Suriye Zindanlarındaki Tutsak Kadınlar

Geçmişte yaşanmış acı örnekler ve halen tutsak olarak yaşamaya mahkûm edilmiş binlerce kadının durumu, ülkede hiç kimsenin güvende olmadığını en acı biçimde ortaya koymaktadır.

Suriye Zindanlarındaki Tutsak Kadınlar

Savaşın insan hayatını ve tabiatı tehdit eden doğası, ölümlere, sakatlanmalara, büyük göç hareketlerine, kısacası toplumun çökmesine neden olur. Bugün Suriye’de yaşananlar bunun en acı örneğini oluşturmaktadır. Mart 2011’de barışçıl protestolarla başlayan halk hareketine Suriye hükümeti tarafından orantısız şiddet kullanılarak karşılık verilmesi, ülkede önce iç savaşa ardından uluslararası aktörlerin devreye girdiği küresel bir güç mücadelesine yol açmıştır. Doğal sürecinde zaten yeterince kaotik olan bölgeye bir de uluslararası aktörlerin dâhil olması, yüz binlerce can kaybına, milyonlarca insanın yerinden edilmesine yol açmış ve Suriye’de yaşanan mevcut sorunu daha da derinleştirmiştir.

İnsani, siyasi ve iktisadi her alanda kronikleşen krizlerin yaşandığı Suriye’de en büyük zararı görenler ise kadınlar ve çocuklar olmuştur. Ülkede bütün hukuk kuralları ile birlikte, insani değerlerin ayaklar altına alındığı bir ortamda, kadına yönelik ihlallerin, şiddetin ve tecavüzün bir savaş silahı haline dönüşmesi, toplumsal çöküşün boyutlarını daha da derinleştirmiştir. Savaşta aktif rol almadıkları halde öldürülen, sakatlanan, hapse atılan veya mülteci konumuna düşen milyonlarca kadının acıları, Suriye toplumunda onarılması zor yaralar açmıştır. Suriye’de kadınların ve çocukların ölümden kurtulmaları, onların onurlu ve barış içinde bir yaşam sürdürmeleri için yeterli olamamaktadır. Geçmişte yaşanmış acı örnekler ve halen tutsak olarak yaşamaya mahkûm edilmiş binlerce kadının durumu, ülkede hiç kimsenin güvende olmadığını en acı biçimde ortaya koymaktadır.

Elinizdeki rapor, Suriye hapishanelerinde haksız ve hukuksuz olarak tutulan binlerce kadının durumuna ve yaşadıklarına dair kamuoyunu bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır.

Metodoloji

Suriye’deki savaşın yol açtığı en olumsuz durumlardan biri, sahadan sağlıklı veri alınması konusunda yaşanan sıkıntılardır. Bu raporun hazırlanmasında temel veriler, farklı insan hakları kuruluşları tarafından yayımlanmış raporlar incelenerek derlenmiştir. Bunlar arasında aşağıda ismi geçen kurumların saha rapor ve gözlemleri önemli yer tutmaktadır:

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi (UN Human Rights Council)
Human Rights Watch
Amnesty International
Syrian Network for Human Rights (SNHR)
Syrian Observatory for Human Rights (SOHR)
İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (İNSAMER)
İnsan Hakları ve Adalet Hareketi (İHAK)
İHH İnsani Yardım Vakfı

Yazılı materyallerin yanı sıra Suriye zindanlarında tutulduktan sonra salıverilmiş kadınlarla yapılan mülakatlar da önemli veri kaynaklarından birini oluşturmaktadır. Birçok bilgi, onların beyanları esas alınarak oluşturulmuştur. Bu görüşmeler gönüllü ifade esasına dayanmaktadır. Yapılan bu saha çalışmasında gerçekleştirilen mülakatlarda rızası alınan kişilerin anlattıkları, ses kaydı alma ve video çekimi ile belgelenerek kayıt altına alınmıştır. Görüşme yapılan kişilerin isimleri, gerek kendi güvenlikleri gerekse Suriye’de yaşayan akrabalarının güvenlikleri nedeniyle değiştirilerek kullanılmıştır.

Mülakatlar, Suriye içinde ve Türkiye’de yaşayan eski tutsak kadınlarla yüz yüze görüşülerek gerçekleştirilmiştir. Kadınlara açık uçlu sorular sorulup alınan cevaplar ve vaka örnekleri psikoloji, siyaset bilimi, insan hakları alanında yapılan literatür taramaları ile birleştirilerek bu çalışmaya veri olarak eklenmiştir.

Suriye’de Mevcut Durum ve İnsani Bilanço

2011 yılında Ortadoğu’yu etkisi altına alan “Arap Baharı” süreciyle birlikte Suriye’de başlayan barışçıl gösteriler, uluslararası arenadan yapılan reform çağrılarına rağmen Beşşar Esed rejiminin şiddetin dozunu arttırmasıyla iç savaşa dönüşmüştür. Her birinin kendi önceliği ve gündemi bulunan kimi ülke ve grupların kısa sürede Suriye’deki çatışmalarda taraf olması, ülkedeki krizi derinleştirerek savaşın kronikleşmesine sebep olmuştur.

Suriye’de krizin başladığı günden itibaren sürekli değişen karmaşık ittifaklar olsa da bugün gelinen aşama itibarıyla Suriye sahasında üç ana bloktan bahsedilebilir: Birincisi, Esed rejimi ve onu destekleyen Rusya ile İran’ın oluşturduğu blok. Bu blok bugün ülkenin %60’ını kontrol etmektedir. İkincisi, DEAŞ’la mücadele adıyla 2014 yılından itibaren ABD öncülüğünde yürütülen ve bugün PKK’nın Suriye uzantısı PYD/YPG’nin başını çektiği blok. Bu blok da ülkenin yaklaşık %30’unu elinde tutmaktadır. Üçüncüsü ise Türkiye ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) çatısı altında bulunan muhalif grupların kontrolündeki bölgelerdir. Buralar da ülkenin yaklaşık %10’luk bir kesimini oluşturmaktadır.

Suriye’deki savaşın son bulması adına 2012 yılından bu yana Cenevre’de rejim ve muhalefet temsilcileri arasında gerçekleştirilen çok sayıda görüşmeye rağmen henüz kayda değer bir gelişme sağlanamamıştır. Benzer bir barış süreci de Türkiye, Rusya, İran ve muhalifler arasında Kazakistan’ın başkenti Astana’da başlatılmış ancak buradan da henüz kalıcı bir sonuç elde edilememiştir. Türkiye, Astana zirvelerinde Rusya ve İran ile ortak bir diplomatik süreç yürütse de Esed rejiminin geleceğine dair planlarda bu ikiliden ayrışmaktadır. Günümüz itibarıyla gelinen noktada; Türkiye, Rusya, Fransa ve Almanya’nın katılımıyla 27 Ekim 2018’de İstanbul’da gerçekleştirilen dörtlü zirve sonrasında yapılan çağrıyla 2019 yılında anayasayı yazacak komitenin toplanması beklenmektedir.

"Suriye’de yardıma ihtiyacı olan insan sayısı 13,1 milyondan, yardıma ihtiyacı olan çocuk sayısı da 5,3 milyondan fazladır."

Ülkenin sadece bugününü değil, geleceğini de çalan savaşın insani ve maddi bilançosunu sayısal verilerle ifade etmek gerekirse; savaşın başlangıcından bu yana Suriye’de 450.000’e yakın sivil öldürülmüştür.[1] 6 milyondan fazla Suriyeli ülke içinde yerlerinden edilirken 5 milyondan fazlası da güvenlik endişesi ile ülke dışına göç etmek durumunda kalmıştır. Muhtelif araştırmalardan elde edilen istatistikler, mülteci durumuna düşen Suriyelilerin %75’ini kadın ve çocukların oluşturduğunu göstermektedir. Haziran 2017 itibarıyla Birleşmiş Milletler’den (BM) elde edilen verilere göre, kuşatılmış alanlarda hâlâ 540.000 kişinin yaşadığı tahmin edilmektedir.[2] Öte yandan Suriye içerisinde hâlihazırda yardıma ihtiyacı olan insan sayısının 13,1 milyondan ve yardıma ihtiyacı olan çocuk sayısının da 5,3 milyondan fazla olduğu belirtilmektedir.[3]

Suriye’de vuku bulan can kayıplarının %85’inin doğrudan savaş nedeniyle, %15’ininse bölgedeki kriz durumundan ötürü açlık, hastalık vb. sebeplerle meydana geldiği ifade edilmektedir. Doğrudan savaş nedeniyle gerçekleşen %85’lik ölüm oranında hayatını kaybedenlerin %77’sinin savaş coğrafyasında ikamet eden siviller olduğu, %8’inin ise ülke içinde yerinden edilmiş kişiler olduğu belirlenmiştir. Savaşın yol açtığı açlık, hastalık ve yoksunluk gibi sebeplerden dolayı hayatını kaybedenlerin büyük bir bölümünün ise kadın ve çocuklar olduğunun altı çizilmiştir.[4]

Suriye’de İhlal Edilen Uluslararası Hukuk

Suriye’deki hak ihlalleri ile ilgili BM İnsan Hakları Soruşturma Komisyonu (UN Human Rights Council’s Commission of Inguiry) bugüne kadar çok sayıda rapor ve basın açıklaması yayımlamıştır.[5] Uluslararası Af Örgütü, Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu (FIDH) gibi birçok uluslararası kuruluş da sekiz yıllık savaş süresinde farklı raporlar hazırlamıştır. Bu raporlar ve Suriye’de mağdur edilmiş kişilerle yapılan birebir görüşmelerden edinilen bilgiler ışığında Suriye halkının, hem savaş sırasında hem de gözaltına alınanların tutukluluk süreçlerinde, uluslararası anlaşmalarla yasaklanmış fiillerin tamamına maruz kaldığı anlaşılmaktadır.[6]

Suriye iç savaşındaki ihlaller, Cenevre Sözleşmelerinin ortak 3. Maddesi ve 1977 2. Ek Protokolü’ne ve 1954 tarihli Lahey Sözleşmesi’ne[7] aykırılığı sebebiyle “savaş suçu” ve Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Roma Statüsü’nün 7. Maddesi’ne aykırılığı sebebiyle de “insanlığa karşı suçlar” kapsamına girmektedir.[8]

Uluslararası savaş hukuku genel olarak Cenevre Sözleşmeleri (1949) ve Ek Protokolleri (1977) ile Lahey Sözleşmeleri (1899 ve 1907) tarafından düzenlenmiştir. Bu anlaşmalar genel itibarıyla ülkeler arasında yaşanan ve bir anlamda uluslararası mahiyet taşıyan silahlı çatışmaları düzenlemektedir. “İç savaş”, “isyan” gibi farklı tanımlamaları bulunan ve uluslararası mahiyet taşımadığı düşünülen çatışmalarda sivillerin korunmasıyla ilgili düzenlemeler ise, dört ayrı Cenevre Sözleşmesinde ortak 3. Madde ile ele alınmıştır. İlaveten, 1977 tarihli 2 numaralı Ek Protokol de ilgili konuyu düzenlemektedir.[9]

Diğer taraftan, UCM’nin kurucu metni Roma Statüsü’nün 7. Maddesi’nde “İnsanlığa karşı suçlar, sivil bir nüfusa karşı yaygın ve sistematik bir saldırıyı kapsayan fiiller” olarak tanımlanmaktadır. Adam öldürme, tecavüz, sürgün edilme, toplu yok etme, işkence, kişilerin zorla kaybettirilmesi, uluslararası hukuk kurallarını ihlal ederek hapsetme ve yaşam koşullarını kasten kötüleştirme, insanlığa karşı suçlar kapsamına giren bazı fiillerdir.[10]

Bir ülke içerisinde gerçekleşen devlet ve devlet dışı aktörlerin dâhil olduğu silahlı çatışmalar, savaş hukuku kapsamında “Uluslararası nitelikte olmayan silahlı çatışmalar” (non-international armed conflicts) olarak ifade edilse de ilgili sözleşmelerde ayrıntılı açıklaması yapılmamaktadır. Suriye özelinde düşünüldüğünde ise, birçok aktörün bulunduğu bu çatışmada, kavramların farklı yorumlandığı su götürmez bir gerçektir. Dolayısıyla Suriye’de sekiz yıldır devam eden savaş, birçok ülke ve grubun müdahalesi ve geniş çaptaki etkisiyle değişik tanımlamalara açık olsa da bu çalışmada “iç savaş” tanımlaması kullanılmıştır.

Suriye’de 2011 yılından bu yana devam eden iç savaşta insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları kapsamına giren birçok ihlal; rejime bağlı askerler, istihbarat örgütü ve Şebbiha milisleri tarafından gerçekleştirilmektedir. DEAŞ ve PKK örgütlerinin Suriye’deki uzantıları başta olmak üzere, bölgede bulunan bazı terör örgütleri ve muhalif gruplar da uluslararası hukuka aykırı eylemlerde bulunmaktadır.[11]

Dünya kamuoyu Suriye’de gerçekleştirilen sayısız türdeki hak ihlallerine ilk günden itibaren tanıklık etmiştir. Siyasi ve ekonomik taleplerle barışçıl gösterilere katılan Suriye halkı, rejimin şiddet yoluyla gösterileri bastırmasına şahit olmuştur. Halkın, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 18 ve 19. maddelerinde[12] belirtilen düşünce ve düşündüğünü yayma özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilecek talepleri kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Rejim tarafından gerçekleştirilen adam öldürme,[13] keyfî tutuklama,[14] işkence ve zalimane davranış[15] fiilleri, gösterilere katılan insanların yaşama, özgürlük gibi temel haklarının açık ihlali olmuştur. Bu ihlallere ilişkin, Suriyeli insan hakları kuruluşları tarafından hazırlanmış onlarca rapor bulunmaktadır.[16]

Cenevre Sözleşmeleri ortak 3. Maddesi’ne göre, silahlarını bırakmış silahlı kuvvetler mensupları ve hastalık, yaralanma, tutuklanma gibi sebeplerle savaş dışı kalan kişiler dâhil olmak üzere çatışmalarda aktif rol almayanlar ırk, din ve inanç, cinsiyet gibi herhangi bir kritere bakılmaksızın bütün koşullarda insani muamele görmelidir. Bahsi geçen kişilerin hayatına, vücut bütünlüğüne tecavüz, sakatlama, her nevi işkence ve eziyet, rehin alma, küçük düşürücü ve onur kırıcı davranış, medeni milletlerce vazgeçilmez kabul edilen adil güvenceleri sağlayan bir mahkeme olmaksızın verilen kararlar ve bunların uygulanması kesinlikle yasaktır.

Öte yandan Suriye’de rejim güçleri tarafından alıkonulmuş ve daha sonra serbest kalmış kişiler, türlü hak ihlallerine maruz kaldıklarını detaylı olarak anlatmıştır. Dolayısıyla şahitlerin işaret ettiği adresler ve buralarda maruz bırakıldıkları uygulamalar, hukuki anlamda rejim ve aleyhinde açılacak davalarda önemli delil olacak unsurlardır. Gözaltına alınmış birçok kişiden bir daha haber alınamaması ise bir diğer önemli sorundur. Rejim, kayıplarla ilgili bilgi paylaşımı yapmazken yakınlarından haber alamayan kişilerin araştırma yapması da rejimin tehditleriyle engellenmektedir.

Suriye’deki en önemli ihlallerden birini ortadan kaybetme veya adam kaçırma oluşturmaktadır. Uluslararası kuruluşların rakamlarına göre, Suriye’de 95.056 kişi kayıp olarak görünmektedir.[17] BM’nin “Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşmesi”ne göre hiç kimsenin zorla kaybetmeye maruz bırakılamayacağı belirtilmektedir.[18]

Ocak 2014’te, Suriye’de 13 yıl boyunca olay yeri uzmanı olarak adli suç vakalarının fotoğraflarını çekmiş “Sezar” kod adlı askerî polisin 11.000 kişiye ait 55.000 fotoğrafı muhaliflere vermesi, “zorla kaybedilen” kişilerin akıbetiyle ilgili en çarpıcı delillerden biri olmuştur. Uzmanlar tarafından yapılan incelemeler neticesinde tamamının gerçek olduğu ortaya çıkan fotoğraflarda, aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 11.000 kişinin sistematik işkence, aç bırakma gibi yöntemlerle öldürüldükleri görülmektedir.[19]

Suriye rejiminin kendi halkına yönelik kullandığı silah ve bombalar da savaş suçu kapsamına giren en önemli ihlallerdendir. İçlerinde el bombası büyüklüğünde başka patlayıcılar da bulunduğu için etkisi geniş bir bölgede hissedilen misket bombaları 2012 yılından bu yana Suriye’de kullanılmaktadır. Suriye ve Rusya tarafından imzalanmamış olsa da 2008 yılında Oslo’da 90’ın üzerinde ülke tarafından “Misket Bombası Yasağı Sözleşmesi” (The Convention on Cluster Munitions) imzalanmıştır.

Petrol varillerinin ve yemek kazanlarının içine 1.000 kilograma kadar cam parçaları, çiviler ve patlayıcılar doldurularak elde edilen varil bombaları, rejim tarafından sivil halkın yoğunluklu olarak bulunduğu okul, hastane, pazar yeri gibi yerlere atılmıştır. Suriye İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün raporlarında, 2012-2015 yılları arasında rejimin 5.150 varil bombasıyla 12.179 kişiyi öldürdüğü ve ölenlerin %96’sını sivillerin oluşturduğu bildirilmiştir.[20]

"2012-2015 yılları arasında rejim, 5.150 varil bombasıyla 12.179 kişiyi öldürmüştür. Ölenlerin %96’sını siviller oluşturmaktadır."

Hızlı ve etkili ölümcül silahlar olan kimyasal silahlar, uluslararası hukukta şiddetle yasaklanmıştır. Esed rejimi 2012 yılında elinde kimyasal ve biyolojik silah bulunduğunu, fakat dış müdahale olmadığı sürece bu silahları asla kullanmayacağını açıklamıştır. Zira Suriye, 1928 yılında yürürlüğe giren “Boğucu, Zehirleyici ve Benzer Gazların ve Bakteriyolojik Araçların Savaşta Kullanımının Yasaklanmasına İlişkin Cenevre Protokolü”ne taraftır ve bu silahları kullanması yasaktır. Ayrıca Suriye rejimi, 1992 tarihli “Kimyasal Silahların Geliştirilmesinin, Üretiminin, Stoklanmasının ve Kullanımının Yasaklanması ve Bunların İmhası ile İlgili Sözleşme”yi de 14 Eylül 2013’te imzalamıştır.[21]

2013 yılında Saraqib’e düzenlenen saldırı sonrasında yapılan otopsilerde, ölenlerin kanında BM’nin yasaklı silahlar listesinde bulunan ve bir kimyasal silah çeşidi olan sarin gazı tespit edilmiştir. BM’nin yaptığı gözlemler sonucunda BM Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) sunulan raporda, kimyasal silah kullanıldığı doğrulanmış ve saldırıdan “büyük ihtimalle” Baas Partisi’nin sorumlu olduğu açıklanmıştır.[22]

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 7, 10 ve 11. maddelerine göre herkes yasa önünde eşittir ve kişiye bir suç isnat edilirken tarafsız ve bağımsız mahkemelerde kişinin kendisini savunmasına imkân tanıyan açık bir yargılama yapılmalıdır. Suriye’de yargı mekanizması yapısal problemler yaşamakla birlikte, Hafız Esed döneminden bu yana “devletin güvenliğini tehdit” ettiği gerekçesiyle sivillerin askerî mahkemelerde yargılanması uygulaması sürmektedir. Bu mahkemelerde yargılanan kişiler “109 No.lu Kanun Hükmünde Kararname” uyarınca temel birçok haktan faydalanamamaktadır. Avukat tutma hakkı, gözaltında olan kişinin ailesi ve avukatıyla görüşme hakkı, gözaltına alındıktan sonraki 24 saat içinde sorgunun başlatılması zorunluluğu, mahrum bırakılan hakların birkaçıdır. Yargılamalar gizlilikle yürütüldüğü için yargılanan kişilerin akıbetiyle ilgili bilgi ancak mahkeme kararı açıklandığında alınabilmekte bazen de kişinin yakınları hiçbir bilgi alamamaktadır.[23]

Suriye’de Kadınlara Yönelik İhlaller

Uluslararası hukukta sivillerin korunmasına yönelik kanunlara rağmen dünyanın farklı yerlerinde gerçekleşen silahlı çatışmalarda bilhassa kadınlar türlü hak ihlallerine uğramaktadır. 1992-1995 yılları arasında binlerce Bosnalı kadın hapsedilmiş, fiziki ve psikolojik işkenceye maruz bırakılmış ve Sırp askerlerinin tecavüzüne uğramıştır.[24] İsrail, son 50 yılda 10.000’den fazla Filistinli kadını hapishanelerde tutsak etmiştir; 2019 yılı itibarıyla 52 kadın hâlâ İsrail hapishanelerinde tutulmaktadır.[25] Mısır’da 2.100,[26] Irak’ta -DAEŞ üyelerinin eşleri oldukları gerekçesiyle- 1.400’den fazla kadın[27] halen hapishanededir. Çin yönetimi eğitim kampları adını verdiği yerlerde en az 2.500 Uygur kadını zorla tutmaktadır.

Kişilerin kimliğini aşağılamayı hedeflemesi itibarıyla bir çeşit savaş silahı olarak kullanılan fiziki, psikolojik ve özellikle cinsel şiddetin örnekleri Suriye’de de yaygın biçimde uygulanmaktadır. Rejime bağlı güçler tarafından gerçekleştirilen baskınlarda ve daha yoğunluklu olarak hapishanelerde, her türlü ihlal örneğine rastlanmaktadır.

Uluslararası hukukta hem insanlığa karşı suç hem de savaş suçu kapsamına giren cinsel şiddet eylemleriyle ilgili olarak BMGK’nın 2000 yılında aldığı 1325 sayılı kararda, çatışmalar esnasında kadınların korunmasına yönelik çağrıda bulunulmuş ve çatışma çözümlerinde kadınların aktif rol alması gerektiği vurgulanmıştır.[28] Takip eden yıllarda BMGK tarafından alınan 1820, 1889, 1960, 2106 ve 2122 sayılı kararlar da kadınların korunması ve cinsel şiddetin önlenmesi konularını ele almaktadır.[29]

Suriye’de kadınların gözaltına alınması ve tutsak edilmesi hususundaki gerekçeler tamamen hukuk dışı sebeplere dayanmaktadır. Ülkedeki tutsak kadınlardan bir bölümü toplanma ve gösteri hakkı hiçe sayılarak herhangi bir zamanda barışçıl gösterilere katılmış oldukları gerekçesiyle gözaltındadır. Diğer bir grup kadın ise aile üyelerinden muhalifler tarafında olan veya rejim karşıtı grupları desteklediğinden şüphe edilen birine baskı oluşturmak amacıyla gözaltına alınmıştır. Üçüncü bir grup kadın ise, sağlık görevlilerinden oluşmaktadır. Bunlar da muhaliflere bir şekilde tıbbi destekte bulunmakla suçlanan kadın sağlık görevlileridir.

Kadınların tutuklanmalarına gerekçe olarak gösterilen ilk sebep, gösteri hakkını düzenleyen evrensel hukuk teamüllerine ve bizzat Suriye’deki cari yasalara dahi aykırıdır. Bir yakını muhaliflerin tarafında olduğu gerekçesiyle gözaltına alınan kadınların durumu ise ne uluslararası herhangi bir hukuk kuralıyla ne de Suriye’de geçerli yasalardaki “suçun şahsiliği” prensibi ile bağdaşmaktadır. Sağlık personeline yönelik tutuklamalar ise, “iç savaş durumunda tıbbi personelin durumunu düzenleyen” Cenevre Sözleşmesi’nin 1977 yılındaki Protokolü’nün 9, 10 ve 11. maddelerine aykırıdır. 9. Madde tıbbi personelin korunması gerekliliğine değinirken, 10. Madde savaş esnasında tıbbi müdahaleden kim faydalanmış olursa olsun tıbbi etiğe uyulduğu sürece görevlinin cezalandırılamayacağını ifade etmektedir.

Ezcümle, yukarıda yer verilen uluslararası hukuk kurallarının neredeyse tamamı, daha önce nasıl ki Bosna’da, Irak’ta, Filistin’de, Doğu Türkistan’da ihlal edildi ise bugün de Suriye’de göz göre göre ihlal edilmektedir. Bilhassa kadınlar, ülkedeki muhalif sesleri susturabilmek adına Suriye rejiminin bir numaralı hedefi haline gelmiştir. Kadına yönelik tutsaklık, şiddet ve tecavüz, bir savaş silahına dönüşmüştür. Gerek sahada yapılan çalışmalar gerekse eski mahkûm kadınlarla gerçekleştirilen görüşmeler, Suriye’de on binlerce kadının rejim güçleri ile bölgedeki rejim taraftarı aktörler tarafından muhtelif şekillerde mağdur edildiklerini ortaya koymaktadır.

"2017 yılında Suriye’de katledilen 10.204 sivilin 1.536’sını savaşla hiçbir ilgisi olmayan kadınlar oluşturmuştur."

Örneğin, Suriye’de Mart 2011 ile Kasım 2016 tarihleri arasındaki beş yıllık sürede öldürülen sivil kadın sayısı 22.823’tür. Hayatını kaybeden bu kadınların 12.164’ünü 18 yaş üstü yetişkinler oluştururken, geri kalan 10.659’unu kız çocukları oluşturmuştur.[30] 2015 yılında yapılan araştırmalara göre hayatını kaybeden 21.179 kişiden 2.615’i kadındır. Suriye rejimi bu ölümlerin 1.957’si kadın olmak üzere toplam 15.748’inden sorumludur. Hayatını kaybeden bu insanların 1.546’sının işkence sonucu yaşamını yitirdiği bilinmektedir.[31] 2016 senesinde yapılan bir çalışmaya göre ise, Suriye rejimi ve bölgedeki diğer aktörler tarafından öldürülen 16.913 kişinin 2.562’sini kadınlar oluşturmaktadır. Suriye rejimi bu katliamların 1.237’si kadın olmak üzere 8.736’sından, Rusya 684’ü kadın olmak üzere 3.967’sinden sorumludur.[32] 2017 yılında Suriye’de katledilen 10.204 sivilin 1.536’sını savaşla hiçbir ilgisi olmayan kadınlar oluşturmuştur. Hayatını kaybeden bu kişilerin 4.148’i (591’i kadın) Suriye rejimi, 1.436’sı (284’ü kadın) Rusya tarafından öldürülmüştür. Aynı sene aralık ayında ise katledilen sivil sayısı 569’dur. Bunların 34’ü kadın olmak üzere 285’i Suriye rejimi tarafından öldürülmüştür. 2017 senesinde hayatını kaybeden 211 kişinin ölümüne ise maruz kaldıkları işkencelerin neden olduğu bildirilmektedir.[33]

Dünya Kadınlar Günü’ne özel olarak hazırlanan bir rapor, savaşın ilk altı yılında öldürülen 23.502 kadının %91’inin ölümünden Suriye rejiminin ve müttefiklerinin sorumlu olduğunu ifade etmektedir. Bu kadınların %65’inin Suriye’de gerçekleştirilen bombardımanlar neticesinde hayatını kaybettiği belirtilmektedir.[34]

Suriye’de devam eden savaşın bilançosu her geçen gün katlanarak artmaktadır. Sadece 2018 yılında 976 kişinin uğradığı işkence sebebiyle hayatını yitirmesi, bu hususa ilişkin çarpıcı bir örnektir.[35] Yine aynı yıl bombardıman ve çatışmalara dayalı olarak hayatını kaybeden kadın sayısının 1.361 olduğu bildirilmektedir.[36] 2018 senesinde yapılan bir diğer araştırmada Suriye’deki çatışan gruplar tarafından öldürülen 111.330 kişiden 13.084’ünün kadınlardan oluştuğu kaydedilmiştir.[37]

Suriye’deki mevcut hak ihlalleri bunlarla sınırlı değildir. Mart 2011’de hükümet karşıtı protestoların patlak vermesinden hemen sonra, Suriye rejimi, toplu tutuklamalar gerçekleştirmeye başlamıştır. Yapılan araştırmalara göre 2011 yılından bu yana tutuklanan insan sayısı yaklaşık olarak 117.000’dir.[38] Bunların en az onda birinin, yani 11.000’i aşkın kişinin, kadın tutsak olduğu tahmin edilmektedir.[39]

2011’den bu yana vuku bulan tutuklamalarda, birçok kişi gözaltındayken hayatını kaybetmiştir. Örneğin sadece 2012 yılında, tutuklu 865 kişinin gördükleri şiddet sebebiyle yaşamını yitirdiği kaydedilmektedir.[40] 2013 senesindeyse bu rakam 490’dır.[41] 2014 senesinde gözaltında olduğu sırada hayatını kaybeden insan sayısında dramatik bir artış yaşanmıştır. Söz konusu yılda bu oran %360’tan fazla artmış ve 2.197 kişi gözaltında iken ölmüştür.[42] Uluslararası Af Örgütü’ne göre Şam yakınlarındaki Saydnaya Hapishanesi’nde bulunan tutukluların 13.000’i asılarak infaz edilmiştir.[43] SOHR’den elde edilen verilere göre de Saydnaya’da 30.000 kişi hayatını kaybetmiştir. Yine aynı araştırma, Mart 2011’den bu yana Suriye’de rejim tarafından tutuklanan kişilerin 100.000’den fazlasının işkence altında hayatını yitirdiğini ifade etmektedir.[44] Rakamlarda kadınların infazı konusunda ayrıca bir bilgi olmadığından, kadın tutsakların ölüm oranı bilinmemektedir.

Devamı >>>