Tarih: 10.04.2020 00:04

Pozitivist dindar(lık)lar

Facebook Twitter Linked-in

Prof. Dr. Bayram Ali Çetinkaya analiz etti...

Katolik papaz, koronovirüs (kovit-19) salgını ile ilgili konuşmasında, insanoğlunun içinde bulunduğu dinsizlik, ateizm, cinsel sapkınlıklar, gayri meşru ilişkiler gibi hususlara değinerek, başımıza gelen bela ve musibeti anlatmaya çalışıyor. Bu görsel malzeme üzerinde din bilgini hocamız, Hıristiyan rahibi alaya alarak müstehzi bir şekilde onu eleştiriyor. Müslüman hocamıza göre anlaşılan şudur ki; bu ve benzeri bela, musibet ve salgınlar için bir gerekçe bulmaya gerek yoktur. İnsanoğlu, kendi tedbirsiz ve vurdumduymaz yaşantısının bir sonucu olarak bu tür salgınlar ortaya çıkmaktadır. Yani, aslında bu hususun ilahî ve metafizik bir boyutunu arayarak boşuna çırpınıyorsun. Belki de bir başka konuşmada şahit olduğum şekliyle ‘koronovirüs salgının Tanrı’yla bir ilişkisi yok” sözlerini ima ediyor.

            Halbuki, Ortaçağ’ın en büyük iki filozofundan birisi olan Hıristiyan düşünür St. Augustinus (354-430) “Tanrım sen insanın başındaki saçların sayısını biliyorsun, bir tek saç teli bile senin iraden dışında düşmüyor.” (Matta, 10, 30-İtiraflar, İst-1999) sözleriyle bize Tanrı’nın her şeyle her an her yerde ilgisi ve ilişkisi olduğunu anlatmaktadır. Kelam-ı Kadim ise, bize şu ilahî mesajları duyurmaktadır: “Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O’nun bilgisi dışında bir yaprak bile düşmez. O, yerin karanlıklarındaki tek bir taneyi bile bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.”

Nihayetinde bir olay veya olgunun, insanî ve ilahî diye ayrılması anlamsız bir tartışmadır. Her insanî ve maddî olanın, mutlak şekilde ilahî olanla bir metafizik ilişkisi bulunmaktadır. İlâhi İrade Sahibi ve Yaratıcı, insan, tabiat ve evreni, yani her şeyi sebep ve vesile kılmaktadır.

            Çağın vebası konumunda olan koronavirüs salgınında, mutlaka, insanî eylemlerin etkisi ve müdahalesi söz konusudur. Ancak Kur’ân’ın birçok sure ve ayetine baktığımızda, kavim ve toplumların yaptıkları eylemler sonucunda başlarına nelerin geldiği görülmektedir. Nuh, Ad, Semud, İsrailoğulları, Lut kavimlerinin ve onların zâlim kralları Firavun, Nemrud, Karun’un başlarına gelenlerin haberlerinin, Allah’ın gönderdiği Son Kitap Kur’ân-ı Kerim ile birlikte, bize bildirilmesinin hikmetlerini göz ardı etmemek, aklın ve kalbin bir emridir.

Dolayısıyla ister görünen, elle tutulan, test edilebilen, tecrübe edilebilen, deney(im)lenebilen; isterse test edilemeyen, görülmeyen, labarotuvarda deney(im)lenemeyen olsun her varlığın Allah’la daimî, sürekli ve mutlak bir ilişkisi bulunmaktadır. Aksini düşünmek, yani (haşa) ‘Tanrıyı işin içine karıştırmamak’, O’na olan inancı zedeler, kişiyi tevhidin dışına çıkartır. Deizmin sunduğu ‘eli kolu bağlı, köşesine çekilmiş, emekli olmuş’ Tanrısının; Mutlak, Yaratan Allah olması mümkün değildir.

Din ve kutsal üzerinde büyük zihniyet değişimlerinin yaşandığı Cumhuriyet dönemiyle birlikte sekülerleşmenin yoğun bir şekilde eğitim, hukuk ve sosyal hayatta yaygınlık kazanması, pozitivist felsefe ve düşüncenin zihin dünyamızda açtığı derin kiriz ve kırılmalar, salgın hastalıklar kadar büyük tahribatlara sebep olmuştur.

Türkiye’de orta ve yüksek öğretim kurumlarında verilen eğitim, laik ve seküler tercihle birlikte yeni bir paradigma sunmuştur. Bu model, din eğitimi veren okul ve yüksek eğitim kurumlarında da geçerli olmuş ve iz bırakmıştır. Pozitivist bir model ve metotla, din eğitimi verilmesinin neticeleri, akıl, bilim ve deneyin mutlak rehberliğinden başka hiçbir değer ve metafizik düşünceye yer bırakmamıştır. Son onlu yıllarda, bu durumda müspet yönde gelişmeler olsa da, akıl ve bilim dışında ‘başka kutsal inek’i veri ve delil kabul etmeyen zihniyetlerin değişmesinin zorluğu ortadadır.

Din eğitimi kurumlarında bazı söylemlere bakıldığında, dini ilke ve mevzularda tartışmanın, “bu benim kafama yatmıyor, bunu benim aklım kabul etmiyor, benim inandığım din bu olamaz, benim inandığım Tanrı böyle bir ilah değildir” ifadeleri çerçevesinde zemin bulduğu görülmektedir.

İslâm elbette akla önem vererek, ma’kul olanı öne çıkarmaktadır. İbn Rüşd’ün ifadesiyle akıl ve vahiy, ‘dost, arkadaş ve aynı anneden emen süt kardeşlerdir.’Akıl, bilim ve deneye yönelmek, bizzat İslam ve onun kitabı Kur’ân’ın ilahî prensip ve emridir.

Ancak unutulmamalıdır ki, İslam, August Comte’un ilan ettiği şekliyle pozitivist bir din değildir. Müslümanlar da, teori ve ideolojilere iman eden Comte’un peygamberliğini yaptığı insanlık dininin (Pozitivizmin) takip ve temsilcileri hiç değildir.

Sonuç olarak insanlığın başına gelen her türlü bela, musibet ve felaket gibi; kendisine sunulan her türlü nimet, lütuf, inayet ve ikram da Mutlak, Ekmel, Azim olan Allah’ın dilemesi, iradesi ve yaratmasıyladır.

Kaynak: Milat Gazetesi




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —