DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Mezopotamya Ajansı’nın (MA) sorularını yanıtladı.
Bakırhan, Komisyon raporlarının ortaklaşması sürecinde bütün partilerin ilk etapta olurları konuşması gerektiğini, komisyonun Kürt sorununu çözmeyeceğini ama buna giden yolu açacağını vurguladı:
Ortak rapor yazım sürecinden nasıl bir metin çıkmalı ki gerçek bir çözüm üretsin? Siz hangi temel ilke ve düzenlemeleri (yasa/kurumsal mekanizma) öncelikli görüyorsunuz?
Olmazlardan başlarsak yol alamayız. Bu nedenle ortak rapor sürecinde ilk etapta ‘olur’ları konuşmalıyız. Tüm raporları çalıştı arkadaşlarımız, ondan fazla ortak başlık çıkabiliyor. Buraya yoğunlaşmak gerek. Masa etrafında bulunan siyasi partilerin her biri kendi kırmızıçizgilerini çekerse tıkanma yaşanır. Siyah beyaz kesinliklere sıkışmadan uzlaşı zeminini büyütmeliyiz. Hem yetkili kurullarımızda hem de komisyon üyesi vekillerimizle yaptığımız toplantıda bu ilkesel tutumu çok net bir biçimde ortaya koyduk. Bozucu değil yapıcı, zorlaştırıcı değil kolaylaştırıcı olacağız. Her şeyden önce bütün partiler düşlediklerini değil, reel olanı ortaya koymalı. Çünkü düşlediklerimizi tartışırsak yola alamayız. Her bir partinin siyasal tahayyülü farklı olabilir; ama tahayyüllerini dayatmamalı.
Peki, ne olmalı?
Öncelikle başta kendi tabanımıza ve tüm Türkiye kamuoyuna şunu samimiyetle paylaşmak istiyorum; bu komisyondan yüz yıllık bir meseleyi tümden çözmesini beklemiyoruz. Komisyonun böyle bir iddiası da gücü de yoktur. Her şey de ortak olmayabiliriz ama “çözümde” ortak olabilmeliyiz. Bizim için durum bu.
Bunu şu metaforla anlatmak istiyorum; yüz yıllık bir meselenin çözümü, asırlık bir çınar ağacına benzer. Bu komisyon ise bir bahçıvan gibidir – ama tek bir mevsimde o çınarı yetiştirmesi beklenemez. Bahçıvanın görevi toprağı hazırlamak, tohumu ekmek, ilk sulamayı yapmaktır. Ağacın kök salması, dallarının uzaması, gölgesinin büyümesi ise zamanın, emeğin, mücadelenin ve ortak iradenin eseri olacak. Ezcümle, bu komisyon Kürt meselesinin tümünü çözmeyecek ama çözümün filizleneceği toprağı hazırlayacak. Komisyon, bir köprü inşa ediyor ama bu köprü hedefin kendisi değil, bizi o tarafa ulaştıracak yoldur. Asıl yolculuk köprüden sonra başlayacak. Odağında ise hukuk, demokratikleşme ve eşitlik olacak.
Bu komisyon ilk etapta silahları devreden çıkma iradesini hukuk zeminiyle güçlendirmeli. PKK ve tüm sonuçlarına ilişkin müstakil ve özel bir yasa çıkarmalı. Demokratik siyasetin önündeki yasal ve idari engelleri ortadan kaldırmalı. Demokratik siyaset kanallarının açıldığı bir mecrada, Kürt meselesinin gerçek anlamda çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi için yine sonuna kadar mücadele edeceğiz. Dil, kültür, kimlik ve kolektif haklara dair mücadelemizi demokratik siyasetin güçlendirildiği zeminde yürüteceğiz.
Devletin henüz belirgin adımlar atmaması, beklenti ve güven meselesini nasıl etkiliyor? Sürecin sürdürülebilirliği için “olmazsa olmaz” ilk adımlar nelerdir?
Bu önemli bir durumdur. Bizim de her fırsatta dile getirdiğimiz ve işaret ettiğimiz bir başlıktır. Neden? Çünkü belirgin adımların gecikmesi, görebildiğimiz kadarıyla iki risk alanı üretiyor. İlki, toplumda doğal olarak “yine mi oyalama?” duygusu gelişiyor; ikincisi ve daha önemlisi de sahada “provokasyon”lara açık alanlar hazırlıyor. Siyaset doğa gibidir, boşluk kabul etmez; yasal adımlarla doldurulmayan her boşluk, provokasyonlara açık hale gelebilir. Gecikmeler oldukça barış karşıtlarının sözü artıyor.
Fakat burada şunu belirtmeme müsaade edin: ‘Haydi, hemen olsun’ durumunu kastetmiyorum. Böylesi süreçlerde her zaman aralığının ihtiyaç duyduğu adımlar var; onlar gecikirse, sonraya ertelenirse fayda vermiyor. Bu nedenle sürdürülebilirliğin anahtarı, güveni büyüten küçük jestler veya sözler değil; yasal ve kurumsal garantilerdir, somut adımlardır. Biz başından beri “olmazsa olmaz” üzerinden gitmedik. Hangi zamanda nelerin yapılması gerekir, ne yapılırsa yol açılır üzerinden baktık ve buna göre de yapılması gerekenleri tarif ediyoruz. Yasa değişikliği gerektirmeyen birçok düzenleme var. Kısa vadede yapılabilecekler var ve biz bunlar nefes aldırır dedik. Mesela kayyım rejiminin bitmesi; ifade, örgütlenme ve siyaset yapma özgürlüğünün sağlanması, yargı güvencesi ve infaz eşitliğinin olması, hasta tutsakların bırakılması. Aynı şekilde Meclis’in inisiyatif alarak hızlıca ortak rapor üzerinden yasa kısmına geçmesi. Yine Sayın Öcalan’ın özgür iletişim, özgür çalışma ve özgür yaşam şartlarının olması. Bunlar ilk etapta hızlıca yapılabilir şeylerdir.
Devlet Bahçeli’nin söylem ve tutum değişikliği en çok tartışılan başlıklardan biri. Bu dönüşümü nasıl okuyorsunuz; gerçek bir çözüm iradesi mi, yoksa PKK’yi tasfiyeye dönük taktiksel bir çizgi mi?
MHP Genel Başkanı Sayın Bahçeli, 22 Ekim çıkışıyla sert kabuklarla sarmalanmış ezberleri yıktı. Bu yönüyle çıkışı ve sonrasındaki tutumu değerlidir. Elbette Bahçeli veya bir başka siyasetçi bir sabah uyanıp klasik politik tutumlarının yüz seksen derece aksi bir yere doğru kayma yaşamaz. Dolayısıyla süreci aktör bazlı okumaya tabi tutarken nesnel siyasal koşulları esas almalıyız. Yani bazı küresel, bölgesel ve Türkiye dinamiklerinin üst üste binerek, aynı konjonktüre denk gelerek Kürt meselesinde çözümü dayatmasının bir sonucu olarak tavır değişikliğini görüyoruz.
Yaşananları bu çerçeveden incelediğimizde meseleyi bir çözüm iradesi mi, taktik mi ikilemine sıkıştırmadan değerlendirebiliriz. Böylece sürece dair hem farklı aktörlerin yaptıklarını daha doğru kavrar hem de demokratik çözüm için politika üretmek, çözümü zorlamak gibi temel sorumluluklarımızı daha iyi hayata geçiririz.
CHP, sürecin başında daha olumlu bir yerde duruyor gibiydi. Fakat zamanla daha farklı bir konuma geçtiği söyleniyor. Bu değişimi neye bağlıyorsunuz? CHP’nin “kurucu/kolaylaştırıcı” bir rol almamasının muhtemel sonuçları neler?
CHP, iktidar karşıtlığının süreç karşıtlığına dönüşmemesine dikkat etmeli. İktidara karşı sonsuz muhalefet en doğal hakkıdır ama süreç konusunda müşterekleri arttırmaya odaklanabilmeliyiz. Süreç dışında kalan, tarih dışında kalır.
CHP, Ekim 2024’te başlayan sürecin ilk aşamasında temkinli bir destek verdi. Yani ne tam karşı, ne tam içinde… Sanki bir köprünün ortasında durarak iki yakayı da izleyen bir gözlemci gibiydi. Özellikle Sayın Özel’in ilk aşamadaki söylem ve katkıları oldukça pozitifti ve hepimizi umutlandırdı. 19 Mart operasyonlarından sonra ise nötr bir belirsizliğe gömüldü. Sanki sahnede durduğu yerden ne olup bittiğini anlamaya çalışan, seyirci ile oyun arasında kalmış bir aktör gibi. İlk aşama büyük ölçüde devlet-PKK-Öcalan üçgeninde cereyan ettiği için siyasetin dâhili henüz belirgin değildi. Ancak süreç ikinci aşamaya geçtiğinde, top artık siyaset kurumunun sahasına yuvarlandı. Bu aşamada söylenen her kelimenin, atılan ya da atılmayan her adımın etki gücü ilk aşama gibi olmayacaktı. Ki öyle oldu. Bu durum bütün partiler için geçerli. Hatanın maliyetinin ağır olacağı bir aşamaya geçtik.
CHP, maalesef bu ikinci aşamayı patinaj yaparak başladı. İmralı komisyonuna üye vermeme kararı ilk kırılma noktasıydı. Bu, sadece bir ‘hayır’ değil, tarihi bir tercihti. Özgür Özel’in kongrede DEM Parti ve Kürtlere yönelik “Stockholm sendromu” söylemi de bir duygu kırılması yarattı. Sayın Özel’in daha sonra bunu düzelten açıklamalarını tabii ki önemsiyorum. Üçüncü kırılma noktası maalesef Meclis’e sunulan rapor oldu. Cumhuriyetin kurucu partisi, aynı zamanda sorunun ortaya çıkışında tarihsel sorumluluğu olan, kendi içinde demokratik eğilimleri barındıran bir partinin daha cesur bir tutum almasını bekliyoruz. 1989’daki raporun bile çok gerisine düşen bir yerde olmak düşündürücüdür.
19 Mart operasyonları sonrası CHP’ye yönelik her geçen gün artan operasyonların kendilerini zorladığını biliyorum ve anlıyorum. Bu, CHP ve tabanı için büyük bir şok oldu. Belki de ilk defa bu düzeyde sistematik bir baskıya maruz kaldılar. Daha önce hiç deneyimlemedikleri bir fırtınanın içine girdiler. Bu durum sürece mesafe kurmalarına neden olmuş olabilir. Ancak burada önemli bir noktayı vurgulamak istiyorum; eğer birileri CHP’yi süreç dışına itmeye çalışıyorsa, demek ki ortada bir oyun var. CHP bu oyunu görmeli ve daha çok dahil olarak ve inisiyatif alarak boşa çıkarabilir. Fırtınadan kaçmak değil, fırtınada doğru bir biçimde yelken açmak hayat kurtarır. Türkiye’nin geleceğinde söz sahibi olmak isteyen bir parti, ülkenin yüz yıllık bir meselesinde çözüm iddiasını güçlü bir biçimde ortaya koymalıdır.
Naçizane önerim şudur; CHP, iktidar karşıtlığının süreç karşıtlığına dönüşmemesine dikkat etmeli. İktidara karşı sonsuz muhalefet en doğal hakkıdır ama süreç konusunda müşterekleri arttırmaya odaklanabilmeliyiz. Süreç dışında kalan, tarih dışında kalır. Tarih dışı kalmak da siyasetin doğasına aykırıdır.
CHP’nin komisyona sunduğu rapor için “mevcut anayasada yazan ama uygulanmayan hususları hatırlatmanın ötesine geçmiyor” eleştirisi yapıldı. Kürt sorunu esas olarak “Anayasa uygulanmıyor” sorunu mu? Bu yaklaşımın nedeni ve doğuracağı sonuçlar neler olabilir?
Mevcut anayasanın uygulanmaması elbette büyük bir problemdir ancak Kürt meselesi bundan ibaret değildir. Kürt meselesi; inkâr politikalarının tarihidir, eşitsizliklerin, dil-kültür haklarının, yerel demokrasinin, adaletin ve siyasal temsilin tarihidir. Vatandaşlık tanımından anadil hakkına kadar, mevcut anayasa dışlayıcı ve yetersizdir.
Bu yaklaşım, sorunu bir yönetim zafiyetine indirger. Oysa karşı karşıya olduğumuz durum yapısal ve anayasal bir “inkâr” sorunudur. Biraz önce de ifade ettim, CHP şimdiye kadar birçok rapor yayınladı. Esasa dair bir şey söylemeyen tek rapor bu olabilir. Güvenli bir dil kurmaya değil, hakiki bir dile ihtiyacımız var. Nedenini de kısaca ifade edeyim. Sorunu ‘uygulama sorunu’na ya da yönetim zafiyetine indirgerseniz, yeni bir toplumsal sözleşme ihtiyacını gölgede bırakırsınız. Bu da çözümü teknikleştirir ve siyasal cesareti düşürür. Geleceği belirsiz kılar. Biz de raporumuzda ‘Anayasa uygulansın’ fakat bu bir başlangıçtır diyoruz. Çözüm için ayrıca eşit yurttaşlık güvenceleri, yerel demokrasi, temel hakların güvence altına alınması ve daha birçok durum var.

