Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Erbil merkezli Arapça yayın yapan Şems TV’nin yayınlamadığı röportajdan bölümler Suriye televizyonunda yayınlandı.
“Mazlum Abdi’ye Söyledim: Tek Damla Kan Dökülmesine Gerek Yok”
Şara, SDG lideri Mazlum Abdi ile yaptığı görüşmenin detaylarını açıkladı.
“Mazlum Abdi’ye dedim ki: Mazlum kardeşim. Eğer Kürt bileşeninin hakları için savaşıyorsanız, tek bir damla kan dökmenize gerek yok. Çünkü Kürt bileşeninin hakları anayasa tarafından güvence altına alınmıştır. Bu haklar herhangi bir cumhurbaşkanından gelen bir lütuf veya bağış değildir; aksine devletin yerine getirmesi gereken bir görevdir. Ben Suriye’deki tüm Kürt haklarına inanıyorum ve bu haklar anayasal güvence altında olmalıdır.”
“Kandil Bağlantısı Çözümün Önündeki En Büyük Engel”
“SGD’nin temel sorunu çok başlı olmasıdır. Masada anlaştığınız ancak kendi içinde karar mekanizması olmayan, verdiği sözü uygulayamayan bir yapıyla müzakere ediyorsunuz. Kandil ile olan organik bağları, onlar ne derse desin gün gibi ortadadır. Suriye, dışarıdan gelen ve Türkiye ile 50 yıllık bir geçmişi olan bu çatışmanın bedelini kendi topraklarında ödeyemez. Kürtleri, komşu devletlere saldıran sınır ötesi bir yapıyla ilişkilendirmek onları korumak değil, ateşe atmaktır.”
“Tünel Kazmak Çözüm Değil, Entegrasyon Sermayedir”
“Kürt bileşeni için asıl sermaye Suriye devletidir. Eğer biz devlet olarak kapıları kapatsaydık veya ‘Kürtleri yönetimde istemiyoruz’ deseydik, o zaman başka seçenekler arama hakları olurdu. Ancak biz Halep’i ve tüm şehirlerimizi yeniden inşa ederken, birilerinin mahalle aralarında hendekler kazması kabul edilemez. Kürt vatandaşlarımızın gerçek güvenliği, yeni Suriye’ye ve devletin yasal kurumlarına entegre olmaktan geçer.”
Şara’nın açıklamalarından diğer bölümler şöyle:
“Hepimizin bildiği gibi Halep, Suriye ekonomisinin yaklaşık %50’sinden fazlasını temsil etmektedir ve ülke ekonomisi için temel bir geçiş koridoru niteliğindedir. Ekonomi ise doğası gereği bir miktar istikrar ve sükûnete ihtiyaç duyar. O dönemde SDG ile bazı mutabakatlar sağladık. İlk görüşme muhtemelen yaklaşık bir buçuk ay sonra, Şam’a varışımızla birlikte ya da ondan kısa bir süre önce gerçekleşti. Hatırlıyorum, Mazlum Abdi ile bir araya geldim ve ilk görüşmede kendisine açıkça şunu söyledim: “Sayın Mazlum, eğer Kürt bileşeninin hakları için mücadele ediyorsanız, tek bir damla kan dökmenize gerek yok. Çünkü Kürt bileşeninin hakları korunmuştur ve anayasa ile de güvence altına alınacaktır.” Vatandaşlık hakları, yönetime katılım hakkı ve Kürt bileşeninden subayların Suriye ordusunda yer alması gibi hususlar temel haklardır. Kürt bileşeni devrim sürecine bizimle birlikte katılmış, devrimin asli bir parçası olmuştur. Ancak bu bileşen zorunlu olarak SDG’ye bağlı değildir. Ben şahsen, SDG’nin tüm Kürt bileşenini temsil ettiği yönündeki görüşe inanmıyorum. Ayrıca Kürt bileşeninin kendi içinde iç görüş ayrılıkları bulunmaktadır ve hepsi SDG’nin ideolojisi ve yapısı etrafında birleşmiş değildir. Bu nedenle kendisine şunu söyledim: Yeter ki hep birlikte vatanı düşünelim ve hakları hukuki mekanizmalar üzerinden ele alalım. Böylece hukuk egemen olur ve herkesin haklarını güvence altına alır. Buna örnek olarak şunu dile getirdim: Son on dört yıl içerisinde ihlale uğramış herhangi bir Kürt hakkı, örneğin zorunlu göç vakaları, müzakere dahi edilmeksizin iade edilmelidir. Çünkü Kürt toplumunun hakları pazarlık konusu değildir. Aynı şekilde vatandaşlık hakları, parlamentoya katılım, egemen ve üst düzey devlet makamlarında görev alma gibi haklar da kota ya da paylaştırma esasına değil, liyakat ilkesine dayanmalıdır. Bu çerçevede görüşmeler olumlu geçti ve tartışmalar ilerleyerek nihayetinde 10 Mart Anlaşması’na ulaşıldı.
“Geçmiş yıllarda tekrar tekrar vurguladığımız gibi, Suriye halkına büyük zulümler yapılmıştır; bu zulümler yalnızca Suriye halkına değil, Lübnan halkına da yansımış, ayrıca Kürt bileşeni dâhil olmak üzere Suriye halkının tüm bileşenlerini kapsamıştır. Yani zulüm, Suriye toplumunun bütün kesimlerini kuşatan genel bir zulüm olmuştur. Bu şartlar altında mübarek Suriye Devrimi gerçekleşmiş ve bu devrimde, diğer tüm Suriye halkı bileşenleriyle birlikte Kürt kardeşlerimizin de değerli bir katılımı olmuştur. Ardından olaylar gelişmiş, devrim süreci boyunca pek çok gelişme ve ayrıntı yaşanmış, nihayetinde özgürleşme gerçekleşmiştir. Bu özgürleşme, Kürt halkına ve Suriye toplumunun diğer tüm bileşenlerine yönelik yapılan haksızlıklara karşı ilk gerçek ve somut tepki niteliğinde olmuştur. Çünkü bu, Kürt bileşenine ve diğer toplumsal bileşenlere karşı son derece kötü uygulamalar gerçekleştirmiş büyük ve suç niteliği taşıyan bir rejim yapısının çökertilmesi anlamına gelmektedir. Özellikle Kürt bileşenine yönelik seçici ve sistematik uygulamalar söz konusuydu; bunlar arasında, Kürtlerin bir kısmının Suriye vatandaşlığından mahrum bırakılması, vatandaşlık haklarının engellenmesi ve benzeri uygulamalar yer almaktaydı. Bu nedenle devrik rejim sisteminin yıkılması, fiilî ve gerçek Kürt haklarının iadesi açısından ilk ve temel adım olmuştur. Ancak Kürt bileşeni, yalnızca rejim döneminde değil, Suriye Devrimi sürecinde de, diğer halk kesimleri gibi çeşitli zulümlere maruz kalmıştır. Bu zulümler, gerek DEAŞ tarafından ki biz onlarla kanlı bir savaşa girdik, gerekse disiplin ve hukuki bağlılığı yeterli olmayan bazı silahlı gruplar tarafından gerçekleştirilmiştir. Ben şahsen de, mübarek Suriye Devrimi süresince, Kürt bileşenini korumak adına elimden gelen her şeyi yapmaya çalıştım. Her ne kadar Kürtlerin yaşadığı bazı bölgeler, bizim kontrolümüzde olan kuzeybatı Suriye’de olmasa da, o dönemde yapabileceğim her şeyi yaptım. Hatta bu tutumum, o süreçte gücümün yetmeyeceği ölçüde karşı koyamayacağım bazı güçlerle çarpışmama/ karşı karşıya gelmeme yol açtı. Buna rağmen, elimden geleni yaptım ve bu durum, o bölgelerdeki Kürt halkının da tanıklığıyla sabittir. Genel olarak şunu açıkça söyleyebilirim ki: Suriye toplumunun tamamı mağdurdur. Hepimiz, önceki rejimin işlediği suçların ve zulmün kurbanıyız.”
Büyük şehirlere yönelik özgürleştirmenin ilk anlarında, girdiğimiz şehirlerden biri olan Halep’te, herkesin de gördüğü gibi SDG Halep’in büyük mahallelerinden biri olan Şeyh Maksud semtinde bulunuyordu. Halep’e girişimiz sırasında bu yapı yayılma ve genişleme yoluna gitti ve kente giren güçlere saldırılarda bulundu. Bu durum, askerî güçlerin ilerleyişini ve koordinasyonunu kısmen sekteye uğrattı. Ancak biz hızlı ve acil önlemler aldık ve kısa sürede dikkatimizi Halep’ten sonraki aşamaya yönelttik. Bu aşamalar sırasıyla Humus, ardından Hama ve nihayetinde Şam’a ulaşma süreciydi. Bu nedenle, Halep’te yalnızca geçici ve acil müdahalelerle yetindik. Bu müdahalelerin sonucunda, Şeyh Maksud’da bulunan SDG güçleri Eşrefiye, Beni Zeyd ve sanayi bölgelerine doğru yayıldı. Bu bölgeler, yüksek rakımlı olup Halep’i kuzey, batı ve kuzeybatı kesimlerine bağlayan ana geçiş yollarına ve stratejik arterlere hâkim konumdadır. Aynı zamanda bu alanlarda yoğun bir fabrika ve sanayi tesisi bulunmaktadır. Bilindiği üzere Halep, Suriye ekonomisinin yaklaşık %50’sinden fazlasını temsil eden ekonominin ana damarıdır ve ülke ekonomisi için temel bir geçiş koridorudur. Ekonomi ise doğası gereği istikrar ve sükûnete ihtiyaç duyar. Bu nedenle o dönemde SDG ile bazı mutabakatlara vardık. Muhtemelen ilk görüşme, Şam’a ulaşmamızdan yaklaşık bir buçuk ay sonra ya da bundan daha da geç bir tarihte gerçekleşti.”
“Kürt bileşeni, Suriye toplumsal yapısıyla zaten entegre olmuş durumdadır. Bugün Şam’ın merkezinde Kürt nüfusun yaşadığı mahalleler bulunmaktadır; bu insanlar Suriye toplumuyla iç içe yaşamaktadır, üniversitelerde eğitim görmektedir. Günümüzde Suriye hükümeti içinde de Kürt bileşeninden isimler yer almaktadır. Örneğin, Eğitim Bakanlığı gibi en önemli bakanlıklardan birinde Kürt bileşeninden bir bakan görev yapıyor. Biz, Kürt bileşeninin parlamento seçimlerine katılmasını teklif ettik. Ancak Kuzeydoğu Suriye bölgelerinde, yaklaşan yeni Suriye Parlamentosu (Halk Meclisi) seçimlerine katılım için seçimlerin yapılması engellendi. Bu nedenle ben şuna inanıyorum: Kürt bileşeninin korunması, mevcut fırsatın ve Suriye’deki yeni dönemin doğru değerlendirilmesi, Suriye devletiyle tam entegrasyon sağlanması ve sürece etkin biçimde katılım göstermesi büyük önem taşımaktadır. Bu katılım; ister ordu, ister güvenlik kurumları, ister egemen devlet makamları, isterse parlamento düzeyinde olsun, hepsi için geçerlidir. Ayrıca, Suriye için ortak ve birleşik bir hukuk sistemi oluşturma sürecine katkı sunmaları da hayati önemdedir. Aksi takdirde gecikmeleri, onları tarihin dışında bırakacaktır. Kürt bileşeninin, silahlı ve dar parti yapıları içine hapsedilmesi; dış bağlantıları bulunan, Kandil Dağları’ndan talimat alan, 40–50 yıldır toplumsal hayattan kopmuş ve Türkiye’de kronik bir sorun yaşayan yapılarla ilişkilendirilmesi, Suriye’deki Kürtleri bu çıkmazın içine sürüklemektedir. Bu durum, Kürt bileşenini kalkınma, yeniden imar ve eğitim gibi bugün Suriye’de yaşanan süreçlerden mahrum bırakmakta; aynı zamanda Suriye’nin toprak bütünlüğünü destekleyen uluslararası iradeye de ters düşmektedir. Hatta onları fiilen koruyan Amerika Birleşik Devletleri dahi, bu korumayı belli ölçülerde sürdürmekle birlikte, açık ve net bir şekilde ABD Başkanı Sn. Trump aracılığıyla Suriye’nin toprak bütünlüğünü destekleyen bir politika izlemekte ve Suriye’ye yeniden birleşme fırsatı tanınmasını savunmaktadır. Tüm bu değişimlere rağmen karşı bir tutum sergilemek, bölgesel ve uluslararası dönüşümlerle açıkça çelişmektedir.”

