Tarih: 15.10.2021 12:01

“Senden ilk defa bir şey rica ediyorum: Ölme baba!”

Facebook Twitter Linked-in

COVİD 19, toplum bünyesinde birtakım değişikler yaptı ve yapmaya da devam edecek. Bu değişikliklerin bazılarının farkındayız, bazılarını henüz idrak etmedik. Zizek, COVİD 19’un ilk yıllarına dair yazdığı yazıda, ilk zamanlar hayatta kalma duygusunun hâkim olacağını, ama ardından depresyonun geleceğini söylüyordu.

Mart 2020 ila Ekim 2021’i kendi hayatım üzerinden mukayese ettim, etmeye devam ediyorum. Mukayeseden ortaya çıkan en bariz fark: Karantina Günleri’nden sonra, ben de ülkemin, gezegenin insanlarının ekranda geçirdikleri saatlere yaklaşan bir seyir performansı göstermeye başladım.

COVİD 19 günlerinden önce, yurt dışına ihraç edilişi ile övünülen Türk dizilerini bölümlerin uzunluğundan ve şiddet yüklü sahnelerinden dolayı izlemiyordum. Söz konusu dizi filmlerden bîhaber oluşum, sık sık komik durumlara düşmeme sebep olsa da...

Başından sonuna kadar izlediğim tek dizi TRT’de 15 Eylül 2020’den itibaren yayınlanmaya başlayan Masumlar Apartmanı oldu.

Masumlar Apartmanı’na “şöyle bir bakıp çıkacaktım”. Çünkü bir arkadaşım RTÜK’e dilekçe verdiklerini söylemiş, benim de kendilerini desteklememi istemişti. “Seyretmiyorum” cevabı talebin geri çekilmesine yetmedi. Şikâyetin gerekçesi, Safiye karakterinin her şeyi üç kere yıkaması üzerinden fıkhi bir hüküm olan “şartlama” ile alay edildiği kanaati idi.

Toplu imza kampanyaları benim meşrebime pek uygun değil. Ancak aynı hafta içinde birkaç defa “TRT ekranlarında fıkhi hükümlerle dalga geçiliyor” cümlesine muhatap olunca oturdum seyretmeye. Ben birkaç bölüm seyretmiştim ki dizinin ana karakterlerinden biri olan Safiye, “Bir, iki, üç, dört” diye saymaya başladı; böylece TRT dizisi RTÜK şikâyetinden senaristin “dörtlemesi” ile kurtulmuş oldu.

“Görev icabı” başladığım seyir, görev ortadan kalktığı halde devam etti. Niye devam etti? Değişimin izini en çok kendi nefsimde yakalamaya çalışanlardanım. Niye seyretmeye devam ettiğimin izini ince ince sürdüm.

Karantina Günleri’nde başka evlerden, sokaklardan uzak olmasaydım Masumlar Apartmanı’nın yine de müdavimi olur muydum? Bilmiyorum. Kameranın yukardan sokağa, sonra eve girmesi, evin her bir köşesinde benim çocukluğumu da barındıran eşyalara değip geçmesi... İşte orada dikiş makinesi, duvarda çalar saat. Banyoda alüminyum leğenler. Seramik biblolar. Koltukların modeli... Velhasıl geçmiş, geçmemiş, orada öylece duruyordu.

Beni yakalayan sadece eşyalar mıydı? Geçmiş, eşyalar ile geri gelirken Safiye’nin davranışları, seyreden özne ile öznenin seyrettiği kahramanı aynı hâletiruhiye içinde bütünlüyordu.

COVİD 19 belasıyla karşılaşmamız, hepimizi Safiye’nin korkusuna ortak etmişti. Safiye’nin her şeyi yıkaması ile bizim marketten aldığımız her şeyi yıkamamız arasında zamansal bir bütünlük ortaya çıkmıştı. Biz de karantina ahalisi olarak, evden dışarı çıkmayan Safiye gibi sadece evimizde idik. Evden dışarı adımımızı atmıyor, ama Gülben gibi pencerelerden gözümüzü alamıyorduk. İki kız kardeş kadar ileri gidip ekmekleri yıkamıyorduk belki, lakin ekmek almaktan korkanlarımız evde yaptıkları ekmeklerin görselini sosyal medya üzerinden paylaşmaya doyamıyordu. Mal-mülk sahibi Derenoğlu ailesinin evden dışarı çıkamayışı ile gezegenin orta gelirli insanlarının evden çıkamayışı arasındaki paralellik, farkında olmadan bizi ekranla bütünlüyordu.

 

Dokunmak ya da dokunamamak...

Dizi “gerçek” ve “yaşanmış” etiketiyle sunulmuştu. Ama biz, seyirciler olarak, yapımcıların özellikle ve vurgulu bir şekilde psikiyatrist yazarın “hastalarının hikâyesi” diye sunduğu gerçekliği değil, başka bir gerçekliği bulmuştuk. Kendi gerçekliğimizi...

Derenoğlu ailesinin evden dışarı çıkamayan ve hiç kimseye, birbirlerine bile dokunamayan iki kız kardeşi Safiye ile Gülben gibi biz de COVİD 19’un mecbur bıraktığı dokunamama hâlini yaşıyorduk. Derenoğlu ailesinin koca eve bir türlü sığmayışı gibi biz de “Evde Kal günleri”nde, Bakanlık “Hayat Eve Sığar” diye komut verse de evimize sığamıyorduk. Beden eve, ruh bedene dar. Darlanıyorduk.

Masumlar Apartmanı, 1. sezonun finalini “Erken gidenler mezara, erken gidenleri yolcu edenler tımarhaneye” şeklinde kapatmışken 2. sezonu cümbüş ile açtı.

Tıpkı Türkiye gibi. Mart 2020’de COVİD 19’dan henüz bir kişi ölmüşken sokakları ıssız, gökyüzünü kuşlara bırakmıştık. Haziran ayı ile birlikte köylü köyüne, köyü olmayan tatil köyüne koştu. Eski normaller, yeni normaller art arda sıralanırken Instagram cumhuriyeti, pozlarına; siyasi partiler, mitinglerine geri döndü.

Ölümler ekrandaydı. Gezegende milyonlarca insan COVİD 19’dan ölmüştü, her gün ölmeye devam ediyordu. Ama ölümleri bize dokunmuyordu işte. Onların ölümü bir haber metni kadar uzaktı. Bir aileden aynı anda birkaç kişi öldü. Kimi taziye evi boş kaldı, kimi doldu taştı. Yasını kör bir karanlıkta tek başına tutmaya çalışanlar da haberlerde yer aldı, Türkiye gerçeği olarak, COVİD 19’dan ölen kişinin taziyesindeki kalabalık yemekler de.

Han tımarhaneden çıkmış, tımarhane arkadaşı Anıl’ın yardımı ile etrafına bir kalabalık inşa ederek kendi acısının içinde hür olmayı seçmişti. Yeni normaller ile yeni yas, birbirine böyle eşlik etmiş oldu.

İzleyiciler yakınlarının taziye evine gidemiyordu, Han da ailesi ile birlikte yaşadığı evine dönemedi. Otellerde kaldı, giden aklı geri gelmişti gelmesine ama o, “çocuk aklı”na sığınmayı tercih etti. Sorumluluklardan nasıl kaçılabilirdi? Ya aklı azat ederek ya da çocuk kalarak... Hayata dokunmadan... Hayatın kıyısında...

Karısının ölümünün ardından önce tımarhaneye sonra da otellere ancak “sığabilen” Han, karısını tanıyan herkesten kaçarak bir yaşam kurmayı denedi. Babası kalp krizi geçirip hastaneye kaldırılınca yoğun bakımdaki babasının ayakucunda, hayata ve ölüme dair söylevini verdi. Senaristlerin gözünde ölüm, gitmiyor gibi gidilen bir yer. Bir yurt dışı seyahati, dünya dışında bir gezegene varmak gibi... “Orada İnci’ye rastlarsan” diyor mesela. (Kabir âlemini nasıl bir yer zannediyor senaristler?) Babasının yarı kapalı bilincine adeta bir mektup dikte ediyor oğul.

Han’ın sergilediği tirad “dokunaklı”. Ekran başında bu sahneyi seyredenlerin etkilenmemesi mümkün değil: “Senden ilk defa bir şey rica ediyorum: ÖLME BABA!” (Bkz. 40. bölüm 45. dakikadan sonra).

Han’ın ablası Safiye gündelik hayattaki her isteğini tavana bakıp “Allah’ım ne olur” diye dua ederek dillendirirken, evin oğlu babasından “ölmemesini rica etti”.

“Sen benden bir şey istedin, ölme dedin, ölmeyeceğim... ”

40. bölümde oğlunun “Senden ilk defa bir şey rica ediyorum: Ölme baba!” dediği Hikmet Bey’i, 41. bölümde sağlığına kavuşmuş olarak buluyoruz. Oğul, evine dönmüş, babanın sağlığı ile ilgili endişelerini dile getiriyor; baba, oğlunun yoğun bakımdayken kendisine söylemiş olduğu cümlelere cevap verircesine onun şaşkın bakışları altında tekrar ediyor: “Sen benden bir şey istedin. Ölme dedin. Ölmeyeceğim.”

Popüler kültür ölümü, “buradan gitmeyi/ ya da gitmemeyi”, “buradakilerin tercihi” olarak yerleştiriyor zihinlere.

Diyeceksiniz ki, bir dizi filmde senaristlerin öylesine yazmış olduğu bir cümleden bu neticeyi çıkarmak doğru mu? Bir dizide geçen bir cümle için köşe yazısı yazmaya değer mi?

Peki!

COVİD 19 günlerinde tıbbi destekli intihar (ötenazi kelimesini kullanmadan önce bin kere düşünün derim), birkaç ülkede daha yasal hale getirildi.

Kişinin ne zaman, nerede, nasıl öleceğine kendisinin karar vermesi, tıbbi destekli intihar talebinde bulunması, “onurlu yaşam” etiketi ile satışa sunulmuş durumda.

Kişisel gelişim kitaplarından TV dizilerine popüler kültür, doğum kontrol gibi “ölüm kontrolü” de yerleştiriyor zihinlere.




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —