Siz hangi haktan bahsediyorsunuz?

Milli Gazete yazarı Fatma Tuncer yıllardır kutlanan Dünya İnsan Hakları Günü'ün ve adalet unsurunun gözardı edilmesine bağlı olarak, ortaya konan göstermelik pratiklerin bir işe yaramayacağını vurguluyor.

Siz hangi haktan bahsediyorsunuz?

İnsanı ve evreni ayakta tutan adalettir. Ve Allah bu ulvi değeri taşıma görevini insana bahşetmiştir. Bilinmelidir ki, insanı yaratılmışlar içinde etkin kılan, onun sahip olduğu mülk, makam ve mevkii değildir, insanı etkin kılan benliğinde taşıdığı imanı ve bundan beslenen hakkaniyet duygusudur. Yani adalettir… Namaz günde beş vakit, oruç yılda bir ay, hac gücü yeten her müminin ömründe bir kere yerine getirmekle sorumlu olduğu ibadetlerdir. Adalet ise aldığımız her nefeste, attığımız her adımda, tutunduğumuz her nesnede atan ve bizi insan kılan üst bir değerdir. Adalet soluduğumuz hava kadar yakın bize ve içtiğimiz su kadar elzem… Eğer bugün coğrafyamızda savaşlardan, açlık ve yoksulluktan, yolsuzluktan, sömürü ve işgallerden bahsediliyorsa bu adaletin zayıflamasından,  hak duygusunun körelmesindendir.

Adalet yaşamın tüm safhalarında elzem olan bir değer, bir güç, bir hayat nizamıdır. Fakat görmekteyiz ki, adaleti yaşamlarından sürgün eden kör zihniyetler hiç yoktan iyidir deyip yılın bir gününü  Dünya İnsan Hakları Günü ilan etmişler… Tamam da bunun neye ya da kime faydası var? Dünya İnsan Hakları Günü mazlumlara haklarını iade edebilmiş midir? Çocukların yaralarını sarabilmiş midir? Yurtlarından sürgün edilen halkları vatanları ile buluşturabilmiş midir? Sahi nerede hak? Nerede özgürlük? Nerede adalet?

Çocukların haklarını korumak biz erişkinler için bir sorumluluktur. Fakat örülen duvarları aşamıyor ve onların çaresizliğine uzanamıyoruz. Bombalar altında hayat sürüyor çocuklar fakat onları kanatlarımızın altına alıp koruyamıyoruz. Ve her dakika, her saniye bir cennet kuşu uçup gidiyor…

Çocukların çığlıkları semaya ulaşırken bizler onlarla aramıza örülen duvarları yıkmaya çalışıyoruz. Fakat olmuyor… Unutmayın o çığlıklar dramatik bir filmden alıntılanmış değil.

Cesedi sahile vuran Aylan bir masalın kahramanı değildi, Aylan masumiyeti koparılmış ve hırçın dalgalara terk edilmiş bir çocuktu… Oyunların engin dünyasından alınıp, ateşin içine sürüklenmiş bir bebekti o... Ve o çocuk ölü bir balık gibi kıyıya vurduğunda bir kez daha öldü insanlık.

Gökyüzü siyaha bürünmüş ve ağıtlar yakmıştı Aylan adına. Dalgalar her çarpışta bir hüzün bırakıp gidiyordu. Ve Aylan çileli hayatını kıyıya terk edip sessizce ayrılmıştı…

Kimyasal  gazla boğularak öldürülen çocukların çırpınışları dramatik bir filmden bir kesit değil.

Yıkıntılar arasından çıkarılan o küçük kızın donuk bakışları, dramatik bir filmden bir kesit değil.

Babası ile birlikte sığındığı duvarda kurşunlanarak hayata veda eden Muhammed Durra’nın o çığlıkları dramatik bir filmden bir kesit değil.

Şehit oğluna sarılıp veda eden ananın o masum bakışları dramatik bir filmden bir kesit değil.

Anlamıyorum, anlayamıyorum yaşlı dünya çocuk çığlıkları ile sarsılırken caniler nasıl ortaya çıkıp da hak ve adaletten bahsedebiliyorlar? Bu karanlık yüzler hangi cesaretle çıkıp da insan hak ve özgürlüklerinden dem vuruyorlar? Anlamak mümkün değil.