Sanık Sandalyesindeki Kelimeler

Vahap Coşkun, perspektif.online’da “Sanık Sandalyesindeki Kelimeler” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz.

Sanık Sandalyesindeki Kelimeler

Bir dil ve o dilin kelimeleri bir partiyle, bir örgütle veya bir şahısla özdeşleştirilemez. Dil ve kelimeler onları konuşan, yazan ve onlar üzerinde düşünen herkesindir.

İçişleri Bakanlığı’nın İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında yürüttüğü bir “özel teftiş” var. Belediyenin, PKK ile iltisaklı olduğu söylenen DİAYDER (Din Âlimleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği) adlı dernekle kurduğu ilişki, bu teftişin nedenlerinden biri olarak gösteriliyor. DİAYDER ile ilgili olarak bu hafta başında bir iddianame hazırlandı ve kabul edildi. Düğüm yargıda çözülecek.

Mühim bir gelişme bu ve birçok açıdan da okunmaya müsait. Mesela, hukuki olarak bu dava, yargının siyasi emellere araç kılınmasının yeni bir örneği olarak değerlendirilebilir. Siyasi olarak ise bu dava, iktidarın İstanbul yenilgisini hâlâ kabullenememesinin bir dışa vurumu olarak görülebilir. İmamoğlu’na yönelik bir yaptırımın muhtemel siyasi neticelerine değinebilir. Ya da kişinin başkasını gömmek üzere kazdığı çukura kendisinin düşmesinin tarihi misalleri hatırlatılabilir vs.

Elbette bunların hepsi, üzerlerinde ayrıntılı bir şekilde durulması gereken önemli konular ve nitekim basında da bunlara dair birçok tahlil yapıldı. Lakin iddianamenin irdelenmeyi hak eden bir başka yönü de var. O da, bu iddianamenin Kürt kimliğine ve Kürtçeye doğrudan karşıt bir zihniyetle kaleme alınmış olmasıdır. Zira bu iddianamede, Kürtçe bazı kelimelerin kullanılması bir “suç” kapsamında görülüyor. İddianameden okuyalım:

“Dernek Başkanı Mehmet Emin Aslan’ın verdiği bir hutbe içerisinde ‘ülkemizde kullanılan Kurmançi lehçesinin içinde bulunmayan yöre halkı tarafından kullanılmayan, sonradan PKK/KCK terör örgütü tarafından kullanılıp benimsenen Civak (topluluk, cemaat), Bawermend ( İnananlar), Heja (Değerli), Jiyan (Yaşam), Henber (Karşı), Rümet (Onur, Şeref), Parastın (Savunma), Armanç (Amaç), Navent (Orta), Taybet (Özel), Astengi (Sıkıntı), Aşiti (Sulh, Adalet), Ol (Din), Cüda (Ayrı), Davi (Son), Wekhavi ( Benzerlik, Eşitlik) Bersıw (Cevap) ve Rojihilat ( Doğu) Kürtçe terminolojileri kelimeleri kullanıldığı…”

Evvela, Kürtçe bir yana, iddianamedeki Türkçenin içler acısı haline dikkat edilmelidir. Bir başka dil hakkında ahkâm kesen birinin (bu hakkı ve haddi nereden bulduğu bir bahsi diğer) en azından kendi diline karşı özenli davranması beklenir. İddianamede böyle bir özen yok; dolayısıyla savcının ne dediğini anlamak da güç. Ancak satırlar arasında kendinizi zorlayarak ilerlediğinizde, savcının muradını kestirebiliyorsunuz. Savcıya göre, iddianamede geçen kelimeleri Türkiye Kürtleri kullanmaz, bunlar sonradan PKK tarafından benimsenen kelimelerdir ve binaenaleyh bunların kullanılması da suçtur!

“Özgün Bir Kürt Dili Yoktur”

Gerçekten insanın dili tutuluyor. Ne olursa olsun bazı köprülerin altından suların hiç de düşünüldüğü gibi akmadığına tanık olmak insanın nefesini kesiyor. Nereden başlayacağınızı, her tarafı tel tel dökülen bu ifadeleri nasıl yorumlayacağınızı bilemiyorsunuz. Yine de iki hususun altı çizilebilir:

İlki, mevzu Kürtçe olduğunda, Türkiye’de -başta hukukçular olmak üzere- birçok kişinin yetkin bir filolog edasına bürünmesi yeni ve şaşırtıcı bir olay değil. Anayasa Mahkemesi, 1993’te HEP hakkında açılan kapatma davasını karara bağlarken “özgün bir Kürtçe dili yoktur” demişti. (E:1992/1, K: 1993/1) Savcı, iddiasını bu kadar ileri götürmüyor ama seçtiği kelimelerin “yöre halkı” tarafından kullanılmadığını ve bunların sonradan uydurulduğunu iddia edecek kadar kendinden emin. Ne var ki, iddianamede yer verdiği Kürtçe kelimelerin neredeyse tamamı yanlış yazılmış. İnsan bu kadar büyük bir söz söyleyecekse ihtimamla hareket eder, Kürtçe bilen birine danışır ve hiç olmazsa kelimeleri doğru bir şekilde iddianameye geçirir.

İddianamedeki bu hal, asıl soruna işaret ediyor. Kürtçeyi bilmeyen, bu dille en küçük bir irtibatı bulunmayan, bugüne kadar bu dilde tek bir araştırma, makale veya kitap okumamış olanlar bile Kürtçe üzerinde söz söyleme hakkını kendilerinde bulabiliyorlar. Çok doğal bir biçimde, hiçbir fikirlerinin olmadığı bir dil hakkında rahatlıkla büyük büyük laflar edebiliyorlar. Kürtçenin varlığı-yokluğu, yeterliliği-yetmezliği, lehçeleri vb. konularda hüküm vermekten kaçınmıyorlar.

Hiçbir dile karşı bu kadar hoyrat davranılmaz, hiçbir dil ve onu sahiplenenler bu kadar incitici bir muameleye maruz bırakılmaz. Ama iş Kürtçeye gelince bütün ahlaki ve hukuki sınırlar pervasızca ihlal edilir.

“Yöre Halkı”

İkincisi, savcı, kelimeleri PKK ile bağlantılandırıyor ama PKK’nin propaganda dili Kürtçe değil Türkçedir. Kürt milliyetçileri tarafından örgütün en çok eleştirildiği konulardan biri de budur. Terör soruşturması yürüttüğüne ve bu meseleleri yakından takip ettiğine göre savcının da bu temel bilgiden haberdar olması gerekir.

Eğer savcı, PKK metinlerini incelerse, o metinlerde diğerlerine oranla daha fazla müracaat edilen bazı Türkçe kelimeleri tespit edebilir. Peki, savcı bunlar için de bir iddianame hazırlamayı düşünür mü? Bazı Türkçe kelimelere bir suç aleti muamelesi yapar mı? Tabii ki yapmaz, yapamaz. Bir dil ve o dilin kelimeleri bir partiyle, bir örgütle veya bir şahısla özdeşleştirilemez. Dil ve kelimeler onları konuşan, yazan ve onlar üzerinde düşünen herkesindir.

Kelimeleri, onları kullananlardan hareketle mimlemek, aklın alacağı bir iş değildir. Fakat mevzu bir yerden Kürtlere dokunduğunda, akıl kolaylıkla devre dışına itilebiliyor. İddianamenin de yaptığı bu; Kürt dilini ve kültürünü sanık sandalyesine oturtuyor; PKK’yi de vasıta kılarak bu gayriakli, gayriahlaki ve gayri hukuki girişime karşı çıkılmasını, itiraz edilmesini önlemeye çalışıyor.

Ancak buradan bir yere varılmaz; benim bildiğim Kürtler için bu iddianame bir anlam taşımaz. Onlar “jîyan”larını sürdürürken kendi “civak”larında bu “hêja” kelimelerinden vazgeçmezler; dün olduğu gibi bugün de bir “asteng” ile karşılaştıklarında dilleri için “parastin” yapar ve bunu aşarlar. “Cuda” bir işleme tabi tutulmaktan rahatsız olurlar, “wekhevî” ve “aşîitî” talep ederler. Şüphe yok, kendi dillerine sahip çıkmayı da bir “rûmet” sayarlar.

Hülasa Kürtçe ne badireler atlattı, bunu da atlatır ve yolunu bulur. Fakat Türkiye, bütün kurumlarıyla, bu Kürt ve Kürtçe karşıtlığından kurtulmadıkça, bu anti-Kürt zihniyete bir “davî” vermedikçe rahat ve huzur yüzü görmez.

Unutmadan, sayın savcı bir “yöre halkı”ndan bahsetmişti. Sahi, kim bu yöre halkı? Adını bilen var mı acaba?

 

Kaynak: Farklı Bakış