Sorunlarımızla Yüzleşmek ve Büyük Barışın Mümkünlüğü!

Davut Güler Yazdı;

Sorunlarımızla Yüzleşmek ve Büyük Barışın Mümkünlüğü!

Bir Müslüman için insanlık tarihi Âdem’le (as) başlar. Bu hikâye her Müslümanın bildiği bir hikâyedir. Âdem (as)’ın şeytanın yanıltmasıyla cennetten çıkarılışı ve Âdem’in (as) iki oğlunun dramı yine herkesçe bilinen bir hikâyedir.

Konuyu Adem (as)’dan başlatırsak meselenin içinden çıkabilecek miyiz, diye bir soru gelebilir. Büyük sorunlar büyük ve geniş ufuklarla çözülür diye bir kanaat var. Benlik ve tarih zindanından çıkmak isteyenler ufuklarını geniş tutmakla sorumludurlar.

Allah’ın kulları içerisinden kendine seçtiği salih kullar/(peygamberler) dâhil bir günah/suç işlediklerinden hemen Allah’a yönelerek bağışlanma, merhamet ve tövbe ederek/(kendileriyle yüzleşerek) görevlerine devam ediyorlardı. (7/22-23; 85/10-11) Rabbimiz Kur’an kıssalarından bunların hikâyelerini bize anlatıyor (7/60-64; 65-66; 67-72; 73-79..).

Tarihin her döneminden temel anlamdan iki zihniyet hep çatışmış, yeryüzü hâkimiyeti için. İyilerle kötüler, haklılarla haksızlar, zalimlerle mazlumlar. Yine bilinen bir şey, yeryüzüne varis olan insanoğlu yaratılış gayesini yani temiz fıtratı korudukça ve ona bağlı kaldıkça barış içinde yaşamıştır.

Yine insan kendini tanıma açısından, kendi ötekisini doğru tanımladığında bu mücadeleden başarıyla çıktığını görüyoruz. İnsanın kendi ötekisi şeytan/nefis ve zülümdür. Kerim Kitabımız Müslüman insanı üç kategoriden değerlendiriyor: Zalimler/(kendi nefisine zulmedenler), muktesit/(dinlerini imkân dâhilinde yaşayanlar) ve sabikun/(öncüler veya muttaki ve muhsin) insanlar (35/32).     

Bizim tarih anlayışımız/yorumumuz; insanın nisyanının/(unutkanlığı) gereği Rabbimizin rahmetiyle fıtratından her ne zaman uzaklaşmışsa uyarıcılar/(nebi ve resuller) vasıtasıyla uyarılmışlar (7/60-64; 65-66; 67-72; 73-79 ve muhtelif sureler..).

İbrahim (as)’ın ayak izlerini takip ederek gelen Musa, İsa ve Muhammed (as) öz itibarıyla aynı mesajı/(vahy) getirdikleri halde, müntesipleri özden uzaklaştıklarında birbirlerini yok etmek için birçok savaşa girdikleri tarihen sabittir.

İnsanlık adasının son iki binlik tarihine imparatorluklar damgasını vurmuştur. Roma, Sasani/Persler, Çin, Bizans, Araplar, Endülüs, Selçuklu, Osmanlı, Birleşik Krallık, Alman, Avusturya-Macaristan, Rus imparatorluğu…

Osmanlı son iki yüzyılda Batıdaki gelişmelere ayak uydurmak için başlattığı reform adımlardan Tanzimat ve 1. Meşrutiyet’ten başarılı olamadı. Batıdan eğitim görmüş Osmanlı aydınları ve paşalarının çabalarıyla Abdülhamit’e zorla imzalattıkları 2. Meşrutiyet ise İttihatçı kadroların aymazlığıyla ve akabinde yaşanan 1. dünya savaşıyla dağılma sürecine girmiş ve akabinde genç Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.

20. yüzyıla geldiğimizde iki büyük savaş yaşadık ve yaklaşık 80 milyon insanın canına, malına ve kültürel mirasına kıyıldı. 1. savaşla imparatorluklar tarihe karıştı ve ulus devletler dönemi başladı. 20 yüzyıla damgasını vuran ideolojiler; faşizm, sosyalizm/(Çin, Sovyet Rusya), Baascılık ve Kemalizm gerek kendi halklarına gerekse bölge ülkelerine kan ve gözyaşından başka bir şey getirmemiştir.

Osmanlı bakiyesi ülkelerden Türkiye ve diğer Arap ülkeleri gerek kendi içlerinden gerekse de Bila’dü-Şam beldesine bir çıbanbaşı gibi yerleştirilen İsrail’le yapılan savaşlarla kaynaklarını berhava etmişlerdir. İsrail karşısından bir varlık gösteremeyen bu nevzuhur Arap ülkeleri kendi halklarına karşı tam bir ceberut kesilmişlerdir.

1920’lerden kurulma sürecine giren genç Türkiye Cumhuriyeti kendi sosyolojisinin kurucu iradesinden ziyade; jakoben bir anlayışın adım adım hegemonyasına girmiştir. Kendi halkına karşı katliam, tehcir ve tenkillerle yaşatılan bunca acı ve dramlar bunun tezahürü olarak yaşanmıştır.

İç çatışmalar İttihatçı kadroların öncü isimlerinin tasfiyesiyle/(Enver, Talat, Cemal Paşalar) başlayıp akabinde Ali Şükrü Bey ve Çerkez Ethemlerle devam etmiş, İzmir suikastıyla muhalif şahsiyetlere daha ağır bir darbe vurulmuş. Yapılan inkılaplarla tek adam ve tek parti iktidarı süreci başlamıştır. Bu süreçte önce Kürt sosyolojisi Şeyh Sait olayı/(1925) ve Ağrı İsyanı/(1926-1930), Alevi/Kızılbaş sosyolojisi ise Koçgiri(1918-21) ve Dersim isyanıyla(1937-1938) Kürt ve Alevi muhalefet tasfiye edilmiş veya susturulmuştur.

Yeni Türkiye Osmanlıyla bağlarını koparırken, bir yandan Osmanlının son sürecindeki yaşanan ideolojik bagaj (Osmanlıcılık, batıcılık, milliyetçilik ve İslamcılık) son kertede batıcılık – milliyetçilik ideolojisi iktidar güçlerince benimsenmesiyle yeni fabrika ayarları tahkim edilmeye başlamıştır.

Ülkeyi kendi tasarımlarına göre yeniden organize eden iktidar odakları; fabrika ayarlarını şu aks üzerine bina etmişlerdir: Farklı etnisitelere, zorla dayatılan asimilasyonlarla Türk milleti/milliyetçiliği ve dini anlayış olarakta özellikle “Diyanet İşleri” kurumuyla da Müslüman halka /(Hanefi ve Maturidi)’lik dayatılarak diğer sosyoloji/(Şafiilik ve Alevilik/Kızılbaşlık) yok hükmünden sayılmış yani diğer sosyoloji sanki yokmuş politikası işletilmiştir.

20. yüzyılın ilk çeyreğine damgasını vuran otoriter rejimlerin varlığı, doyumsuzluğu ve hâkimiyeti hızla dünyayı bir savaş iklimine sokmuş ve 2. dünya savaşı yaşandı. Savaşta mağlup çıkan İtalyan ve Alman faşizmi milyonlarca insanın ölümüne ve ülkelerinin de bir enkaza dönüşmesine vesile oldu.

Türkiye’yi yöneten tek adam ve tek parti dönemi kendi içinden bocalamalar yaşadıysa da bu yıkım savaşına girmeyerek bir basiret örneği sergilemişlerdir. Hatta savaştan kaçan Alman bilim adamlarına nispeten de olsa sahip çıkarak bazı hayırlı işlerin yapılmasına da vesile olmuşlardır. Eğer o süreç doğru yönetilebilseydi ülke kendi sanayisini ve bilimsel gelişmesini daha çabuk sağlayabilirlerdi.

2. dünya savaşından sonra dünya yeniden tasarım edilmeye başlamış ve otoriter rejimler çökmüş onun yerini daha özgür demokratik yönetimlere bırakmıştır. Rus ve Çin otoriter rejimlerine karşı NATO/(1949) kurulmuş. Kendi içinden savaşan Avrupa (kömür-çelik) anlaşmasıyla bugünkü Avrupa Birliğinin temellerini atmış ve Türkiye devleti de tek parti ve tek adam rejimini gevşeterek çok partili sisteme istemeyerek de olsa geçmiş ve 1950 seçimleriyle iktidar değişikliğini kabullenmiştir.

Çok partili sisteme geçiş ve iktidar değişikliği bastırılan halklardan nispeten de olsa bir özgürlük ve uyanışa sebebiyet vermiştir. Gerek dindar çevreler/(Sünni ve Alevi) ve gerekse de Etnisite/Kürtler ve ideolojik sosyoloji/sol ve dini gruplardan bir hareketlenmeye vesile olmuştur.          

Yeni Türk devleti fabrika ayarlarından kopmadan bu karmaşık sistemi yürütmeye çalışıyordu. Her ne kadar 1937’den beri katı laikliği benimsemiş olsa da ülkedeki Müslüman çoğunluğu komşu ülkelerdeki Müslüman ahaliyi mübadele yöntemiyle çoğaltıyor. 6-7 Eylül olaylarıyla da azınlıklara yönelik provokasyonlarla ülkedeki gayrimüslim nüfusa karşı göç olayları başlatılmış, komşu ülkelerden/(Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya, Rusya..) gelen Müslüman ve Türk nüfusa da büyük şehirlerde yer verilmiştir.

Bu anlatımlardan sonra Türkiye halkının bu yakın tarihte yaşadığı menfur olaylar Sivas/Madımak ve Başbağlar katliamlarından hayatlarını kaybedenler anısına her yıl düzenlenen etkinliklerle barış çağrısı yapılmakta ve suçlular adil bir şekilde yargılanarak cezalarını çekmeleri ve halkın bir nebze de olsa sükûn bulması çabası temennileri yapılmaktadır.

Sivas olaylarının doğru anlaşılması için Alevi/Kızlbaş halkın yakın tarihi(cumhuriyet)’nden yaşanan olayları bir hatırlarsak; Gazete Duvar’dan, Ali Duran Topuz’un 2 Temmuz’daki yazısından şu tespitleri olayın anlaşılmasına yardımcı oluyor. “Kızılbaşlar, 1960’lardan başlayarak varlıklarını ortaya koyma ve tanınma mücadelesine giriştiler; bir yandan şehirlere göç başlıyor bir yandan da nispeten yaygınlaşan eğitimden yararlanmış gençler üniversitelerde o dönem esmeye başlayan özgürlük rüzgârının etkisiyle toplumlarının varlığının tanınması için harekete geçiyordu. Mustafa Timisi ve Seyfi Oktay gibi sonraki dönemde siyasetçi olarak da öne çıkacak isimlerin de bulunduğu “Alevi öğrenciler”.  

Alevi toplumundan bu gelişmeler yaşanırken karanlık güçlerde boş durmuyordu: “5 Haziran 1966’da Muğla’nın Ortaca kasabasında yaşayan Kızılbaş gruplardan Tahtacılar (ve Abdallar) ile civardaki “Sünni köyler” arasında “çatışma” meydana gelmişti.”  

Tanınma girişimleri, sadece öğrencilerle sınırlı değildi elbette, şehirlere göçün yol açtığı bir gelişme de Kızılbaş ozanların “Alevi” olarak plaklar çıkarması, konserler vermesiydi. Bunlardan biri de büyük saz şairi Mahzuni Şerif’ti. Elbistan’da bir konser veriyordu, birden ortalık karıştı. “Elbistan” olayları denilen 11-13 Haziran 1967 arasındaki saldırılar, 1970’lerin kanlı saldırılarına göre “hafif”ti, o nedenle pek sözü edilmedi ama Madımak ve Gazi Mahallesi saldırılarına kadar devam eden bir dizi karanlık saldırının “öncü”lerinden biriydi, Ortaca ile beraber.”

Önceki saldırılar, Kızılbaşların hem nüfus olarak yoğun olduğu hem de ekonomik olarak güçlenmeye yöneldiği Malatya, Maraş, Sivas ve Çorum gibi yerlerden kentlere göçü “hızlandırmak”la karanlık hedeflerinden bazılarına ulaşmıştı; Madımak, göçülen kentlerden geri dönüşe de bir saldırıydı. Hemen ardından, daha iki yıl tamam olmadan yapılan Gazi Mahallesi saldırısının, “şehirlerde de o kadar rahat olmayın” mektubu olması gibi.”

Sağcı dindar mütedeyyin çevreler Alevilerin siyasal tercihleriyle ilgili kendilerince bir çelişkiden bahsederler. Buna cevap olarak aynı yazıda Ali Duran’ın şu tespiti doğru anlamalıyız: “Genellikle Dersim’i hatırlatıp, “Aleviler niye CHP’ye oy veriyor anlamıyoruz” yollu (Bugün ayrı parti kurmuş olan Davutoğlu’ndan tutun da bir zamanlar yer aldığı CHP’nin lideri için gözyaşı dökerken şimdi AK Parti için canla başla çalışan Savcı Sayan’a kadar herkesin en az bir kere yaptığı türden) açıklamalar, her meseleyi “tek parti zihniyetinin kötülükleri”yle açıklayıp, bu aradaki tarihi görmezden gelmeyi tercih eder. Saldırıları “derin devlet”e bağlayarak, “karanlık iç-dış güçlere” bağlayarak açıklama girişimleri bu üç gelenekten gelenlerde daha yaygın bir eğilimse, bu açıklamanın aslında bir tür “karartma” olduğunu iyi bilmelerindendir. Bu açıklama çünkü hem devleti hem de saldırılarda ön saflarda görünmekten hiç çekinmeyen kitleleri aklamanın en kolay yoludur.”

“Kürt veya Türk Kızılbaş toplulukların sol-sosyalist hareketlere eğilimi veya CHP’ye (çok öfkeli oldukları zamanlarda bile) oy verme tercihi, ne inanışlarındaki yakınlıklar ne de hafızalarındaki bir sorunla ilgilidir, bugün (Ortaca günü, Elbistan günü, Çorum günü, Maraş günü, Madımak günü) gördükleri kıyıcı bir tehdide karşı mücadele imkânı aramalarıyla ilgilidir. Bu yazıdaki özetin özeti tarihçe, Kızılbaş toplulukların eşit-özgür yurttaş olarak tanınma mücadelelerinde en yararlı olacağına inandıkları fikirlere, akımlara, partilere yönelmelerini, bunu yaparken “laiklik” ve “seküler olma”yı kilit taşı niteliğinde görmelerini hiç de haksız çıkarmıyor.”

Ali Duran Topuz’un yazısının tamamını okumanızı öneririm. Biz kendi tespitlerimize devam edersek: Türkiye halkları bir tercih yapmak zorundadır. Ya bu dar elbisenin içinde boğulacaktır ya da kendisiyle yüzleşerek rahat bir nefes alacaktır. Dayatılan ulus devlet maya tutmamış yüz yıldır ülke insanları düşük, orta şiddette bir savaş hali yaşamış ve yaşamaya devam etmektedir.

Sonuç olarak: Türkiye’nin siyasal durumu iktidarıyla, muhalefetiyle, sivil toplumuyla, cemaatleriyle hülasa tüm toplumsal kesimleriyle sorunun çözümüne katkı vermeleri ve taşın altına ellerini koymaları gerekmektedir.

Sorunun doğru olarak ortaya konulması açısından aydınlarımıza daha bir sorumluluk düşmektedir. Ahmet Nesin’in özellikle de Sivas olaylarının tetikleyicisi olan “Şeytan Ayetleri” kitabının yayıncısı olarak Aziz Nesin’nin propagandası yapılarak nümayiş yapan ve göstericileri tahrik eden bu olayın faili olarak Doğu Perinçek’i göstermesi oldukça önemlidir. Yine Zülfü Livaneli: Yerinde tespiti; Erdal İnönü’yü arayan aydınların eğer tedbir alınmazsa bir katliamın yaşanacağına karşın İnönü, İl Valisi’nin beyanlarını esas alarak aydınların feryadını duymaması sorumsuz bir yönetici ve sorunlu bir anlayışın profilini çizmektedir. Yine Sivas ve Başbağlar katliamlarıyla ilgili okunmayı hak eden önemli yazılardan biri de; Faysal Mahmutoğlu’nun Farklı Bakış’taki yazısıdır.

İktidarın sorunların çözümünden 2003’den 2013’e kadar sürdürdüğü çabayı anlamlı buluyor, çözüm üretici bir çaba olarak görüyoruz. Bu anlayışı fabrika ayarları olarak görüyoruz. Ak Partiye gönül veren her namuslu vatandaşı tekrar partisini fabrika ayarlarına dönmesi için çabalamalıdır. Fakat Ak Partinin 15 Temmuz sürecinden sonraki girdiği ilişkiyi sorunlu görüyoruz. Statükoya teslim olmuş bir anlayış sorun çözmez, çözemez ve bizzat sorun üretir, buna da böyle inanıyoruz.

Muhalefet verdikleri beyanatlarla çözümden yana gibi görünüyorlar. Dileriz sözlerinin arkasından dururlar. Bu bağlamdan Kılıçdaroğlu’nun beyanatı önemlidir: “Madımak ateşinin 28 yıldır sönmediğini ve aradan geçen yıllara rağmen ortadaki enkazın kaldırılmadığını ifade eden Kılıçdaroğlu, halkın birlik olup “Bir daha asla” demesi gerektiğini söyledi. Bu katliamın tedavisi ihmal edilmiş iltihapların sonucu olduğunu belirten Kılıçdaroğlu, bu iltihapların günümüzde hala temizlenmediğine dikkat çekti. Kılıçdaroğlu mesajında “Bunun gibi büyük trajedilerin üstesinden gelmenin tek yolu, halk olarak bir araya gelmek ve hep birlikte ‘artık bunu kimse bize yapamayacak’ dememizden geçiyor. İşte o zaman bu enkazın ateşi sönecek ve dumanı dahi tütmeyecek” diye konuştu.

Kendini her 2 Temmuz’da o otelde, o kâbusun içinde yeniden bulduğunu ifade eden Kılıçdaroğlu, şöyle devam etti: “Hayatlarımızı ve toplumumuzu yeniden inşa etmeye başlayabilmemiz için ülkemizin bu gibi trajedilerden kurtulması gerekiyor. Bunun için bu felaketin kayıp temellerini tümüyle ortaya çıkarmamız, onlarla yüzleşmemiz ve ‘bir daha asla’ demeyi bilmemiz gerekiyor. Bunu yapamazsak ilerde torunlarımız bizi yargılayacak. ‘Buna nasıl izin vermişler, nasıl bununla yüzleşmemişler’ diye soracaklar. Onlara yük olarak bu mirası bırakamayız. Müze yapmamız, yüzleşmemiz zaten bizim görevimiz. Gelecek nesillere daha güzel bir Türkiye daha demokrat bir Türkiye, farklılıkları seven bir Türkiye bırakmamız bizim sorumluluğumuz. Bir kez daha bu felakette hayatını kaybeden canlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum.”

“Vahşetin 28. Yıl Dönümü”nde; Saadet Partisi’nin Twitter hesabından yapılan paylaşımda şu ifadelere yer verildi:

Bugün hepimizin ortak acısı #Madımak’ta yaşanan vahşetin 28. yıl dönümü! Böylesine acı hadiselerin bir daha yaşanmaması için; kardeşlik, birlik, beraberlik, anlayış, saygı ve tahammülün hâkim olduğu bir Türkiye temenni ediyoruz.”

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Sivas Madımak Oteli Katliamı’nın yıldönümünde, yüzleşme mesajı verirken “Acıları susturarak değil; anlayarak ve birbirimizle paylaşarak yapabiliriz” dedi. Daha birçok lider elbette anlamlı mesajlar yayınladılar…

Farklı Bakış Sitesi yazarları olarak “Mutabakat Metni”nden ortaya koyduğumuz tespit ve öneriler sorunlarımızın çözümüne katkıda bulunacaktır:

ALEVİ SORUNU

Alevi sorunu 1514’te,  Osmanlı sultanı Sünni Yavuz Sultan Selim ile İran Şahı Alevi Şah İsmail arasında meydana gelen Çaldıran Savaşı’ndan beri ülkenin kanayan bir yarasıdır.

Bu savaştan sonra Osmanlı ülkesinde Aleviler, İran’da ise Sünniler sakıncalı ve ikinci sınıf vatandaş statüsüne düşürülmüşlerdir.

Demokratik bir Türkiye’de:

1- Kim kendini hangi inanç ve düşünceye mensup kabul ediyorsa, kendini tanımladığı şekli ile öylece kabul edilmelidir.

2- Alevilerin kendilerine özgü mezhebî anlayışları ibadet, eğitim ve kültür olarak kabul görmelidir.

3- Dolayısıyla Cemevleri ibadethane olarak kabul edilmeli;

a) Devletin bünyesindeki Diyanet İşleri Teşkilatı özerkleştirilmeli, her din ve mezhebe ayrım gözetilmeksizin talep edilen kamu hizmeti verilmelidir.

b) Alevi vatandaşların çocukları da, Sünni öğrencilerin dini eğitim aldıkları gibi kendi inançlarını öğrenebilmelidir.

c) Devlet bürokrasisi ve diğer hizmetlerde ayırımcılığa ve salt Sünni esaslı kadrolaşmaya son verilmeli; Alevilere de yetenekleri ve yeterlilikleri doğrultusunda eşit fırsat tanınmalıdır.

4- Devlet, Kemalizm’e dair ideolojik ve törensel değerlerden arındırılmalı; Kemalizm ayrıştırıcı bir siyasal işlev olmaktan çıkarılarak, buna dair faaliyetler sivil topluma bırakılmalıdır.”

KÜRT SORUNU

1- Türkiye için tüm demokratik hakların tanındığı eşit anayasal vatandaşlık en gerçekçi çözüm olarak gözükmektedir.

2- Suriye ve İran’da yaşayan Kürtlerin özerkliklerini sağlayacak girişimler desteklenmelidir.

3- Irak’ta Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin Bağımsızlık referandumu sonuçlarına ve sonrasında verilecek kararlara saygı gösterilmelidir.

Bu doğrultuda Türkiye Kürtleri için:

a) Kürt kimliğinin tanınması;

b) Kürtçenin, Türkçenin yanı sıra ikinci resmi dil olarak tanınması;

c) Kürtçe ve diğer dillerde (ana dillerde) eğitim ve öğretimin serbest olması;

d) Yerel ve yöresel isimlerin asıllarına iade edilmesi;

e) Tüm vatandaşlık haklarının eşitliğinin sağlanması; temel koşullardır.”

Yazımızı Faysal Mahmutoğlu’nun şu tespitiyle sonuçlandırıyoruz. “Hem gelecek için hem de bugün için siyasi katliamları unutmamalıyız. Gerekçe ne olursa olsun yaşam hakkına saldırı kabul edilemez. Başta Sivas ve Başbağlar olmak üzere tüm katliamlar insanlığa karşı işlenen bir suçtur. Toplumun artık linç kültürüyle yüzleşmesi gerekiyor. Acıları yarıştırmaktan vazgeçip paylaşmalıyız.”

Hayatlarını kaybedenlerin imanları ve amelleri kendilerinin Rableriyle yüzleştikleri zaman bağışlanmalarını hak eden kullardan olmalarını dilerken, bu acıyı yaşayan ailelere de taziyetlerimizi bildiriyor ve böyle acıları ülke insanı ve tüm insanlık yaşamaması için hem çaba gösterme sorumluluğuyla Rabbimize niyaz ediyoruz.

Kaynak: Farklı Bakış