Tarih: 25.08.2020 22:14

Türkiye’deki Değişim Geriye Döndürülemez

Facebook Twitter Linked-in

 

 

Bir önceki yazıda Türkiye’de rejim ile ilgili tehdidin bittiği, din ve dindarlar ile sosyalistlerin artık rejim için bir tehdit olmadığı, gerekçeleriyle dile getirilmişti.

Bu değişimin konjonktürel olmadığını ve AK Parti’nin gidişiyle durumun eskiye dönmeyeceğini düşünüyorum. Nedenlerine gelince:

AK Parti ile başlayan değişim süreci, cumhuriyetin ilk yüzyılının son çeyreğine denk geldi. Bir asrın son çeyreği, o asrın olgunlaştığı dönem sayılır. Dolayısıyla son çeyrekteki gelişmeler bir sonraki asrın paradigması hakkında önemli ip uçları verir, bir sonraki asrın nasıl gelişeceğine dair öngörüde bulunmamıza yardımcı olur.

Cumhuriyetin bidayesinden başlayıp yaklaşık seksen yıl süren tehdit ve tehdit algısı son çeyrekte bittiyse, tehdit algısının veya fiili durumunun ikinci yüzyılda geri dönmesi yerine bitiş durumunun pekişmesi, tekamül etmesi hayatın muktezasındandır. Çünkü hayat bir nehir gibi akar, geriye dönmez.

Dindar-muhafazakar kesimi tehdit olmaktan çıkaran iki temel unsur, özgürlük alanlarının genişletilmesi ve onların çevreden merkeze taşınmalarıydı.

Kültürel, sosyal ve siyasal yaşamdaki gelişmeler, Türkiye’de özgürlük alanlarında geriye gidişin olanaklı olmadığı yönündedir.

Merkeze yerleşen ve merkeze ortak olan dindar-muhafazakar kesim de iktidardan uzaklaşabilir ama merkezden uzaklaşmaları/uzaklaştırılmaları artık uygulanabilir değil. Merkeze ortaklıkları kalıcılaşmış durumdadır.

AK Parti gidip yerine başka bir parti geldiğinde tekrar türbanı okullarda ve kamuda yasaklama, İmam-Hatipleri kapatma, katsayıyı uygulama, muhafazakar iş adamlarını yeşil sermaye ve yeşil tehdit olarak görme, din ve dindarları rejim için tehdit olarak tanımlama, partilerini kapatma gibi politikalar geliştiremez, uygulayamaz. Çünkü bir hakkın mahrumiyet halini sürdürmek mümkün ama verilmiş veya alınmış bir haktan sahiplerini tekrar mahrum bırakmak çok zor ve riskli bir iştir. Zira toplumlar, kazanılmış haklarının geri alınmasına direnç gösterirler.

Öte yandan küresel ölçekteki değişim hızı da böyle bir geriye gidişe uygun değildir. Dijital çağ hızla ilerlemekte, her birey dünya ile iletişime geçmekte, sosyal medya çok önemli bir kamuoyu oluşturabilmekte, beşeriyet her gün biraz daha adalet ve özgürlük talebini arttırmaktadır. Böyle bir dünyada ve bu dünyaya açık Türkiye gibi bir ülkede geriye dönüş imkansıza yakın bir şeydir. Türkiye, küresel gelişmelere paralel olarak gittikçe açık ve şeffaf bir yapıya doğru ilerlemektedir. Açık ve şeffaf toplumlarda gizli ajandalar ve yer altı örgütlenmeleri için zemin kaybı yaşanır. Gizli ajandalar ve yer altı örgütlerinin olmadığı toplumlarda özgürlük alanlarını kısıtlayacak, geriye dönüşü gerektirecek nedenler kendiliğinden yok olur.

Üç yıl sonra cumhuriyetin ikinci yüzyılı başlıyor, ve bir sonraki seçimler tam da ikinci yüzyılın başına denk geliyor. Gelecek seçimde partiler ve adaylar cumhuriyetin ikinci yüzyılında gerçekleştirecekleri vaatler ile seçmen karşısına çıkmak, gelecek yüzyılın projeksiyonunu sunmak durumundadır. Yeni bir yüzyıl başlarken partilerin geriye dönüş özlemi içinde olması, bu özlem ile seçmenin karşısına çıkması reel politikle uyumlu değildir.

Bir diğer önemli konu, rejimle ile ilgili tehdit durumu kalmadığı için normalleşme çoktan başladı bile. Rejim tehdidi olduğunda devletler paranoyak güvenlik tedbirleri alır, özgürlükleri alabildiğine kısıtlar. Tehdit algısı olmadığında siyaset normalleşir, özgürlük alanları genişler. Rejimin içeriden bir tehdide maruz kalmadığı bir ülkede özgürlükleri kısıtlamanın ulusal ve küresel ölçekte kabul edilebilir gerekçeleri olmaz ve aklı başında hiç bir iktidar da bunu yapmaz. Yaparsa ikinci kez iktidar olamaz.

Çeyrek asır devleti yöneten dindar-muhafazakar kesim, devletin temel ilkelerini değiştirmediyse iktidardan gittikten sonra onları devlet için tehdit göstermek, dijital çağda yaşayan toplum tarafından reddedilir. Yeni iktidarlar da böylesi bir irticaya tevessülden kaçınır. Dindar-muhafazakar kesim iktidardan giderse, yapacakları tek şey, tekrar demokrasi içinde iktidara gelmek mücadelesi olur.

AK Parti’nin yerine gelecek iktidar da dindarları tehdit olarak görmek yerine onları dışlamamaya özen gösterecek, bir şekilde merkezde tutacak, AK Parti’nin gidişiyle eskiye dönülmeyeceğini özellikle göstermeye çalışacak ki, tekrar uzun yıllara yayılan bir kayıp yaşamasınlar. Eğer geriye dönüş yapmaya çalışırlarsa, bir sonraki seçimde yine AK parti benzeri bir iktidar gelir ve uzun süre seçim kazanır.

Muhalefetin iktidara gelmesi halinde geriye dönüş yapmayacağına dair en güçlü delil, belediyelerdeki uygulamalarıdır. İktidara gelseler, sertleşmek yerine daha da esneyeceklerini düşünüyorum. Çünkü koşullar esnek olmalarını gerektiriyor.

AK Parti iktidardan giderse, yerine gelecek partilerin dış politikada da AK Parti dönemindeki politikaları sürdüreceğini söylemek çok zor. Büyük ihtimalle aktif dış politikadan pasif dış politikaya yönelecekler. Irak, Suriye ve Libya’dan çekilecekler. Katar ve Somali gibi ülkelerdeki askerleri geri çekecekler. Mısır ve İsrail ile iyi ilişkiler kuracaklar. Batı ile daha uyumlu ve Batıyı rahatsız etmeyen bir dış politikayı önceliyeceklerdir ama içerideki özgürlük alanlarıyla ilgili geriye dönüş gibi bir süreç tercih edilmeyecektir.

Dış politikada geri dönüşü öngörüp iç politikalarda imkansız görmeyi çelişkili gibi görenler olabilir.

Dış politika ile iç politikayı kıyaslamak doğru değildir. İçeride olan özgürlükler konusudur. Dış politikayla ilgili olanlar, ülkenin çıkarlarıyla ilgilidir. Ülkenin çıkarlarının savaşta mı barışta mı olduğu tartışılabilir ve partiler zıt görüşler içinde olabilirler ama aynı karşıtlık özgürlükler alanıyla iligili düşünülemez. Hangi parti bundan sonra özgürlük alanlarını kısıtlamayı savunabilir?

Sonuç itibariyle Türkiye’de rejime dönük tehdidin bitmesi normalleşme sürecini başlattı. Bu süreç ikinci yüzyılda daha da gelişir. Normalleşmenin olduğu ülkelerde de iktidar ile muhalefet arasındaki farklar azalır. Artık birisi özgürlükçü, ötekisi özgürlük karşıtı gibi zıt kutuplarda yer almaktan kaçınırlar. Biri kazanınca, ötekiler için karanlık bir dünya başlamamış olur.

Bu değişim, konjonktürel ve muvakkat değil, gelecek yüzyılda da gelişerek devam edecek doğal bir süreçtir.

 




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —