya geçen Oğuz boyları, Dinaver hâkimi Emir Ebu’l-Feth b. Ebu eş-Şevk’in sert bir direnişiyle karşılaşmış ve çıkan savaşta Oğuzlar yenilirken, bir kısmı tutsak edilmişti.  Oğuzlar tutsaklarının serbest bırakılması amacıyla Emir Ebu’l-Feth ile bir yakınlaşma içine girince, Ebu’l-Feth kendileriyle bir barış anlaşması yapıp esirleri salıvermişti (Al- Birwari, 2016:18).

Annâzi emirliği henüz Selçuklu egemenliğini kabul etmeden kendi içindeki iktidar mücadelesi nedeniyle oldukça yıpranmıştı. 1043 yılında Ebu eş-Şevk, kardeşi Mühelhil’in yönetiminde bulunan Şehrizor (Kerkük) şehrine saldırarak kenti yağmaladı ve ateşe verdi. Mühelhil ise kardeşi Ebu eş-Şevk’in Şehrizor üzerine yürüdüğünü duyunca, karşılığında Ebu eş-Şevk’in hâkimiyeti altındaki Sinde ve diğer vilayetlere saldırarak yağmaladı ve her iki taraf ağır kayıplar verdi. Kimi girişimler sonucu iki kardeş bir araya getirilerek barıştırıldı, ancak aralarındaki husumet gene de son bulmadı (İbnü’l Esîr, 1991b:391).

Tuğrul Bey’in emriyle Selçuklular H.437/1045 yılında ikinci kez Annâzi mirliği beldelerine karşı saldırıya geçti. İbrahim Yınal, mirliğe bağlı Dinaver ve Karmîsîn’e (Kirmanşah) saldırarak,  Emir Ebu’l- Feth b. Ebu eş-Şevk’in askerlerini buralardan attı. Ardından Emir Ebu’l- Feth’in kuvvetlerinin bulunduğu Hulvan’a karşı harekete geçen İbrahim Yınal, Annâzileri buradan da çıkararak şehri ateşe verdi (Al- Birwari, 2016:49). Selçuklu saldırıları birbiriyle kavgalı olan Ebu eş-Şevk ve kardeşi Mühelhil’in barışarak birlikte hareket etmesine yol açtı. Ancak iki kardeş barıştıktan kısa bir süre sonra Emir Ebu eş-Şevk ölür. Yerine geçen oğlu Sa‘dî,  amcası Mühelhil ile tekrar ihtilafa düştü. H.438/1046 yılında Sa‘dî, amcası Mühelhil ile savaşmak için İbrahim Yınal’dan yardım talebinde bulununca, İbrahim Yınal bir Oğuz ordusunu Sa‘dî’nin emrine verdi. Bu destek ile Annâzi emirliğinin başkenti Hulvan’ı ele geçiren Sa‘dî, İbrahim Yınal adına hutbe okuttu (Al- Birwari, 2016:49).

Annâzi mirliği, Selçukluların egemenliğini kabul ederek Tuğrul Bey’in kardeşi İbrahim Yınal adına hutbe okutan ilk Kürt emirliği oldu.Annâzi mirliğinden sonra Selçukluları tanıyıp Tuğrul Bey adına hutbe okutmayı kabul eden ikinci Kürt mirliği Mervanilerdir. Bunu Mervani emiri Nasrüddevle (hd 1011-1061), 1049-50 yılında gerçekleştirdi. Kürtler bir kere Selçukluları tanımaya başlayınca, Büveyhoğulları yerine Selçuklulara daha dostane yaklaşmış ve onları tercih etti (Biçer, 2013:166).

Mervani Kürt mirliği üzerinden Roma ile komşuluk

İbn’ül Erzak’a göre, TürklerMervani ülkesine ilk 1043’te geldi. Sultan Tuğrul, H.434 (1043) yılında, Buğa ve Nasığlı adlı iki komutanının emrine 10,000 süvari vererek Diyarbekir üzerine gönderdi. Türklerin büyüklerinden sayılan bu iki emir, buraya saldırıp yağmaladı ve Meyyafarikin önlerine gelerek başkenti kuşattı. Saldırı üzerine şehrin kapıları kapatıldı ve iki taraf arasında bir haberleşme trafiği başladı. Mervaniler 50,000 altın teklif ederek Tuğrul Bey askerinin geri dönmesini istedi. Ancak bu teklifleri kabul görmedi. Bir gece içki içerek sarhoş olup kavga eden iki komutan birbirini bıçakladı ve ikisi de aldıkları darbelerden dolayı can verdi. İki komutanın öldüğü haberini alan Emir Nasrüddevle, kuşatma ordusuna karşı saldırıya geçti. Bir kısmını öldürdü, bir kısmını esir aldı ve ellerindeki her şeye ganimet olarak el koydu. Nasrüddevle,  53 yıl devam eden hükümdarlığı süresinde başka bir saldırı ile karşılaşmadı. İbn’ül Erzak, bu saldırıdan Türklerin bölgeye ilk gelişleri şeklinde söz ederek, “Ondan önce buralarda yüzleri bile görülmemişti”  der (İbn’ül Erzak, 1975:153).

Mervaniler 1049-50 yılında Selçuklu egemenliğini kabul ettikten sonra, “sade aracılar olarak” Roma imparatoru ile Selçuklu sultanı arasındaki diplomatik ilişkilerin başlamasında belirleyici bir rol üstlendi (Ripper, 2012:232). İbnü’l Esir, daha önce Tuğrul Bey’in kardeşi İbrahim Yınal tarafından esir alınan Ahbaz kralının fidye karşılığında serbest bırakılması için bizzat Roma imparatorunun İbn Mervan Nasrüddevle’ye haber göndererek gayret göstermesi talebinde bulunduğunu yazar. Bunun üzerine Nasrüddevle, Şeyhülislâm Mervan oğlu Ebu Abdullah’ı Tuğrul Bey’in yanına göndererek Tuğrul Bey’den Ahbaz kralı Karbıt’ı serbest bırakması talebinde bulununca, Tuğrul Bey hiçbir fidye almaksızın, Nasrüddevle’nin hatırı için Karbıt’ı bedelsiz bırakır. Tuğrul Bey bu davranışıyla Roma imparatorunun da takdirini kazanır.  Tuğrul Bey’in yapmış olduğu iyiliğin altında kalmak istemeyen Roma imparatoru, Konstantinopolis’teki mescidi tamir ettirerek burada namaz kılınmasına müsaade eder; hutbenin Tuğrul Bey adına okunmasını sağlar ve kendisine çeşitli hediyeler gönderit (İbn’ül Esir, 9:423).

________

Not: Bu yazı, serinin 5. yazısıdır.

Devamı >>>