Tarih: 03.06.2020 01:44

Sonuçlar çıkartmak için acele etmesek…

Facebook Twitter Linked-in

Alışveriş yapan müşteri bilerek ya da bilmeyerek sahte para kullanır, dükkan çalışanı polisi arar, polis müşteriyi yakalar, zorla yere yatırır, dizini boğazına dayar ve öldürür.

Olay biliyorsunuz Minneapolis’te geçti. Öldüren polis beyaz, öldürülen zanlı siyahtı. Zanlı 8 dakika 46 saniye polisin dizinin altında kıvrandı, boğuluyorum dedi ama dinletemedi. Ölümüne neden olan para da topu topu 20 dolardı. Aldığıysa sigara. Sonuç derseniz protesto, isyan, infial ve daha pek çok şey. 

Bu trajik ve gereksiz ölümün yaşandığı 25 Mayıs’tan günümüze ABD’nin 150’ye yakın şehrinde insanlar yapılanı lanetledi, polis şiddetine karşı tepki gösterdi.

Benzeri pek çok olayda olduğu gibi fırsatçılar ve provokatörler de dükkanları işyerlerini yağmaladı. Gösteriler sırasında ölenler, yakılan kamu binaları ve araçları var. Polis sokaktaki şiddeti önleyemediği, protestoları bastıramadığı için askerler görevde. New York’a sokağa çıkma yasağı kondu. Yani hayatın olağan akışının dışında bir şeyler gerçekleşti.

***

Olan bitenin haber değeri de var, akademik önemi de. Nihayetinde tüm bunlar dünyanın en zengin, en güçlü ve büyük ölçüde demokratik olan bir ülkesinde yaşanıyor. Toplumsal hareketliliğe işaret ediyor. Korona salgının kasıp kavurduğu, milyonların hastalandığı, on binlerin öldüğü bir ortamda gerçekleşiyor. Tetikleyici neden ırkçılık ama ardında güçlü bir ayrımcılık, eşitsizlik ve adaletsizlik de mevcut. 

Üstelik yakın zamanda Afrika kökenli bir Amerikalının iki kez başkan seçilebildiği bir ülkeden söz ediyoruz. Ayrıca  George Floyd’un 25 Mayıs 2020’de Minneapolis’te başına gelenler Sidi Bouzid’in 18 Aralık 2010’da Tunus’ta başına gelenleri çağrıştırıyor. Floyd, Bouzid gibi kendini yakmasa da, ölümü tıpkı Bouzid’in ölümü gibi büyük bir protesto dalgasını tetikliyor. Bu da dışarıdan bakanların, olanları anlamlandırmaya çalışanların “Amerika Baharı mı?” diye sormasına yol açıyor. 

Oysa koşullar farklı. Birinde baskıdan boğulan, yaşadıkları sorunları sistemi değiştirmeye çalışan insanlar vardı. Diğerinde derisinin renginden dolayı fiziki şiddet görenler, yere yatırılıp boğularak öldürülenler var. Amerika’da hayatlarını her anlamda riske atarak sokağa çıkanların derdi rejim değil. Onlar kapitalist sistemin sömürü biçimlerinden, eşitsizlikten, toplumsal adaletsizlikten, otoriter liderlerden ziyade bir türlü bitmeyen ırk ayrımcılığından yakınıyor.

Çünkü Amerika’nın tepkiye yol açan sorunu ırkçılık. Yani kabaca bir insanı dış görünüşü, derisinin rengi yüzünden diğerinden farklı, daha da önemlisi kendinden aşağı gören anlayış. Kesin, herkesin üstünde uzlaştığı bir tanımı yok. Yine de yabancı düşmanlığıyla, önyargıyla, bazılarının yaptığı gibi milliyetçilikle karıştırmamak gerek. İnsan kendi etnik kökeniyle ya da aidiyetini tanımladığı düşündüğü başka bir özelliğiyle gurur duyabilir. Hatta kendini ötekileştirdiği bir başka kimliksel gruba karşı da konumlandırabilir. 

Bundan sonuçta ırkçılık da doğabilir. Fakat takınılan tavrın kendisi tasvip edilebilir olmasa da ırkçılık değildir. Mesela bazı Yunanlılar Türkleri, bazı Türkler Yunanlıları sevmeyebilir. Kimileri Suriyeli sığınmacıları, kimileri Amerikalıları ya da Rusları itici bulabilir. Ama bu ille de ırkçılık yapıldığı anlamına gelmez. Birilerini yaptıklarından bağımsız olarak özlerine, kimliklerine ilişkin özellikleri yüzünden horlarsak, kötü davranırsak, ayrımcılığa tabii tutarsak ırkçılık yapmış oluruz.

Doğal olarak bu ne Türkiye’de ırkçılık olmadığı, ne de ırkçılığın tanımının ve sınırlarının böylesine net şekilde çizilebildiği demektir. Söylemeye çalıştığım ırkçılığın her türlü ayrımcılığı, yabancı düşmanlığını, önyargıyı açıklamak için kullanılmasının, zorlama karşılaştırmalar yapılmasının onu anlamamıza yardımcı olmadığı, önlenmesini sağlamadığıdır. Ne kadar çok olayı ve kavramı bir sepete koyarsak açıklayıcı, dolayısıyla da önleyici olmaktan o kadar çok uzaklaşırız. 

Bence ırkçılığın anlaşılması basite, yani temel bileşenlerine indirgenmesiyle, her ülkenin kendi tarihi içinde değerlendirilmesiyle, biraz da uç noktalarının görülmesiyle mümkün ve en uç noktasında da soykırım var. Yahudilerin, Çingenelerin ve başkalarının sadece Yahudi, Çingene ve başkaları olmaları yüzünden sistematik şekilde yok edilmelerine verilen addır soykırım. Güney Afrika’nın 1940-1991 yılları arasındaki Apartheid rejimi, Amerika’nın 1870’leden 1965’e kadar pek çok eyaletinde geçerli olan Jim Crow yasaları da ırkçılığın en üst düzeyde kurumsallaşmış halidir, köleliğin devamıdır. 

Soykırımda yok etmek, Apartheid ve Jim Crow’da ise ayrı yerde ve kontrol altında tutmak esastır. Hedef her ikisinde de aynıdır, “üstün ırkın” saflığı korumaktır. İnsanlar ikincisinde görünürde eşit ama aslında tamamen adaletsiz bir sistem içinde yaşamaya mecbur bırakılır. Okuldan tuvalete her şey ırk bazında ayrılır, derisinin rengi koyu olanlar için daha alt standartlar benimsenir. İlkindeyse insanlar bazen fırınlarda, bazen toplama kamplarında, bazen de BM Barış Gücü askerlerinin gözleri önünde öldürülür. 

Günümüz dünyasında soykırım da, ırkçılık da, Apartheid da suçtur. Buna rağmen hepsi bir biçimde karşımıza çıkar. Bosna’da, Ruanda’da soykırım yaşanır. Amerika’da siyahlar artık beyazlarla aynı tuvaletleri kullansalar, aynı benzinciye gitseler, aynı restoranlarda yeseler, aynı oteller de kalsalar, geceleri tıpkı beyazlar gibi sokağa çıksalar, asker olup genel kurmay başkanı, siyasete girip senatör, başkan seçilseler de hala orantısız şiddete, beyazlara uygulanmayan göz altına alma yöntemlerine maruz kalırlar. 

***

Irkçılığın bitmesi için öncelikle Amerika’nın kendini aşması, ırkçılığıyla yüzleşmesi, tarihinin günümüze taşıdığı önyargıları kırması şart. Bana öyle geliyor ki bizim de kendimize dönmeden, büyük çıkarsamalar ve karşılaştırmalar yapmadan önce Amerika’nın özgün tarihini, Atlantik aşırı köle ticaretini, köleciliğin zamanında ne denli kurumsallaşmış bir yapıya sahip olduğunu, sorunun kölelerin özgürleşmesiyle bitmediğini, kültürel ayrımcılığın hala sürdüğünü anlamamız gerekiyor. Bu konuda yazılmış çok kitap ve makale var. Fakat benim tavsiyem bir film. 

Vaktiniz olursa Peter Farrelly’in yönettiği 2018’de gösterime giren, hikayesi ünlü caz piyanisti Don Shirley’in 1962 yılında gerçekleştirdiği konser turuna dayanan, adını da Victor Hugo Green’in The Negro Motorist Green Book adlı gezi rehberinden alan komedi ağırlıklı Yeşil Kitap (Green Book) filmini seyredin derim. Bu köşeye daha önce de taşıdığım, öğrencilerime de seyrettirdiğim, insani sıcaklığın yoğun şekilde hissedildiği filmde bir kabadayı ile klişelere sığmayan bir müzisyenin yolculuğu ve asıl Amerika’daki ırkçılığın derinliği anlatılıyor…




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —