Sonumuz Endülüs Olmasın!

Yazarımız Yusuf Tosun'un, Özgünirade.com'da yayımlanan yazısı...

Sonumuz Endülüs Olmasın!

Yankısı hâlâ Suriye’de devam eden bu yıkım; binlerce genç, yaşlı, çocuğun ölümüne ve milyonlarca insanı evsiz, yurtsuz bırakan vahşete dönüştü. Suriye’de yaşananlar bir Endülüs provası gibi geliyor insana.
“Düşüncenin her korkudan azad olduğu bir ülke
Bir ülke ki insanlar dimdik,
Dünya duvarlarla bölünmemiş,
Kelimeler gönlün derinliklerinden fışkırır,
Emek kemale uzatır kollarını,
Aklın ırmağı alışkanlıkların karanlık çölünde kuruyup gitmemiş,
Ne olurdu Tanrım! Benim yurdum da böyle bir ülke olsa!”.
Rabindranath Tagore

Korku Düzeni
Korku üzerine kurulu düzenler, sistemler er veya geç yıkılmaya mahkumdur. İçinde umut taşımayan hiçbir düşünce, sistem, düzen… de uzun soluklu olamaz. Şayet korku umudu ateşliyorsa bir motivasyon aracına dönüşebilir, aksi hüsrandır.

İbn-i Haldun (1332-1406) şahıslar gibi devletlerin de tabii ömrü olduğundan bahseder ünlü Mukaddime’sinde. Tarihi tecrübe de teyit etmiştir ki birçok devlet ve milletin yaşadığı durum bundan pek farklı değildir. Çünkü tarih ‘tekrar’dan değil, ‘tekerrür’den ibarettir. Devletlerin yıkılış, dağılış ve çökmesi gibi küllerinden yeniden doğuşları da mukadderattandır. O nedenle bizim zihin dünyamızı zenginleştirerek yeniden şahlanışın kapısını aralamamız gerekiyor.

Osmanlı son dönemlerinde korku psikolojisi üzerinden devleti yönetmeye çalışmış ve böylesi bir refleksle devletin ömrünü uzatma adına Balkanları, Afrika’yı, Arap coğrafyasını pek de bir savunma içerisine girmeden ‘ver kurtul’ mantığı ile elden çıkarmıştır. Bu dönemde devletin sahiplerini en çok düşündüren ‘sonumuz Endülüs gibi olmasın’ endişesi idi. Bu korku adeta bir reflekse dönüşmüş ve Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı, Mondros Mütarekesi, Sevr Barışı, Lozan Görüşmeleri böylesi bir psikoloji içerisinde koca imparatorluğu çöküşe zorlamıştır. Öyle ki II. Dünya Savaşı bile böyle bir atmosferde seyretmiştir. Lakin bu korku hep devletin ömrünü bir süreliğine ötelemekten başka bir işe yaramamıştır. Tıpkı otuz üç yıllık II. Abdülhamit yönetiminde olduğu gibi…

İşin doğrusu bu korku psikolojisi 2000’li yılları yaşadığımız bu dönemde biraz kırılır gibi olsa da halen devam etmektedir. Ve yüzyıl önce olduğu gibi devlette yine ‘sonumuz Endülüs gibi olur’ gizli korkusu yatmaktadır. Ortadoğu’da olup bitenlerle böylesi bir korku demosu oluşturulmaya çalışılıyor. Oysa ne pahasına olursa olsun birey ve toplum olarak kendimiz olmaya, korkuyu yenmeye, küllerimizden yeniden doğmaya, düştüğümüz yerden yeniden kalkmaya ihtiyacımız var.

Peki bu nasıl olacak?

İslam Dünyası Endülüsleştirilmek mi İsteniyor?

İçinde bulunduğumuz yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde dünya yeniden değişim sinyalleri vermeye başladı. Yirminci yüzyılın sonundan itibaren teorik altyapısı oluşturulmaya başlanan ‘Yeni Dünya Düzeni’ artık alenen sahneleniyor. Geçtiğimiz yıllarda Ortadoğu’yu kışa çeviren sözüm ona ‘Arap Baharı’ İslam dünyası için tam bir yıkılış oldu. Yankısı hâlâ Suriye’de devam eden bu yıkım; binlerce genç, yaşlı, çocuğun ölümüne ve milyonlarca insanı evsiz, yurtsuz bırakan vahşete dönüştü. Suriye’de yaşananlar bir Endülüs provası gibi geliyor insana. Çünkü sadece insanların canına değil, bir medeniyetin de yok edilmeye çalışıldığına şahit oluyoruz. Nerede bir tarihi eser (cami, medrese, köprü, han, hamam, saray…) varsa üzerine bombalar yağdırılıyor. Adeta bu coğrafyanın kimyası değiştirilmek isteniyor. Buralarda yaşayanlar büyük göçlere zorlanıyor. Öyle ki milyonlarca insan yurtlarından edildi. İleriki yıllarda buraya nüfuz transferi olursa şaşmamak gerekir. Endülüsleşme dediğin böyle bir şey değil mi zaten?

Irak’ta ise hâlâ dinmeyen karışıklıklar devam ediyor. Konsolosluklar işgal ediliyor, liderlere suikastlar düzenleniyor, askeri üsler bombalanıyor. Mezhepsel çatışmaların fitili burada yakılmış durumda. Yeni bir dünya savaşının kokuları var her tarafta. Sonunun nereye varacağını ise zaman gösterecek.

Ancak ölen, gene bu coğrafyanın insanları. Hanelerine ateşler düşen yine Müslümanlar… oyun yine aynı. Başkaları bu coğrafyada bizi bize öldürterek başkalarıyla hesaplarını görüyorlar. Ve haliyle olanlar, gene İslam dünyasına oluyor. Burada da bir Endülüsleşme uzak ihtimal değil!…

İsrail tarafından canı sıkıldıkça adeta açık hava hapsindeki Filistinlilerin başına yağdırılan bombalar ve buna karşı bütün dünyanın sessizliği tarihteki tekerrürün halkaları olarak devam ediyor. Sözüm ona, insan hakları savunucuları ve demokrasi havarilerinin gıkı bile çıkmıyor.
Ve gün geçtikçe ajanslara düşen yeni işgaller, soykırımlar, ilticalar, bombalar, suikastlar, ölümler!… En acısı ise çocuk feryatları!… Çağ hiç böylesi bir vahşete sahne olmamıştı.

Bütün bu yaşananlar İslam dünyasının Endülüsleştirilmek istenmesi değilse nedir? Olup bitenleri başka nasıl izah edebiliriz?

Ülkemizde yaşananlar ise, umutla korku arasında bir sarkaca dönüşmüş durumda!… Hangi taşın altında neyin/kimin çıkacağını kestirmek zor. Enva-i çeşit kılıf ve örtü ile yıkıma geliyorlar. Son derece kalleşçe bir savaşım var! Öyle ki insanların birbirine hiç güveni kalmadı.

Zaman zaman umutlandırıcı görüntüler oluşsa da; süreç içiresinde yaşananların arka planları irdelendiğinde maalesef olup bitenler karşısında endişelenmemek elde değil. Lakin yine de çaresiz değiliz! Çünkü; ülke adına, toplum adına ümitvar olmaktan başka çaremiz yok!…

Tarih Tekerrür Ediyor
Malum; Batılılar tarafından Hasta Adam olarak görülen Osmanlı, yine Batılıların oyunlarıyla padişah Sultan Abdülaziz 1876 yılında tahttan indirilip zindana atılınca artık Osmanlının işinin bittiği düşünülüyordu. Hasta Adam can çekişiyordu ve mirası bir an önce paylaşılmalıydı.
Ancak beklenen ölüm bir türlü gerçekleşmedi. Ölüm merasimi uzadıkça uzadı. Öyle ki Sezai Karakoç’un ifadesiyle cenaze töreninde dayanamayıp bir bir ölenler oldu. Bir sabah zindana konulan Sultan Abdülaziz’in iki kolunun bilekten kesilerek ölü bulunmasının akabinde tahta geçen V. Murat, akli dengesinin yerinde olmaması nedeniyle ancak 93 gün ülkeyi yönetebildi.

Hasta Adamın ömrünü otuz üç yıl uzatabilen II. Abdülhamit ise 1876 yılında tahta geçtiğinde babalar ve oğullar (yaşlılar ve gençler) arasında kıyasıya bir mücadele vardı. Sultan II. Abdülhamit yaşlılarla ülkeyi yönetemeyeceğinin farkındaydı. Gençler ise, yönünü batıya çevirmiş ülkeyi adeta uçurumdan aşağı atma durumundaydılar. Sultan II. Abdülhamit, Alman Şansölyesi Bismarck (1815-1898) zekasına sahipti ve onun yaptığı taktiği uygulamaya başladı. Ancak Bismarck kadar şanslı değildi Sultan II. Abdülhamit. Savaştan savaşa savrulan, eğitimde gerekli reformları yapamayan, düşüncede donuklaşan ve dolayısı ile de toprak kaybıyla birlikte büyük borçlar altına giren koca imparatorlukta Bismarck’ın sahip olduğu aydınlar sınıfı diye bir güruh yok denecek kadar azdı. Sultan II. Abdülhamit bu süreçte ülkeyi yaşlılar grubu ile birlikte yönetmeye çalışırken gençlerin de gönlünü kırmadan oyalama taktiği uyguladı. Ve hızla maarifte yenilik hareketi başlattı, yeni okullar açtı, modern eğitime imkân oluşturdu. Bütün bunlardan amaç; birlikte ülkeyi düze çıkaracak aydınlar sınıfı oluşturmak ve ülkeyi hep birlikte kalkındırmaktı. Lakin Batıdaki okul Sultan II. Abdülhamit’in okullarından daha hızlı davrandı ve erken mezunlarını verdi. Gençler, Sultan II. Abdülhamit’e karşı kışkırtıldı ve politikaya erken katılmaları sağlandı. Netice olarak, 1908’de II. Meşrutiyetle birlikte Sultan II. Abdülhamit tahttan indirildi ve İttihat ve Terakki başa geçti.

Derken Balkan Savaşları, Çanakkale Savaşı, Sarıkamış Faciası, Arap Ayaklanmaları ve I. Dünya Savaşı neticesindeki ağır bir yenilgi yaşandı. Bu süreçte ülkeyi kurtuluş reçeteleri de havada uçuşup durdu. Kimi yönünü Batıya çevirdi, kimi kurtuluşu Türkçülükte aradı, kimisi de yeniden diriliş için İslamcılığa sığındı.

Neticede Kurtuluş Savaşı ile birlikte varlık yokluk mücadelesi verilmiş ve bir avuç Anadolu topraklarında sıkışıp kalmışız. Anadolu çocuklarının iman gücüyle Kurtuluş Savaşında düşmanları topraklarımızdan temizlemesi akabinde masa başında devre dışı bırakıldıklarını görüyoruz. Bu çerçevede Osmanlı Mebusan Meclisinin devamı olan I. Meclis (1920-1923) arzulanan bir tabloydu. Ancak 1923’te kurulan II. TBMM ile birlikte cephede kazandığımız savaş masa başında kaybedilmiştir adeta.

Bütün bu tarih sayfalarını kısa kısa niye hatırlattık?
Çünkü yüzyıl sonra tarih yeniden ‘tekerrür’ ediyor. Batı yine aynı oyunu bize oynuyor. Ayağa kalkamadan başımıza vurulmak isteniyor.
Hani rahmetli Mehmet Akif yıllar önce bu tekerrür ile alakalı diyordu ya;
‘Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
‘Tarih’i ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?’

Evet, tam da böyle bir durum yaşanıyor.
Tarih yeniden tekerrür etti ve deyim yerindeyse 2000’li yıllarla birlikte ülke yeniden ayağa kalkar gibi oldu. Umutlar yeniden yeşerdi. Anadolu çocukları yeniden kendine geldi ve şahlanışa geçti. Dünya da kabuk değiştirmeye başladı. Ve her saldırıda yeni bir hamle ile karşılaştılar. Uyku hali yaşayan hasta adam uyanmış, iyileşmiş, işinin başına geçmişti. Ülke yeni Abdülhamitler peyda etmişti. Meclis tekrar ruhuna kavuşmuştu. İç ve dış politikada yeni hamleler söz konusuydu. Savaşım sadece içeride değil, sınırlar ötesine taşınmıştı.

Geçmişten ibret alınmamış olmalı ki aynı eksiklikler bu sefer de telafi edilememişti. Ve Batı yine bize aynı oyunu oynamaya başladı.
Bu sefer ülke, aydınlar sınıfından farklı bir çehreyle mahrum bırakılıyordu. Eğitimin modern binaları çoktu, teknolojinin bütün imkanları da mevcuttu. Koca bir eğitmen kadrosu da vardı. Anlaşılan kâğıt üzerinde her şey güllük gülistanlıktı. Fakat bu sefer kendi kültür kodlarımızdan ve inanç değerlerimizden uzaklaşmıştık. Yani ‘İslami Tefekkür’den yoksun bir nesil peyda etmiştik. Aydın denen zihin başka yerlerde gezinmeye başladı. Sözde aydınlarımız yeni düşünce ve yorumlardan çok mevcut siyasilerin tevilcisi pozisyonuna düştüler. Farkında olmadan kalemi bir hançer gibi kendilerine çevirmişlerdi. Kale bu sefer içeriden kuşatılmıştı.

Düşüncenin Korkudan Azad Olduğu Ülke
Aydınımız, entelektüelimiz adına iç açıcı bir tablo yok. Tek renk, tek ses… bir yürüyüş var. Farklı fikirlerin tartışılmasına tahammülümüz kalmadı. İşin içerisine dünya sevgisi doldu. Maddi olan, manevi olanın önüne geçti. Bir kaybetme korkusu doldu içimize. Evimizi, arabamızı, mevkiimizi, makamımızı, şanımızı, şöhretimizi, konforumuzu… kaybetme endişesi sardı her yanımızı. En önemlisi ise inancımız zayıfladı. Daha ötelere gitmeye gerek yok!

Hal böyle olunca, ekonomik göstergeler bizi dünyanın ilk sırasına koysa ne yazar? Kültürümüz, inancımız, değerlerimiz alaşağı olmuş durumda iken uzaya turistik seyahat mı yapılır? Denizlere kurulan Köprüler, uluslararası mega Havaalanları, çılgın Kanallar… derdimize merhem olamıyor. Biz ruhumuzu kaybettik! Böyle bir atmosferde her ne kadar gizliden gizliye ‘acep sonumuz Endülüs gibi mi olacak’ korkusu sarsa da inanmış insana düşen ümitvar olmaktır. Çünkü karanlığın en koyu anı, aydınlığa en yakın vakittir.
Nobel edebiyat ödüllü Hintli şair Tagore’nin dediği gibi;
‘Düşüncenin her korkudan azad olduğu bir ülke
Bir ülke ki insanlar dimdik,
Dünya duvarlarla bölünmemiş,
Kelimeler gönlün derinliklerinden fışkırır,
Emek kemale uzatır kollarını,
Aklın ırmağı alışkanlıkların karanlık çölünde kuruyup gitmemiş,
Ne olurdu Tanrım! Benim yurdum da böyle bir ülke olsa!’

Evet, böyle bir ortama ihtiyacımız var. Okuyan, düşünen, konuşan, tartışan… insanlardan korkmamak lazım. Tam tersine böyle bir atmosferin varlığı ve devamı için imkân sunmak gerekir. Mutlaka farklı düşüncelere karşı tahammülkâr davranmalıyız.

Tıpkı Mevlana’nın pergel metaforu örneğindeki gibi, önemli olan düşüncemizin sabit ayağıdır. Diğer ayağımız bütün fikir, düşünce ve platformları ziyarete gidebilmelidir. Ana iskelesi sağlam kurulmuş bir diyalektik asla yıkılmaz. Bu nedenle farklı düşünce dünyalarının varlığından rahatsız olmamak gerekir. Bilakis bir zenginlik olarak görmemiz lazım.

Böyle bir durumda ‘sonumuz asla Endülüs olmaz’, biline!…

Kaynak: Özgün İrade Dergisi 2020 Mart 190. Sayı