Toplumsal Etkiler Boyutuyla Depremi Konuşmak (IV)

Kadir Canatan Yazdı;

Toplumsal Etkiler Boyutuyla Depremi Konuşmak (IV)

Depremin bir doğaya bakan yüzü, bir de topluma bakan yüzü bulunmaktadır. Topluma bakan yüzüyle depremi konuştuğumuzda, bu fiziksel olgunun toplumu ve toplumsal kurumları dışardan nasıl etkilediğini ve nelere yol açtığını incelemek zorundayız. Bu etkileri kısa, orta ve uzun vadeli etkiler olarak incelemek gerektiği gibi, olumsuz ve olumlu etkileri itibariyle de analiz edebiliriz. Kısa vadeli etkileri, ilk etapta görünen ve hemen fark ettiğimiz etkilerdir. Bunların başında demografik yapıyı etkileyen büyük sayıda can kaybı ile konutların yıkılmasıyla sonuçlanan yıkık yapılar gelmektedir. Depremin neredeyse dördüncü haftasına girdiğimiz şu ana kadar 45 bini aşkın insanımız hayatı kaybetmiş bulunmaktadır. Ama can kaybının demografik yapıdaki etkilerini orta ve uzun vadeli olarak daha sonraki aylarda göreceğiz. Şu an vefat eden kişilerin eğitim, meslek ve sosyal statüsü hakkında herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Eğer nitelikli bir nüfus kaybı olmuşsa, bunun uzun vadede ekonomiye ve bölgenin gelişmişlik düzeyine olumsuz etkileri haliyle daha fazla olacaktır.

Depremin demografik yapıya etkileri can kayıplarıyla sınırlı değildir. Yaralanma ile birlikte el, kol veya bacak gibi beden organlarındaki kalıcı hasarlar birçok kişiyi engelli konumuna getirecek ve başkalarına bağımlı kılacaktır. Bölgenin engelli nüfusunda bariz bir artış olacaktır.

Yıkık ve ağır hasar almış olan konutların sayısı konusunda yeterli bilgilere sahip bulunmaktayız. 106 bin civarında yıkık bina tespit edilmiştir. Orta hasarlı bina sayısı ise 24 bin civarındadır. Bunun orta ve uzun vadede iki önemli sonucu olacaktır. İlk olarak konut sektöründe bir canlanma olacak ve muhtemelen talebin artmasıyla fiyatlar da artacaktır. Yakın geçmişte konut sektöründe gözlemlediğimiz astronomik fiyat artışları, özellikle deprem bölgesinde devam edeceğe benzemektedir.

İkinci olarak bölgede evini kaybeden kişiler kısa vadede başka muhitlere ve şehirlere göç edecekler ve belki bir kısmı gittikleri yerlerden dönmeyeceklerdir. Ama büyük kesim kendi memleketlerine dönecekler ve yeni evlere taşınacaklardır. Yeni konutlara taşınma bir yandan onlara büyük ekonomik yük ve borçlanma getirecek, diğer yandan da sosyal hayatlarında ve ilişkilerinde değişimler olacaktır. Eski komşuluk ilişkileri kopmuş olacağından yeni bir sosyal çevrede yeni insanlarla tanışacaklar ve yeni bir sosyal çevre oluşturacaklardır.

Depremin orta vadede herkese getireceği ekonomik yük ve etkileri olacağı aşikardır. 11 ilde 15 milyon nüfusu etkileyen deprem iş ve işgücü kaybına yol açtığı gibi, küçük esnafın işyerleri başta olmak üzere pek çok işyeri ve firmanın faaliyetlerini etkileyecektir. Devlet, bu bölgede büyük harcamalar yaparak yeni konutlar ve yeni bir şehirleşme hareketi başlatacak ve bu da bütçeye büyük yük getirecektir. Bölgedeki sanayi ve diğer iş kolları epey bir süre faaliyetlerini yapamayacak ve bu bölgesel ve ülkesel ekonomide arzı düşürecek ve talebi yükseltecektir. Talebin yükselmesi demek, enflasyon ve fiyat artışları ve kısaca yoksullaşma demektir.

Deprem, ayrıca sosyal ve ekonomik açıdan sosyal hareketliliğin yukardan aşağıya doğru seyretmesine neden olacaktır. Bu sadece yoksullaşmayı değil, buna bağlı olarak sosyal-psikolojik sorunları da beraberinde getirecektir. Ani krizlere bağlı olarak statüsü yüksek kişilerin düşük bir seviyeye düşmesi ve hayat standartlarını değiştirmesi katlanması son derece güç bir durum olacaktır. Muhtemeldir ki bu statü kaybı, yakınların kaybıyla birleşince bazı kişilerde intiharları da tetikleyecektir.

Deprem, sosyo-ekonomik düzeyde olduğu kadar sosyo-kültürel, sosyo-psikolojik ve hatta sosyo-teolojik düzeyde de etkili olacaktır. Birçok kişide ağır travmalar varoluşsal soruları ve sorunları tetikleyecektir. Neden ben ya da neden biz? Masum çocuklar neden öldü? Deprem bize bir ceza mıdır? Bu olup bitenlerde benim rolüm nedir? Evet bu ve benzer birçok sorular sorulacak ve insanlar bunlara cevap bulmaya çalışacaklardır. Bireylerin psikolojisi kadar toplumun psikolojisi de hasar alacaktır. Deprem şoku ve korkusu, orta uzun vadede insanları bir matem havasına sokacaktır. Bu matem havasından birçok zayıf kişilik uzun süre kolayına çıkamayacaktır.

Sadece bireysel psikolojiler değil, toplum psikolojisi de tüm ülke düzeyinde bu gelişmelerden etkilenecektir. Bırakın bölge ve bölge insanını, diğer bölgelerde de olası deprem beklentileri birçok kişiye şu kış mevsiminde korkular yaşatmaktadır. Medyadan verilen bilgilere göre şu an pek çok İstanbullu, olası bir depreme karşı önlem olsun diye şehri terketmekte ve Anadolu’nun başka yerlerine göç etmektedir. Bu noktada sosyal medya ve televizyonların haber verme tarzı, tartışma biçimleri ve gösterilen vahim görüntüler de insanların moralini bozmaktadır.

Önceki depremlerin akabinde yapılan araştırmalarda deprem fobisi, bunalım, uykusuzluk sorunu, panikatak ve eve girememe gibi korkular yaşandığı tespit edilmiştir. Özellikle deprem fobisi ve bunalımların oranı yüksek düzeylerde görülmüştür.

Bölgesel depremin eğitime etkileri hemen hissedilmiştir. Çünkü bölgede eğitim çökerken, bölge dışında kalan tüm Türkiye’de, pandemi günlerine benzer bir biçimde uzaktan eğitime geçilmiştir. Bölgede şu an deprem çadırlarında eğitim yavaş yavaş başlatılmıştır, belki hasar almayan okul binalarında da eğitim bir süre sonra başlayacaktır. Depremin ülkesel düzeyde eğitime olumsuz yansımalarının sebebi, hükümetin depremzedeleri öğrenci yurtlarına yerleştirme kararı almış olmasıdır. Önümüzde ayın başında alınacak yeni kararlarla uzaktan eğitimin edip etmeyeceği belli olacaktır. Bizim kanaatimize göre ikinci dönemin sonuna kadar uzaktan eğitim devam edecektir. Bu gidişatla ne yurtlara yerleştirilen depremzedeler daha farklı yerlere yerleştirilecekler ne de kısa bir süre sonra bitecek ikinci dönem için yeni kararlar ve değişiklikler eğitimde verimi artıracaktır.

Eğitimde verim meselesine gelince, uzaktan eğitimin yüz yüze eğitime kıyasla verimi düşürdüğü bir gerçek olmakla birlikte, verimin düşmesi daha çok odaklanma sorunuyla alakalıdır. Uzaktan eğitimde, özellikle öğrencilerin odaklanma sorunu yaşadıkları bilinmektedir. Pek çok öğrenci, kontrol etme imkanları sınırlı olduğu ya da bu konuda sıkı bir kontrol düzenine hocalar taraftar olmadığı için bu sistemi kolayca istismar etmektedir. Eğitimcileri teselli eden tek şey, uygulamalı derslerin ve sınavların yüzyüze yapılacak olmasıdır.

Depremin hep olumsuz yanlarına odaklanma, hem sağlıklı analizler yapmak hem de toplumsal psikoloji açısından doğru değildir. Depremin pozitif etkileri olduğunu da görüyoruz. Yurtiçinde ve yurtdışında depremzedelerle büyük bir dayanışma ruhunun ortaya çıkmış olması sevindirici bir durumdur. Türkiye bu depreme seçimlere giderken yakalandı. Tam da bu süreçte yurtdışında Türkiye seçimlerini manipüle etmek üzere bazı girişimler başlamıştı ki, depremle birlikte uluslararası ilişkiler hızla değişti. Bölgemizdeki ülkeler başta olmak üzere Türkiye dünyanın pek çok ülkesinden yardım ve destekler aldı. Başsağlığı mesajlarından maddi yardımlara ve arama-kurtarma ekiplerinin gönderilmesine kadar pek çok alanda bu destekler sürüyor ve bölge insanını rahatlatıyor.

Yurt içinde hem kurum ve kuruluşlar hem de aile ve bireyler ellerinden gelen maddi ve manevi desteklerini sürdürüyorlar. Buna rağmen bölgede bazı yerlere yardımların ulaşmadığına dair haber ve bilgiler geliyor, bunun sebebi de koordinasyondaki zafiyetlerdir. AFAD, ülkesel olarak bu işi örgütlemekte, ancak bu kurum işlerini yürütmek konusunda mülki amirlere bağlı durumdadır. Ortada bir koordinasyon sorunu olduğu açıktır. Bu sorunu çözmek tek bir kurumun merkezi olarak başaracağı bir iş değildir. Sivil toplum örgütlerinin çalışmalarını başka bir kurum üzerinden yürütmek ve üst düzeyde AFAD ile işbirliği yapmak daha yerinde olacaktır.

Depremin siyasete ve seçimlere nasıl etki edeceğini kestirmek zordur. Bu noktada hükümetin başarılı olup olmadığı yönündeki algı ve değerlendirmeler önemli olacaktır. Ayrıca daha kronik bir sorun olarak muhalefetin bu süreçte nasıl bir sınav vereceği belirleyici olacaktır. Hükümet, ilk yazımızda da belirttiğimiz gibi son on yıl boyunca pek çok krizle (mülteci krizi, FETÖ krizi, pandemi krizi, ekonomik kriz ve deprem krizi) baş etmeye çalışmaktadır. Bu krizlerin birçoğunun ortaya çıkmasında sorumlu olduğu gibi mücadele etme konusunda da çok başarılı değildir. Üstelik ülkenin son yirmi yılına damgasını vurmuş ve hoşnutsuzluklar giderek artmıştır. Son iki hükümet dönemi “ustalık” dönemi olarak görülse de, en başarısız iki dönem olmuştur. Deprem ve sonrasında yaşanan olaylarla birlikte milletin sabrı tükenmiş ve artık büyük bir değişim beklemektedir. Fakat ne iktidar ne de muhalefet bu değişimi yapacak bir imaj verememekte ve toplumsal karamsarlığı artırmaktadır.

Özetlersek; deprem bir milat olabilir. Ama bu ihtimal milletin iradesine bağlıdır. “Bir millet kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah onların durumlarını değiştirmez.” Bu ilahi yasa hepimize sorumluluk yüklemektedir. Değişim talebi bizden, yani “toplum”dan gelecek, gerisini Allah tamamlayacaktır! İlahi/doğal yasalar “şartlı önermeler”e benzerler. Bu yasaları ifade eden formüller hep “eğer” şartıyla başlar. Eğer biz üzerimize düşen sorumlulukları yaparsak, gerisi kendiliğinden gelecektir.

 

Kaynak: Farklı Bakış