Tarih: 17.02.2021 15:50

Sait Alioğlu Yazdı;

Facebook Twitter Linked-in

Toplumda var olan, gelmekte olan ve gelen felaketleri haber veren insanlara yönelik olarak “ağzını hayra aç; ağzından yel alsın” gibi, bir belaya duçar olmama içgüdüsüyle, var olan felaketi, en azından, onu, ondan bahsetmeme yoluyla atlatma düşüncesi, dün olduğu üzere bugün de bir refleks olarak varlığını sürdürmektedir.

Şimdi ise, yaşadığımız şu korona döneminde, koronanın bir vakıa olmasının yanında, işin uzmanı olmayan birçok kişinin, bu işin geleceği için sergilemeye çalıştığı tezviratlar, komplo örgüsü içerisinde değerlendirilmekte ve bu, birçok insanı ve grubu da etkileyebilmektedir.

Bazı uzmanlara göreyse Türkiye’de ilk korona vakası/vakaları, onun var olduğuna dair kaydedilen tarihe rağmen, ondan tam bir yıl önce, yani 2019 yılının mart ayında ortaya çıktığı, kısık seslerle dile getirilmekte.

Hatta öyle ki o hastalığa bağlı olarak günlük ölümlerin sayısal olarak yirmi küsur civarında olduğu, ama toplumsal bir kargaşaya ve kaosa meydan verilmesin düşüncesiyle açıklanmadığı iddialar arasında bulunuyordu.

Allahualem…

Biz, burada koronayı değil, bilinen ve kayda geçirilen tarihi açısından kaba bir hesapla MS. 810 yılında Urfa ve Diyarbekir’de vuku bulan çekirge istilasından hareketle, içerisine insan yaşam ile birlikte tarımsal üretimi de dahil eden toplumsal bir felaketten hareketle; biri o dönemden, diğeri ise günümüzden iki örnek vermek istiyoruz…

Şu an yaşamakta olduğumuz vasattan önce, Türkiye medyasında haber akışı içerisinde, kaynaklandığı bölge açısından Doğu Afrika’yı kasıp kavuran, tarlada, toprakta yenilebilecek, kullanılabilecek ürün adına ne varsa, onları yiyip bitiren, geçtiği toprakları kurutan ve her biri yüz binleri bulan çekirgelerden oluşan bir felaketin “kuzeye doğru” yöneldikleri haberleri yekûn tutmaktaydı.

Bu tür haberler, koronanın başladığı ilk günlerde gündemde olduğu halde, zamanla, varlıkları, hareketlikleri ve etkileri az da olsa süren çekirge sürülerinin kuzeye doğru yönelimlerini içeren haberler ksımen azalmıştı, ya da unutulmuştu.

Hani, “çekirge bir sıçrar, iki sıçrar” derler ya, insanlar da kendi fıtratlarına giderek yabancılaştıkları, kendi özgül ağırlıklarını “batıl” paradigmalar uğruna heba ettikleri, kendilerinden başlamak üzere tabiata, sair mahlûkata ve özellikle de, kalıcı ve sahih kültürde “ana” olarak vasfedilen toprağa karşı yabancılaşma ve ona düşman olma halleri devam ettiği sürece, sair mahlukatın şu ya da bu oranda İNSAN’dan intikam alacağı akıldan vareste tutulmamalıdır.

Onun bizden intikam alması, maddi gözle bakıldığında, salt fiziki şartların ve işin kimyasının değişmesi sonucu oluşan bir felaket olarak Sünnetullah sigasında ele alınmalıydı.

Günümüzden on yıllar, hatta asırlar sonra, eğer Dünya üzerinde insanlık hayatı sürüp gidecekse, o zaman, yaşayan insanlar, şimdi bizlerin yaptığı gibi, atalardan, babalardan anlatılagelen hadiseleri anlatma biçimine uyacak şekilde koronalı günlerden, dönemlerden, hatta -Allah korusun- koronalı yıllardan bahis açacaklardır.

Bunu bilmek için pek de kâhin olmaya gerek yok.

Merhum Âkif’in buyurduğu üzere;

“Geçmişten adam hisse kaparmış. Ne masal şey! / Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? / ‘Tarih’i ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar;/ Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?..”

Tarihten ders alsaydık, belki bu koronalı günleri yaşamaz ve bizden sonraki nesillere de bu koronalı günler ile ilgi anlatılacağı aşikâr olan bir ‘masal’ bırakmazdık.

Gelelim çekirge istilasına…

İkisi de tarih içerisinde; biri, İslam risaletinin ilk asırlarında (MS. 810’lar) Yukarı Mezopotamya’da Urfa (Edessa) ve Diyarbekir’de (1), diğeri ise 90’lı yıllarda Mezopotamya’ya komşu olan Şemdinli’de vuku bulan ve etkisi, o dönemi yaşayan insanlar üzerinde kalıcı izler bırakan iki ayrı çekirge istilası vakası vaki olmuştu.

Dönemin Urfa’sında yaşayan Süryani rahip Mar Yeşua’nın iki şehir ile o bölgeyi istila eden çekirge sürülerinin yapmış olduğu tahribatı anlatan “Urfa ve Diyarbekir’in Felaket Çağı” adlı eseri konuya dair bizzat rahip Yeşua’ın gözlemlerine dayanmaktadır.

Diğer eser ise çağdaş Türkiyeli yazar M. İlhan Erdost’un “Şemdinli Röportajı” adlı eseri olup, Şemdinli ve mıntıkasında meydana gelen çekirge istilasına yönelik eserde var olan bilgiler, bizzat olayı yaşayanların tanıklığına dayanmaktadır.

Rahip Mar Yeşua; vuku bulan çekirge istilası sonrası ile ilgili olarak şunları söylemekte: “810 yılı (498-499). Bu arada kötü halimizi düzeltmek için Tanrı adaletinin bir delili açıktan üzerimize yağmaya başladı. Zira bu yılın (499’un) İyar (Mayıs)’ında yine dini hiçe sayan kötü eğlenceyi (2) kutlama zamanı geldiğinde, güneyden şehrimize çok büyük bir çekirge sürüsü hücum etti. Böyle iken bu sürü o yıl hiçbir zarar ve bozma yapmadı, fakat toprağa çok sayıda yumurta (sirke) bırakarak çekildi.” (3)

“Sirkeden çıkan çekirgeler daha ancak sürünerek dolaşabiliyorlardı ki, bütün Arap Bölgesi’nin, Ras-‘ayn(4) ve Urfa’nın bütün mahsulünü yalayıp yuttular. Uçmaya başladıkları sırada yayıldıkları sahaya, Asurya’dan Batıdenizi’ne (Akdeniz) kadar uzanan bir çizgi yarıçap teşkil ediyordu.” (5) “Canlar çürüyüp gitti, ağlanacak bir hal aldılar. Zayıflıktan çakallara döndüler. Bütün şehir (Urfa) bunlarla doldu; nihayet sokaklarda kemer altlarında ölmeye başladılar.”(6)

“Mar Yeşua’dan 6 yüzyıl sonra Urfa’da yaşamış olan Ermeni rahip Mateos’da Urfa’nın yaşadığı iklim kaynaklı felaketlerden söz etmiştir. “Bu yılda da (Mart 1068-Mart 1069) bütün memlekette şiddetli bir kıtlık oldu ve birçok insan acıklı bir surette öldü. Çünkü karın çokluğu yüzünden yağmur yağmadı, mahsul yetmedi ve birçok meyve ağacı da kurudu. Fakat ertesi sene her türlü mahsul o kadar bereketli oldu ki “mot” (kile) tohuma mukabil yüz misli mahsul alındı.” (7)

Devamı >>>

NOT: Yazar / Alıntı yazar / Okuyucu yorumları yazarların şahsi görüşü olup; haberdurus.com'un yayın politakasını yansıtmayabilir.




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —