Efronya, Mariam, Hasmik ve çocuk Hayk. Der Zor yollarına sürülmüş dört Osmanlı Ermenisi. Açlıkla, yorgunlukla, bitmeyen yollarla, yağmurla, çamurla, yakıcı güneşle, tipiyle, ölümle ve ölümle de sonlanmayıp bedeninin yol kenarına bırakılmasıyla sınanan üç kadın ve bir çocuk. Bir parça toprağı, bir kağıt parçasında kaydı bile olmayan soykırım kurbanları. Ahmet Altan, “O Yıl”da birkaçına odaklanıyor ama biliyoruz ki, daha fazlası, çok daha fazlası tarihin dehşet sayfalarında karanlık bir heyula ve kızıl bir bıçak yarası gibi duruyor.
İlk bölümde soykırımla bitirmiştik, şimdi kitapla başlayalım. Baş karakterleriniz, Efronya ve Ragıp. Ragıp Bey’de dedenizin hikayesinden bir parça var. Bir de Efronya çok da Ermeni ismi değil gibi.
Efronya aslında bir Rum ismi, fakat şehirli Ermeniler bu ismi kullanıyor. Ve çok da güzel bir isim bence. Ragıp’a gelince. Benim dedem Çanakkale Savaşı'nda Mustafa Kemal'in olduğu cephede topçu komutanıydı. Almanya'da ihtisas yapmış, çok iyi bir topçu. İsmet Paşa'nın da hocasıydı. Ve büyük bir ihtimalle ciddi bir Kemalist. Balkan Savaşları'ndan çıkıyor, Çanakkale Savaşı'na katılıyor, sonra Kurtuluş Savaşı'na katılıyor. Topçu birliğinin komutanı olarak da Büyük Taarruz'a. Dedemin makamını, Ragıp için ödünç aldım. O cephenin komutanı olan Esat Paşa, dedem Yarbay Hasan Bey’i anılarında çok övüyor. “Hasan'a bir hedef söylediğinde mutlaka vurur” diyor. Ve askerliği de seviyor. Ragıp’ta onu görüyoruz.
“Askerliği sevmek” derken?
Düşmanını öldürüyor ama iyi dövüşüyorsa düşmanına saygı da duyuyor. Öldürmek onun mesleği, o bir asker. Onun için yetiştirilmiş ama “eşit şartlarda öldürürüm” diyor. “Ona da beni öldürme hakkını veririm”. İyi askerler saygı duyarlar birbirlerine. Çanakkale'de herkes çok cesur savaşıyor. Türk, Kürt, Ermeni Osmanlı askerleri, karşı tarafta İngilizler, Anzaklar, Fransızlar. Çok büyük komuta hatalarının olduğu bir savaş. Ve bedelini tabii ki askerler ödüyor.
Evet ciddi kayıplar var. Kitapta askerlerin ateşkes ilan edilince savaş meydanında bir araya gelmesi var. Dedenizden mi bu hikaye?
Çanakkale tarihi anlatılırken, 19 Mayıs günü hızlı geçilir. Bir günde 8 bin kişi kaybettiler, 6,500’ü öldü, bir kısmı yaralandı. O hikayeyi ben profesör Ayhan Aktar’ın yazısından “bayağı iyi” aldım. Gerçek bir sahne o. Askerler ateşkeste, arkadaşlarının ölülerini toplarken, birbirleriyle işaret diliyle konuşmaya başlıyorlar. Anzaklar Osmanlı askerine çikolata veriyor, Osmanlı askeri hiçbir şey bulamayınca düğmelerini kopartıp uzatıyor. Subaylar askerleri zor ayırıyor. Dünyanın hiçbir yerinde ne Fransız köylüsü, ne Türk köylüsü ne İngiliz köylüsü, dur gidip Alman öldüreyim der. Birileri buna karar veriyor, zaten esas meselemiz bu. Dünya tarihi hemen hemen hiç değişmiyor. İnsanlar sürekli birbirlerini öldürüyor.
Sizce sebep ne, öldürmeden olmuyor mu?
Devleti ele geçiren birileri, öyle gerektiğini, vatanın çıkarları için gidip başkalarını öldürmek gerektiğini söylüyor. Ve bunun gerekli olup olmadığını tartışabilecek bir güç, genellikle bulunmuyor. İnsanlarda bütün tarih boyunca gördüğümüz bir vahşet ve şiddet düşkünlüğü var. Moğollar dünya nüfusunun yaklaşık onda birini yok etti. Napolyon Rusya'ya girdi, Roma İmparatorluğu bütün dünyayı ele geçirmeye çalıştı, İskender dünyadaki tek lider olmak istedi. Hiçbir mantığı yok bunların. Ama görünürde.
Görünmeyen nedir?

İnsanoğlu garip bir şekilde gelişimini savaşlara borçlu. Bütün teknolojiyi savaş nedeniyle buluyor. Yenmek arzusu galiba diğer arzulardan daha kuvvetli toplumlar için. Bütün zekalarını, yaratıcılıklarını yenmek için harcıyorlar. Kitapta da söylüyorum: Savaş olmasaydı barut bugün hala havai fişek olarak kullanılırdı. Birbirlerini yenmek için teknolojiye abandılar ve bugün cep telefonuna bu sayede sahipsin. Burada sadece yöneticileri suçlayamazsın. İnsanlar da en vahşileri seçiyor lider olarak. İnsan biraz aceleye gelmiş yaratık. Çok fazla çelişik duygu insanın içine tıkıştırılmış. Bu duygular tek başlarına muhteşem. Yani merhamet var, vicdan var, sevgi var. Ama şiddet var, yenme isteği var, hak etmeden almak isteği de var, vahşet de var. Hepsi yan yana. İnsana bir bütün olarak baktığımızda vahşet duygusu galiba en kuvvetli duygu. Sürekli birbirlerini öldürüyorlar. M.Ö. 100 ile M.S. 2025’teki 80 yıl birbirine benziyor. Teknoloji değişti ama vahşet, düşmanlık, öldürme isteği değişmedi. Hep aynı vahşi 80 yılda yaşıyoruz. Zeka olarak, akıl olarak ilerleyebiliyoruz ama duygu hiç değişmiyor. Yöneticiler, bedava asker bulmak için bir neden uydurmak gerektiğini biliyorlar. Vatanın için diyorlar. Esas soruyu kimse sormuyor.

