Tarih: 27.11.2021 16:46

SOSYAL EŞİTSİZLİK AYDINLANMA VE DİN -2

Facebook Twitter Linked-in

Aydınlanma- Kapitalizm ve Sosyal Eşitsizlikle İlişkisi

Küresel Sosyal Eşitsizliğin Dünyanın Yeni Normali Haline Gelmesinde Aydınlanmacı Hegemonyanın ve Dinlerin Etkisine Dair Bir Ön Değerlendirme

Bölüm

1-Aydınlanma- Kapitalizm ve Sosyal Eşitsizlikle İlişkisi

Sosyal Eşitsizliğin Çocuğu Aydınlanma Sosyal Eşitsizliği Derinleştirerek Küreselleştirdi.

Aydınlanmanın Tanrı, insan ve doğa/evren tasavvuru ve bu tasavvurun bir yansıması olarak bilimsel bilgi ve teknolojik gelişmeler, askeri, siyasi ve ekonomik hegemonyayı daha da güçlü ve engellenemez hale getirdi. Ayak bastığı her yerde “ekini/kültürü ve nesli yok ederek” o coğrafyayı çöle çeviren bu azgın güç, sosyal eşitsizlikleri alabildiğine genişletti. Yeni kast sistemleri oluşturarak kişiler ve topluluklar arasındaki farkları derinleştirdi, toplumsal barışı ve toplumsal geçişkenliği yok etti, topluluklar arasına aşılması imkânsız maddi ve fikri bariyerler yerleştirdi. Aydınlanmacı hegemonyanın önlenemez yükselişi ve yeryüzünün her bölgesini işgal ve talanı sosyal eşitsizlikleri de küresel hale getirdi ve çekip gittiğinde yerleştirdiği fikri ve siyasi virüs/ vesayet nedeniyle bölge toplulukları bir daha kendilerine gelemediler. Yaşanan acılara her gün yenilerinin eklenmesi ile bu tablo aynı şekilde devam ediyor.

Batıdaki dini despotizm ve siyasi kaosun ortaya çıkardığı açlık, yoksulluk, zulüm ve topluluklar arası sosyal farklılıklar, Aydınlanma düşüncesini doğurdu ve ona beşik görevi gördü. İki yüz yıllık bir mücadelenin ardından Batı Aydınlanma düşüncesi ile kendisini her yönü ile yeniden yarattı. Bir ölçüde ve bir süreliğine bölgedeki kaos ve sosyal eşitsizlikler sona erdi, ancak onlar genlerindeki ve zihinlerindeki eşitsizlik fikri ile sosyal eşitsizliği küresel hale getirdiler. Çünkü hem bir bütün olarak Avrupa coğrafyasının din algısı, varlık ve insan tasavvuru dışlayıcı, ötekileştirici ve kastçı bir özellik arz ettiği için hem de yüzyıllardır uygulamalar bu yönde olduğu için bu anlayış toplumun geneli tarafından içselleştirilmiş durumdaydı. Dolayısıyla Aydınlanma düşüncesi, dini despotizmin ana sebebi olduğu sosyal eşitsizliklerin ve güvenlik kaygılarının egemen olduğu bir vasatta doğdu, siyasi kaos, can güvenliği endişesi ve despotizm ile yüzleşerek ve uzun bir süreçte kendini var etti ama o, kendisini var eden sosyal eşitsizliği kısa sürede küresel “normal” haline getirdi.

Artık Aydınlanmacı düşüncenin bir yansıması olarak küresel köye dönen dünyada sosyal eşitsizlik, küreselleşen dünyanın “yeni normali” oldu. Ezilen kesimlerin çığlıkları Aydınlanmış insanın duyarsızlık zırhıyla kaplanmış yüreğinden içeri giremedi. Dolayısıyla hiçbir fikir, ideoloji ve devlet/ iktidar bu “yeni normal”i değiştirmeye veya ortadan kaldırmaya yönelik bir eylem ortaya koymadığı gibi bir fikir de üret(e)medi. Bu üretememe/kısırlık hali derinleşerek devam etmektedir. Ancak Aydınlanmanın farklı yansımaları olan günümüzün bütün düşünce biçimleri bu yeni normal üzerinden yeni bir dünya kurmaya çalışmaktadırlar; merkezinde adaletin olmadığı, sosyal eşitsizlikler ve ötekileştirme üzerine inşa edilen bir dünya.

Sosyal Eşitsizliğin, Sosyal, Siyasal, Ekonomik ve Kültürel Kodları

Sosyal eşitsizlik, sadece sosyal, siyasal ve ekonomik bir ayrışma değil, bunlar bir sonuç. Asıl neden Aydınlanmacı zihniyetin/ düşüncenin kültürel/dini ve siyasi anlayışlarında/kodlarında gizlidir. Zihinsel dönüşüm olmadan değişim/asimilasyon olamayacağı gibi kültürel asimilasyon olmadan zihinsel dönüşüm mümkün olmaz. Değişim ve asimilasyonun kalıcı hale gelmesi ancak kültürel aidiyetle mümkün olabilmektedir.

Aydınlanmanın dünya halkları üzerindeki olumsuz etkilerini anlayabilmek için sadece sınıfsal farklılıklara/ eşitsizliklere yoğunlaşmak yeterli değildir; ekonomik, siyasal ve kültürel alanları da mercek altına almak gerekir. Ekonomik farklılığın, sınıfsal farklılığın temelini oluşturduğu herkesin malumudur. Sadece işçi ve işveren (Aslında bu isimlendirme bile Aydınlanma düşüncesinin ve uygulamalarının ürettiği modern kavramlardır ve her yönü ile sorunludur. Bunun yerine daha az ayrıştırıcı, sorunlu ve kadim bir durumu ifade eden; “mülk sahibi, çalışan, usta, kalfa, çırak gibi tanımlamalar kullanılabilir.) ayrımından söz etmiyoruz. Mülke el konulmasından (yer altı, yer üstü, su ve hava dâhil), koca bir yeryüzünün tapusunun bir iki devletin gözetiminde ve koruyuculuğunda birkaç yüz/ bin şirketin üzerine geçirilmesinden ve bunun sonucunda tüm yeryüzü sakinlerinin bu şirketlerin ve koruyucu devletlerin boğaz tokluğuna çalışan işçileri haline getirilmesinden, yani toplumun neredeyse yüzde doksanının bu hegemon yapıların zorunlu veya gönüllü bağımlılarına dönüştürülmesinden söz ediyoruz. Bir başka deyişle insanlığın/ yeryüzü sakinlerinin kahır ekseriyetinin sözünü ettiğimiz şirketlerin “işçileri/ çalışanı” haline getirilerek tek tipleştirilmesinden ve bu tek tipleştirme altında binlerce alt tek tipleştirmelere maruz bırakılmasından bahsediyoruz.

Mülkü ele geçirenleri saymazsak, yeryüzü sakinlerinin neredeyse tamamı tek bir sınıf (çalışanlar sınıfı) haline gelmiş/getirilmiş durumdadır. Bu durum göreceli de olsa bir eşitliğin (herkesin çalışan olma eşitliği) sağlandığı şeklinde okunabilir. Ancak gerçekle yüzleşilince, fotoğrafa daha yakından bakılınca olan şeyin eşitlik değil açık bir yoksunluk, hakkaniyetsizlik ve adaletsizlik olduğu görülür. Çünkü bu çalışanlar sınıfının kendi içinde sınırsız sayıda alt ayrışmaya, yoksunluğa, adaletsizliğe tabi tutulduğu, ayrıca her bir kişi ve grubun bir diğerinin rakibi/ hasmı konumuna getirilmiştir. Çünkü mülk sahibinin bağımlısı haline gelen ve onu gerçek bir velinimet olarak gören bu sınırsız sayıdaki alt eşitsizliklere maruz bırakılmış her bir çalışan (kişi ve grup), en yakınındakini, ekmeğinin, emeğinin hırsızı/ düşmanı olarak görmekte, birbirini kollamaktan, birbirinin kuyusunu kazmaktan asıl hırsızı/ mülk sahibini ya görememekte/ gösterilmemekte ya da görse/ gösterilse bile onu velinimeti bildiği, öyle belletildiği için hasım bildiğine karşı onu sığınak ve hakem olarak görmektedir. Bu durum sadece mülk sahibinin iradesi nedeniyle böyle değildir; Aydınlanmacı düşünce/hegemonya zaten bunu öngörmekte ve dayatmaktadır.

“Yeni dünya”nın, “yeni normali” haline getirilmiş bu kastçı düzen insanlığa gerçekten yeni ama zifiri karanlık bir dünya sunmaktadır. Bilinçli veya bilinçsiz Aydınlanma bağımlısı haline gelmiş veya getirilmiş bu “diğerlerin”/ kalabalıkların her bir ferdi kendisine “bahşedilen” ve dışına çıkması imkânsız küçücük bir çöl parçası olan dünyasında bile –ki o bunu bir vaha ve gerçek bir dünya sanmaktadır- bir huzur, uyum ve tesanütten yoksundur. Bu kastçı sistemin neredeyse her bir ferdi, birlikte yaşadığı komşularını/ortaklarını, rakibi/ hasmı hatta düşmanı olarak gördüğü için, kendisine bahşedilen küçücük dünya, gardiyanın da mahkûmunun da kendisi olduğu bir zindana dönüşmüş durumdadır. Aslında o, gardiyanı ve mahkûmu olduğu bu zindanın gündelikçisi olduğunun farkındadır ve kaldığı her gün için mülk sahibine/ zindanın sahibine haracını ödemeyi de ihmal etmemektedir. O bu haracı hiç aksatmadan ve herhangi bir itiraz kaydı da düşmeden, yüz yıllardır uslu uslu ödeyegelmekte, bağlılığını onun kültürünü, fikriyatını kuşanarak/ taklit ederek göstermektedir.

Gerçi bölüp parçalara ayırarak ve her bir parçayı diğerine düşman kılarak yönetmek güç ve mülk merkezli iktidarların doğasında vardır ve kadim zamanlardan beri bu iş böyledir. Yeni olan, olagelen şeyin küresel ölçekte ve tek tipçi bir anlayışla gerçekleşiyor olmasıdır. Görünüşte bu yönetme, hükmetme, el koyma, bölüp parçalama işi pek çok farklı iktidar/ hükümet/ devlet tarafından yapılıyor gibidir; görüntü bu yöndedir. Ancak onlar egemen Aydınlanmacı düşüncenin/ kültürün sadece uygulayıcısı konumundadırlar; hatta bu devletleri/iktidarları egemen Aydınlanmacı küresel hegemonyanın taşeronları olarak görmek gerekir. Çünkü bunca yaşanan tecrübeden sonra, Aydınlanmacı hegemonyanın kurduğu küresel iktidarın, kendilerinin kontrolünde, (örneğin bugün için BM’nin beş daimi üyesinin gözetiminde) kendi adlarına yerel taşeronlar tarafından yürütülmesinin/ uygulanmasının maliyetinin daha düşük ve daha zahmetsiz olduğu görülmüştür.

Aydınlanmacı düşünce ve bu çerçevedeki uygulamalar küresel emir ve dini bir inanç ve ritüel konumundadır ve asla tartışılamaz; iktidarlara düşen bu düşünceyi yaymak, derinleştirmek ve uygulamaktır. Hiçbir devletin bunları tartışma ve eleştirme lüksü yoktur; belki bir iki küresel taşeron için (ABD, Rusya, Çin gibi) cila türünden bazı inisiyatifler alabildiklerini, güncellemeler yaptıklarını söylemek mümkün olsa da yerel taşeronların herhangi bir inisiyatiflerinin olmadığının/ olamayacağının altını çizmek gerekir. Çünkü buradaki en önemli kriter, Aydınlanmacı fikriyat ve onun ortaya çıkardığı kültürdür; tanrı, insan ve evren tasavvurudur; bunun da temeli, bilimsel bilginin sorgulanamayacağı ilkesidir. Aydınlanmacı kültür, kişinin kişisel tercihlerinden, aile ve toplumsal tercihlerine, beğenilerine, kılık kıyafetten, yeme içmeye, her türlü tat ve zevke kadar her alanı işaretlemiştir ve her şey kontrol altındadır; bu tercihlerin dışına çıkmak kabili mümkün olmayan bir şeydir; zaten süreçte uyum sağlayamayanlar yok olup gitmiştir. Ancak bu tercihleri, ihtiyaçlara göre minimalize etmek, genişletmek, duraklatmak, çeşitlendirmek, bölgelere göre uyarlamak, güncel deyim ile güncellemek izin dâhilinde mümkündür.

İşte bu denli katı küresel tektipçiliğe rağmen sosyal eşitsizlik küresel ölçekte nasıl mümkün olmaktadır. Üzerinde durulması gereken önemli konulardan biri de budur; bu durum çağımızın hem yaman bir çelişkisi hem de çok yüzlülüğünün temel bir göstergesidir, hatta onun alametifarikasıdır. Bu tektipçiliğin kendi içinde iç içe girmiş pek çok kast sistemine sahip olduğunun da bir işaretidir.

Sosyal eşitsizliğin en görünür olduğu, aynı zamanda bireyi/ aileyi en fazla etkileyen alan eğitim ve kültür alanıdır. Aydınlanmacı küresel hegemonya, egemenliğinin ilk yıllarında, “yerel eğitim sistemleri ve kültürel farklılıklar, sosyal eşitsizliğe neden oluyor, eğitim ve aydınlanma hakkından her birey eşit yararlanamıyor” diye eğitim ve kültürü tektipleştirdi ve küresel hale getirdi. Bütün farklılıkları en acımasız ama sofistike yöntemlerle yok ederek inşa ettiği bu tektipçi eğitim ve kültür, sömürge süreçlerinde küresel hale getirdiği sosyal eşitsizliğin kalıcı olmasını ve “yeni normal” haline gelmesini sağladı.

İşte asıl eşitsizlik, üstelik küresel çapta bu alanlarda yaşanmaya başlandı. Çünkü klasik öğrenme biçiminin devre dışı bırakılması ve tüm farklılıkların lağvedilmesinden sonra Aydınlanmcı düşüncenin amaç ve hedeflerine ulaşması için merkezi bir konuma sahip olan eğitim ve kültür alanı için yeni ilke, kural, yöntem ve prensipler belirlediler ve doğrudan ve dolaylı bir şekilde insanlığı bir bütün olarak bu ilke ve kurallara uymak zorunda bıraktılar. Eğitim kültür sayesinde hayatı bir bütün olarak yeniden dizayn ettiler ve kurdukları bu yeni düzen sayesinde tüm yeryüzü halklarını Aydınlanmacı fikirlerin, politikaların, kural ve prensiplerin mukallitleri ve müritleri haline getirdiler. Bu eğitim ve kültür bağımlılığı öyle bir hal aldı ki insanlar ortaya konan ilke ve kriterlere uymak, belirlenen hedeflere ulaşmak için bireyler ve toplumlar, sadece kendilerinin değil yeni nesillerin geleceğini Aydınlanmacı küresel hegemonyaya ipotek ettiler. Öyleki insanlar belirlenen bu kriterlere uymak için, örneğin bir diplomaya sahip olabilmek için kıran kırana bir mücadeleye ve yarışa girdiler. Dolayısıyla insanların bu uğurda ödedikleri maddi ve manevi bedeller nedeniyle eğitim ve kültür, sosyal eşitsizliğin küresel ölçekte en çok derinleştiği, kronikleşip çözümsüzleştiği alanlar oldu.

Bu sosyal eşitsizlikler nedeniyle Aydınlanmacı küresel hegemonyanın tarihteki en büyük kültür kıyımını yaptığına da şahitlik ettik. Kadim kültürleri yok ederek, insanların aynı şekilde düşündüğü, aynı şekilde davrandığı yeni bir küresel medeniyet (kültür değil) inşa ettiler.

Ancak bu yeni küresel tektipçilik küresel çapta ve hayatın her alanında bozulmalar ve adaletsizlikleri de beraberinde getirdi ve büyük bir sosyal eşitsizliğe neden oldu. Öyle ki hem zengin –fakir, seçkin/sosyete-halk arasındaki uçurumları derinleştirdi hem de halkın/ yönetilenlerin arasındaki güveni ve dayanışmayı ortadan kaldırdı, yeni ayrışma, rekabet ve kavga konuları ortaya çıktı. Kutuplaşmalar, Aydınlanmacı egemenlerin istediği iç çatışmaları tetikledi ve sonuçta yeryüzünün bugünkü küresel kaos hali ortaya çıktı.

Oysa Aydınlanma öncesi dönemin büyük aktörleri, güçlü devletleri ya işgal ettikleri coğrafyaların kültürlerini kendi kültürleri haline getirdiler ve o kültür içinde yeniden şekillendiler, hatta o kültürün taşıyıcıları oldular: Moğollar gibi. Ya da işgal ettikleri coğrafyalarda melez bir kültür ortaya çıkardılar, yerel ölçekte her toplum büyük oranda kendi kültürünü yaşayabildi. Bu iktidarlar döneminde bir ölçüde çok kültürlülük diyebileceğimiz bir iklim mevcuttu ve bu iklim binlerce yıl sürebildi: Roma, Osmanlı, Abbasi, Pers imparatorlukları gibi. Aydınlanmacı küresel hegemonya ise farklı olan her şeyi yok ettiği, nehirlerin yönünü, yolunu değiştirdiği gibi tarihin de üzerini örttü.

Dinlerin Küresel Sosyal Eşitsizlikteki Yeni Yeri/Rolü

Aydınlanma düşüncesi en başında bir dini reform projesi olarak ortaya çıktı. Genelde ortaçağ Hristiyan düşüncesine özelde ise Katolik kilisesinin bağnazlığına, akıldışılığına, dogmatizmine, devletler üstü iktidarına, baskı ve zulümlerine karşı dini ve siyasi bir eleştiri olarak başladı. Zamanla ekonomik ve siyasi bir harekete de dönüştü. Kiliseyi hedef alan bu hareketin merkezinde din adamları vardı ve en temel eleştiriler onlar tarafından yapılıyordu, hareketin sözcülüğünü de onlar üstlenmişti. Yani Aydınlanma düşüncesi dini bir hareketti ve en temel hedefi de bağnazlığın, akıl dışılığın, zulmün odağı haline gelen Hristiyan düşüncesini daha rasyonel ve anlaşılabilir ve taşınabilir bir hale getirmekti. İlk yüzyılı bu çerçevede gelişti. Dolayısıyla aydınlanma özü itibariyle tepkisel bir hareketti ve elbette bir karşı devrimdi. Bu tepkisellik ve karşı devrimcilik, onun her fikrine davranışına/ eylemine sirayet etmiştir ki, meşhur Fransız İhtilali bunun en belirgin halidir.

18.yydan itibaren Aydınlanmacı hareket içinde Bilimsel Bilginin, merkezi konuma gelmesiyle birlikte bu düşünce /hareket din karşıtı bir karaktere dönüştü. Bu düşünce /hareket içinde materyalizm önem kazandı, Deizm anlayışı bu dönem içinde ete kemiğe büründü ve laiklik/ sekülerizm hayatın merkezine yerleştirildi, yönetim de bu esas üzerinde yeniden kurgulandı. Ancak laiklik/ sekülerizm sadece bir yönetim tarzı olarak değil, bir hayat tasavvuru olarak anlaşılır oldu. Yani Laiklik, din karşıtı bir dine dönüştü, dolayısıyla makro, mikro tüm sosyal ve kültürel düzenlemeler laiklik ve dindışılık üzerine yeniden tesis edildi ve Hristiyanlık düşüncesinin kolu kanadı kırıldı, tarihi ve sembolik özelliği nedeniyle Katolik Kilisesi birkaç on km’lik Vatikan’a hapsedildi.

Ancak bu zamana kadar Aydınlanma düşüncesinin gelişiminde motor vazifesini gören sömürgecilik ve dünyanın işgali süreçlerinde din/Hristiyanlık en temel araç olarak kullanıldı. Dolayısıyla Avrupa dışındaki coğrafyaların yer altı ve yerüstü kaynakları sömürülürken din ve dini kurumlara özel bir alan açılmış, sorumluluk yüklenmişti. Aynı şekilde sömürgeciliğin ikinci aşaması olan modernleşme süreçlerinde de din ve dini kurumlar özel bir görev üstlenmişlerdi. Toplumların asimile edilmesi ve sekülerleştirilmesi işi Kiliseye ihale edilmişti; ve bu iş Kilise okulları eliyle gerçekleştirildi. Önceleri bölge halklarının çocukları zorla bu okullara getirilirken ve bu okullarda aydınlanmacı sömürgeciliğin esaslarına göre eğitilirken/ şartlandırılırken (Kanada örneğinde görüldüğü gibi sorun çıkaranlar en acımasız şekilde katlediliyordu. Bilindiği gibi Haziran 2021 de Kanada’daki Kilise okullarında doğal olmayan bir yolla öldürüldükleri anlaşılan on binlerce zenci veya Kızılderili çocuklara ait toplu mezarlar ortaya çıkarılmıştı.) sonraki süreçte veliler çocuklarının bu okullara girmesi için bir yarış içine girdiler, hatta yüklü miktarlarda para ödemek durumunda kaldılar. Bu durum aydınlanma düşüncesinin ve onun bir uzantısı olan modernizmin bu coğrafyalardaki başarısını ve geldiği noktayı ortaya koymaktadır. Peki, bu süreçte diğer dinlerin pozisyonu nedir?

Dinler, doğaları gereği muhafazakardır ve değişime karşıdır. Hele doğrudan kendisini hedef alan bir düşünce ve eylem söz konusu olduğunda savunmaya geçmesi, olması gerekendir. İlk dönemlerde de böyle olmuştur ve sömürgeciliğe direniş din adamları ve dini kurumlar öncülüğünde gerçekleşmiştir. Ancak bu durum çok sürmemiş, dinler Aydınlanmacı sömürgecilik karşısında yenilerek (bazı istisnaları olsa da) onlarla uzlaşmak durumunda kalmışlar ve onların değirmenine su taşımaya başlamışlardır. Bu durum iki yüzyıldır bu şekilde devam etmekte dinler ya reforme/deforme edilerek ya da daha da bağnazlaştırılarak günlük hayat ile bağları koparılmış, sonuçta o da modernitenin bir payandası haline gelmiştir/ getirilmiştir.

Benzer süreçler Müslümanlar ve İslam dini için de yaşandı. 16. ve 17 yy da Batıdaki gelişmeler ve Batı Sömürgeciliği Müslümanların gündemine girmedi, bu yıllarda doğrudan kendilerine açık bir saldırı olmadığı için Asya, Afrika, Amerika ve Okyanusyadaki Aydınlanmacı hegemonyanın katliamlarını görmezden/duymazdan geldiler. Ta ki doğrudan Müslüman coğrafyaya saldırılar başlayıncaya kadar… Bu süreçte hem devletler düzeyinde hem de topluluklar düzeyinde sömürgecilere karşı en etkili mücadeleyi Müslümanlar verdi. Ancak bu mücadele fiili savunma düzeyinde, toplumsal hayat ve vatan savunması düzeyinde kaldı. Fikri ve düşünsel bir mücadele içine girilmedi.

Devam Edecek ...

 

Kaynak: Yetkin Düşünce Dergisi 15. sayısı (Ağustos-Eylül 2021) 




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —