Tarih: 24.11.2022 15:22

Siyâsal akla fırsat vermek

Facebook Twitter Linked-in

Modern dünyâ siyâsal düzlemde devlet-uluslardan müteşekkil bir işbölümüne sâhiptir. Devlet-ulus formasyonunun hem kültür hem de ekonomilerin işleyişi itibârıyla sorunlu olduğunu da biliyoruz. En başta, bu bileşik kavramın içinde yer alan ulus ile devlet arasında mutlak bir örtüşme yok gibidir. Daha açık bir şekilde ifâde edecek olursak, uluslar veri devlet sınırlarını çok defâ aşar ve başka devlet-ulusların sınırları içinde kalır. Çok uzağa gitmeye lüzum yok; bunun en yakın misâli biz Türklerdir. Asya Türkistan’ını ihmâl ederek baksak bile; Balkanlar, Kafkasya, İran, Sûriye’de, neredeyse Türkiye Cumhûriyeti’nde yaşayan Türk sayısının yarısına yakın Türk’ün yaşadığını biliyoruz. Etnik yakınlıkların dışındaki kültürel değişkenleri kullandığımız, meselâ dinî-mezhebî temelde baktığımızda manzara daha da karmaşık hâle gelir. Her ulus içinde bu kültürel karmaşıklık durum ve sorunlarını idrâk etmek mümkündür.

Ekonomi için de aynı durumu görüyoruz. Ekonomilerin üzerinde yükseldiği iki temel sütun olan sermâye ve emek açısından böyledir. Birincisinden, sermâyeden başlayalım. Sermâyenin iş ve işlemleri devlet-ulus kodlarını çok defâ aşıyor. Ona çok defâ millî bir karakter yüklemekte zorlanıyoruz. Meselâ Çin sermâyesi olarak bildiğimiz bir sermâye hacmi içinde yer alan unsurların, daha yakından baktığımızda o kadar da Çinli olmadığını görebiliriz. Emek açısından baktığımızda da durum farklı olmayacaktır. (Ulus ile kavramları arasındaki derin târihsel çelişkileri herkes bildiğini düşündüğüm için buraya ayrıca girmeyeceğim). Meselâ bir Alman markasının ürünlerinin üretim safhaları dikkate alındığında altından Hint, Bangladeş, Vietnam emeğinin çıkması işten bile değildir.

Hülâsa edecek olursak, üç kritik yapı hem kendi içinde hem de aralarında mütemadiyen çatışıyor. Bunlar siyâsetekonomi ve kültürdür. Her birisinin apayrı aklı ve gerekleri vardır. Doğrusu bunların arasında en açık ve ufuklu olanın ekonomi olduğu düşünülür. Belki teorik olarak öyledir. Nitekim ekonomi düşüncesi, ister liberteryanistlerde olduğu üzere saf ekonomik olarak, ister sosyalislerde olduğu üzere sınıfsal temelde olsun enternasyonalist ve evrenselci bir çizgide buluşur. Adam Smith, ekonominin yükselen güçlerinin insanlığı siyâsal ve kültürel bağımlılıklarından kurtarma potansiyeli taşıdığını öngörüyordu. Sosyalist Marx ise üretici güç olarak işçi sınıflarının evrensel dayanışması ve birliği üzerinde özgürleşim süreçlerinin muzaffer olacağını savunuyordu.

Yaşanan gelişmeleri hesap ettiğimizde bu beklentilerin boşa çıkmış olduğunu görüyoruz. Sebebi çok uzakta aramaya hâcet yok. Cümle hesapların üzerine oturduğu sanâyi medeniyeti hızla çözülüyor. Emek bu çözülmenin içinde elbette yok olmuyor. Ama alabildiğine dağılıyor ve örgütsüzleşiyor. Sosyalist düşünceler ise tuhaf bir şekilde sınıfsal tutunum mevzilerinden savrularak, yukarıda işâret ettiğim üç sütundan en dargörüşlü olanını temsil eden kültürel zeminlerde kendisine bir gelecek arıyor.

Adam Smith’in mirası ise tamâmen bağlamını kaybedip neoliberal düşünce ekseninde bambaşka bir zeminde ekonomizm ve küreselleşme olarak yorumlanıyor. Adam Smith’in bahsetmiş olduğu piyasalar bugün mevcut değil. O, bağımsız bağımsız bir piyasa çoğulculuğundan bahsediyordu. Kapitalizm bir zamanlar var olan bu piyasa çeşitliliğini deldi ve tekelci piyasaları kurdu. Tekelciliğin hüküm sürdüğü bir dünyâda liberteryanistlerin özgürlükçü söyleminin bir karşılığı olamaz. Hâl böyle olunca, küreselleşme olsa olsa tekelciliğin, doğuracağı ağır eşitsizliklerle berâber kendisini dayatmasından başka bir mâna taşıyamaz.

Ama çok daha sıkıntılı iki başka süreç daha buna eklemlendi. İlk olarak ekonomilerin finansallaşması bizzat ekonomi düşüncesini ağır tahribâta mâruz bıraktı. Sermâye ve emeğin verimliliğindeki düşmelerle finansal hegemonyanın yükselişi arasındaki bağları net olarak tâkip etmek mümkündür. Daha basit olarak ifâde edecek olursak, paranın güçlerinin ekonominin güçlerini baskıladığı bir dünyâda yaşıyoruz.

Nihâyet, finansal güçlerle teknolojik gelişmeler eşlendi. İnsanlığın istikbâli açısından en tehlikeli olan da bu. O zaman dönüp dolaşıp yeniden, kuşatılmış devlet-ulus yapılarının bu gelişmeler karşısında verebileceği tepkilere geliyoruz. Bu yapılar yaşanan süreçlerin öznesi mi olacak; değilse nesnesi mi? Gidişât, devlet-ulusların ikinci yola savrulduğunu gösteriyor. Çin bunun en berbat açılımı. Yükselen ve faşizmlerle neticeleneceği belli olan gelişmeler ucuz ve fırsatçı devletçiliklerin diğer karanlık sûreti. Son G-20 Zirvesi’nde alınan kararlar da teknofinansal birikimler karşısında devletlerin düştüğü zaafları ortaya koyuyor.

Yazdıklarımın basitçi bir yaftalamayla devletçilik olarak algılanacağını hissediyorum. Devlet-ulusların târihsel sicillerinin ne kadar sorunlu olduğunu bilmiyor değilim. Ama bu beni, umudun siyâsal aklı yeniden ayağa kaldırmakta yattığını düşünmekten uzaklaştırmıyor. Eğer siyâsal akıl birikiminin öznesi olan devletler, şu aralar ortalığı kasıp kavuran siyaset sınıfını tasfiye edip uluslarının hukûkunu arkalarına alan kadrolarla kurumsal-kamusal yeni açılımlar yapabilirse bu tehlikeleri bertaraf etmek mümkün olabilir. Bu olmazsa istikbâli çok karanlık görüyorum.




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —