Patika bağımlılığı

HALİL BERKTAY'IN YAZISI; Fukuyama’dan Huntington’a çeşitli siyaset bilimciler (hepsi değilse de bazıları) her zaman her şeyi çok daha iyi bilir; sürekli yanlışlansalar da en yeni teorileri hakkında hep çok kesin ve nettirler ya.

Patika bağımlılığı

[13 Ekim 2019] İngilizcesi path-dependency. Eş veya benzer anlamlıları, paradigmatik körlük ya da tunnel vision hali. Sonuncusu, “içinde bulunduğun dar tünelle sınırlı görüş alanı” diye çevrilebilir. Aslında bir tıp deyimi. Bazı göz hastalarında rastlanan “sadece tam önündeki şeyleri görebilme” sendromunu anlatır. Türkçede “burnunun biraz ötesini görememek” deriz, ya da “at gözlükleri”nden söz ederiz. Malûm; (her tarafı görmeleri gerekn süvari atlarına değil) sadece araba atlarına, iki yanlarına bakamasınlar da hep dümdüz ileri koştursunlar diye takılır. Düşünce tarzı itibariyle, herhangi bir sorunun tamamına değil de sadece küçük bir kısmına odaklanmayı, ya da genel ve kapsamlı bir kavrayışa ulaşmak yerine çok dar bir anlayışa takılıp kalmayı ifade eder.

 

Patika bağımlılığı belki biraz daha dinamik bir kavramdır, bunların yanında. İnsanın, bir noktadan sonra kendi eylemleri ve sonuçlarının esiri olmasına (olabileceğine) işaret eder. Bir sürecin en başında, belki çeşitli alternatiflerle yüz yüzesinizdir. Önünüzdeki yollardan birine girersiniz. İlerledikçe çıkamaz olursunuz. Hayat artık oradan akar. Attığınız her adım, sizi o diğer yollardan sürekli uzaklaştırır. Bir kaçınılmazlık duygusu peydahlarsınız. Aslında sizin marifetinizdir (kabahatinizdir?) ama kendi kadercilik yanılsamasını beraberinde getirir. İçinde yer aldığınız mecraya mahkûm olur, öyle de hissedersiniz.

 

                                                        *          *          *

 

* İnsanlığın şafağında, avcılık ve toplayıcılıktan tarıma geçişte bir “mandallama etkisi” (ratchet effect) söz konusuydu örneğin. Avcılığın etkili, bereketli bir yaşam tarzı olabilmesi, büyük hayvan sürülerinin çok geniş alanlarda geziniyor olmasına bağlıdır. Oysa gitgide daha çok sayıda klan ve kabile tarıma geçtikçe ve toprağa yerleşip köy kurdukça, ekili arazi habire genişlerken av alanları daraldı. İnsan nüfusu (tarım sayesinde) artarken sürülerin  (tarım yüzünden) küçülmesi, avcı/av oranının yükselmesini, tersten söylersek av/avcı oranının hızla düşmesini beraberinde getirdi. Dolayısıyla tarımdan avcılığa dönmek (tek-yönlü eğilen bu mandala karşı tekerleği geri döndürmek) imkânsız hale geldi.

 

* Günümüzde küresel ısınma, benzer bir süreç doğuruyor. Sanayi öncesine kıyasla yıllık ortalamaların 1.5 dereceden fazla yükselmesi halinde, buzulların erimesi hızlanacak (hızlanıyor). Deniz seviyesi yükselecek. Bu arada, Amazon yağmur ormanının da kesilip yakılarak yokolacak (zira Brezilya’ya, bu tahribatı önlemenin tek çaresi olan “global rüşvet” ödenmeyecek). Bir yandan, büyük liman şehirleri su altına kalacak. Diğer yandan, şimdi bile yalnız iki üç günlük su rezervi kalmış olan bir yığın Üçüncü Dünya kenti susuzluktan mahvolacak. Tropikler ise aşırı sıcaklık nedeniyle tamamen yaşanmaz hale gelecek. Bu  tahribatın onarılması mümkün değil. Tek yönlü bir gidiş. Çünkü o buzullar ve o yağmur ormanları çok spesifik tarihsel koşullarda oluştu. Bir daha ne yapsanız ekilemeyecek, dikilemeyecek, soğutulamayacak, dondurulamayacak.

 

* Bu, bütün insanlığı bekleyen korkunç bir felâket. Şimdiye kadar yaşadıklarımız içinde ise, en acılı geri dönüşsüzlükler şiddet sarmallarıyla ilgili olsa gerek. Çeşitli insan grupları (dinler, sınıflar, mezhepler, farklı milliyetler, sağ ve sol, devrimciler ve karşı-devrimciler) bir kere karşılıklı kan dökmeye başladılar mı, bunun önü çok zor alınıyor. Birbirine ya da ortak kurallara güven diye bir şey kalmayınca, bütün taraflar çareyi silâha daha sıkı sarılmakta arıyor. Herkes kendi yaptıklarını unutuyor; kendisine yapılanların bir bir çetelesini tutuyor. Bir yerden sonra ilk taşı kimin attığı da önemsizleşiyor; kan dâvâsı her şeyin önüne geçiyor. Kâh intikam, kâh düşme veya devrilme korkusu, kâh haklılık veya mağduriyet duygusu, kâh barışalım dersem bizimkilerce hain ilân edilirim endişesi, bir çıkışsızlık çemberi meydana getiriyor.

 

* 1792’de Jakobenler tarihin bu adla anılan ilk Terör dönemini başlattı, ama yarattıkları onca düşman nedeniyle dururlarsa başlarına geleceklerden korktuklarından, nasıl bitireceklerini bilemedi.  Korku ecele fayda etmedi ve sonuç, evet, başkalarının onları giyotine götürmesi oldu. Marksizm tarihinde, “proletarya diktatörlüğü” teorisi ve uygulamasının kapsamı habire genişledi ve sonsuzlaştı. Bütün Tek Parti rejimleri gibi komünizm de “devrimi korumak” üzerinden varlığını gerekçelendirmek için düşmanlara muhtaçtı. Bu da “restorasyon” tehlikesini sürekli ayakta tutmayı gerektirdi. 1960’tan sonra parti-içi mücadelede fizikman tasfiye artık gündemden düşmüştü. Üst kademelerden kimse, KGB’nin gece vakti kapısını çalması sonucu kendini Gulag’da bulmuyor ya da Lubyanka mahzenlerinde ensesine bir kurşun sıkılmıyordu. Ama gene de “kurtlukta düşeni yemek kanun”du; dolayısıyla korku dağları bekliyor ve kimse Politbüro Daimî Komitesi’nden kendi isteğiyle emekli olmayı göze alamıyordu, iktidarın içinde olmazsam başıma ne gelir diye. Bu da yönetimin yaş ortalamasının Çin’de Mao döneminde 75’in üzerine, Sovyetlerin son demlerinde 80’lere çıkmasına yansıdı. Enikonu bir taşlaşma ve “yaşlılar yönetimi” (gerontocracy) söz konusuydu.

 

* Türkiye’de gençlik hareketinin ve daha genel olarak sosyalist solun başını, benzer bir trajedi yedi ve demokratlıktan uzaklaştırdı. 1960’larda aşırı sağdan ilk saldırılar başgösterdi. Polisin gösterilerde hedef göstererek adam vurmasının ya da cami çıkışı toplu saldırılarla gerçekleşen Kanlı Pazarların arkası, CKMP’nin MHP’ye dönüştürülmesi, Ülkü Ocakları’nın örgütlenmesi ve çok daha sistematik saldırılara sevkedilmesiyle geldi. Buna karşı sol gençlik “savunma” gerekçesiyle silâhlanmaya çekildi. Bir düello mantığına sürüklendi. Mahallesini, ortaokul veya lisesini, fakültesini, öğrenci yurdunu “faşo”lardan korumak, âdetâ bütün varlık nedeni haline geldi. Bu ortam ve haleti ruhiyeden, provokatörler de sonuna kadar yararlandı. Ama esas mesele şu ki, solun kendisi bu havaya girdi ve bir daha çıkamadı. Şiddet eleştirisi, “ne yani, gelip öldürsünler mi bizi” diye karşılanır oldu. Sokak vuruşmaları içinde ortalığı toz duman kapladı. Kimse duramadı, kopamadı, ben yokum diyemedi, kendini o toz dumanın dışına atamadı. Dahası, Ülkü Ocakları’na karşı silâhlı mücadele, genel olarak silâh ve devrim fetişizminin temelini oluşturdu. “Keskin devrimcilik” yarışları doludizgin gelişti. Halk bundan korktu, bıktı ve uzaklaştı. Huzur ve sükûnet arayışına girdi. Bu da 12 Eylül darbesinin zeminini hazırladı.

 

* 1960’ların başlarında ABD de benzer bir patika bağımlılığı oluşturarak girdi Vietnam’a. Önce, geri çekilmekte olan Fransız sömürgeciliğinin yerine, Ngo Dinh Diem rejimine destek olmak amacıyla sınırlı miktarda askerî yardım yapmak ve az sayıda danışman yollamakla başladı. Derken yetmez dendi ve “domino teorisi” oluşturuldu: Vietnam düşerse bütün Güneydoğu Asya düşer ve bütün “ara bölge”lerin komünizme geçmesinin önü açılır. Savaşçı birlik sayısı tırmanışa geçti ve asker mevcudundaki her artış, yeni yeni artışların bahanesi oldu. Mealen: “Mevcut garnizonlarımızın güvenliğini sağlamak için daha fazla topçu lâzım; bir daire halinde bütün çevresine ateş edebilen topçu bataryalarımızın güvenliğini sağlamak için daha fazla savaş uçağı lâzım; uçak pistlerimizin güvenliğini sağlamak için daha fazla piyade lâzım.” Ya da, gene mealen: “Kazanıyoruz, Vietkong’u yokediyoruz, ama biraz daha ve biraz daha ve biraz daha takviye lâzım.” Dönemin çok şahin CIA’si ve Pentagon’u böyle böyle uyuttu (Robert McNamara’dan başlayarak) bir dizi sivil politikacıyı, Lyndon Johnson ve uzunca bir süre Richard Nixon dahil. Tırmandılar, tırmandılar ve 1968’de 550,000’le doruğa ulaştılar. Ama gene de kazanamadılar ve sonuçta bu muazzam yığınak geri tepti. Siyasi sonuçlarını kaldıramayıp geri çekilmeye başladılar. 1973’te sıfıra indiler. Ardından iki yıl, Güney Vietnam ordularının belinin kırılmasına yetti. Burada (a) her tırmanışın “güvenlik” ihtiyacını (veya bahanesini) azaltacağına arttırmasının ve (b) sonuçta politik bedelin göğüslenemez noktaya gelmesinin, Türkiye için içerebileceği dersler açısından, özellikle altını çiziyorum.   

 

* Yakından bakılırsa, iktidar medyasının da böyle bir sorunu oldu son yıllarda. 2010 dolaylarından itibaren hem basındaki tekelleşme arttı, hem de bu tekelleşen basın giderek çok kötü bir dil ve üslup sertleşmesi içine girdi. Eleştirildiğinde, (mealen) “hayat memat kavgalarından geçiyoruz” ve “kavga verilirken yumuşama ve uzlaşma olmaz” denildi. Peki, bitecek miydi bu “kavga”lar? Ya da ne zaman bitecekti? Bitmedi; hiç gelmedi arkası. Hep birinden diğerine geçildi. FETÖ, PKK, HDP, Batı, Avrupa, Obama, Rojava, Kobane, Pelikan, Davutoğlu, Gül, Babacan, İmamoğlu… Düşmanlar birbirini izledi, tırmanma sürdü ve medya sürekli kötüleşti, kötüleşti, kötüleşti. Sırf “beka” siyasetine göre trolleşmiş, tek sesli (veya sessiz), tek renkli (veya renksiz), donuk, cansız, yeteneksiz, insiyatifsiz, muhayyilesiz, sadece bağıran, dolayısıyla aslında iktidara da hemen hiçbir fayda sağlamayan, zira en ufak ikna ediciliği kalmamış bir “hoparlör medya” ya da “repetitör medya”ya evrildi.

 

                                                                  *          *          *

 

Bütün bu örneklerden sonra, şimdi gelelim Barış Pınarı Harekâtına. Kürt sorununun çözümü çerçevesinde, bunun belki şöyle bir mantığından söz edilebilir (mealen): “Temel mesele PKK’yı silâh bırakmaya ikna etmek. Bunun için de PKK’nın Rojava ayağının kırılması şart. Tersten söylersek, TSK’nın doğu ve güneydoğu illerinde sağladığı alan hâkimiyetinden sonra, bir de Kuzey Suriye kuşağının elinden alınması (ve ABD desteğinden yoksun bırakılması), sonunda PKK’yi ciddî surette barışçı çözüm alternatifine zorlayabilir. Bunun için Barış Pınarı Harekâtı haklı ve doğrudur. Bunun için ‘Rojava’dan gelen tehlike’ vurgusu (ve bu doğrultudaki yazılar, konuşmalar) haklı ve yerindedir.”

 

Fukuyama’dan Huntington’a çeşitli siyaset bilimciler (hepsi değilse de bazıları) her zaman her şeyi çok daha iyi bilirler; sürekli yanlışlansalar da en yeni teorileri hakkında hep çok kesin ve nettirler ya. Aşağıdakiler işte o çerçevede, kuşkucu bir tarihçinin “liberal yanılgıları” olarak değerlendirilmeye açıktır.

 

Birinci soru. Acaba burada da bir patika bağımlılığı veya “tünel vizyonu” söz konusu olabilir mi? Yani barışçı çözüm arayışının tamamen terkedilmesiyle girilen sertlik ve askerî çözüm arayışı mıdır ki, hemen önümüzde, burnumuzun ucunda başka alternatif bırakmıyor? Bizi her bir adımda (Amerika’nın Vietnam’da başına gelen misali) “hah, işte bu yolla çözüm gelecek” diye daha ve daha büyük askerî tırmanışlara sevkediyor?  

 

İkinci soru. Acaba bu yolla çözüme değil daha beter çözümsüzlüğe saplanmamız ihtimali ne düzeydedir? Zaten memleketin kendi içinde büyük bir Kürt sorunu var, bütün bu çelişki ve çatışmaların kaynağı olan. Şimdi deniyor ki Türkiye bir de 480 kilometre boyu ve 30 kilometre eninde bir “güvenlik kuşağı” kuracak Kuzey Suriye’de. Yaklaşık 15,000 kilometre kare eder. Kurabilecek mi? Bu kadar geniş bir alanı gerçekten kontrol altına alabilecek mi? Gene deniyor ki buraya 3 milyon da Arap sığınmacı yerleştirecek. Yerleştirebilecek mi? Hangi yerel sürtüşme ve çatışmalar pahasına? Yoksa (gene Amerika’nın Vietnam’daki yaşadıkları, ya da İsrail’in Filistin topraklarında yaşadıkları misali) sadece şiddet alanı genişlemiş mi olacak? Çarlık Rusyası’nın Kafkasya’dan kaçırttığı aşiretleri Kuzeydoğu Anadolu’nun Rum-Ermeni bölgelerine yerleştirme çabalarının yerel etnik savaşları nasıl tırmandırdığı ve giderek 1915 faciasını tetiklediğini biliyor muyuz acaba? Kim, rahat duracak mı “güvenli bölge”de veya civarında: Kürtler? Araplar? Sünni Araplar? Şii Araplar (Irak ve İran’ın etkisiyle)? Diğer devletler (işte İran ve Irak, Suriye’nin kendisi, Rusya ve ABD) geri kalacak mı onları Türkiye’ye karşı kullanmaktan? Belki bir süre sonra sıra, Türkiye’nin güneydoğusunu savunmak için kurulan “güvenlik kuşağı”nı savunmak için ikinci ve daha ileri bir “güvenlik kuşağı” kurmaya mı gelecek?

 

Üçüncü soru. Kaç yıl sürecek ve nasıl bir ekonomik bedel ödenecek? Bu maliyet, şimdilik tehdit düzeyindeki uluslararası yaptırımlarla da fiilen birleşirse, “gene bize karşı ekonomik savaş açtılar” söylemi olası yıkıntının ne kadarını açıklamaya yetecek?

 

Dördüncü soru. Eğer… Eğer bu plan yürümezse… O zaman hangi noktada “zararın neresinden dönülse kârdır” denecek? Denebilecek mi? Ya da o zaman, PKK’ya silâh bıraktırma ve barışçı çözüm arayışı, daha ileri bir noktadan mı, yoksa daha geri bir noktadan mı tekrar devreye girecek?

 

                                                        *          *          *

 

Beş ve son. Bu yazıyı Pazar öğleden sonra bitirdim. Birkaç saat geçti. BBC’de ve diğer Batı mecralarında, kısmen Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve kısmen ABD Dışişleri Bakanlığı’na dayanarak, (a) Türkiye’nin 30 kilometre ile sınır kalmayıp daha da güneye, meselâ sınırdan 70 kilometre uzaktaki Haseke’ye kadar inmek niyetinde olduğunun anlaşıldığı; (b) Kürtlerin Suriye hükümetiyle anlaştığı; nitekim Suriye ordu birliklerinin harekât bölgesine doğru ilerlemeye koyulduğu… haberleri dolaşmaya başladı.

 

Son iki madde yanlış veya doğru. Şu anda bilemem. Ama düşündüm ister istemez. O bölge resmen Suriye toprağı. Suriye ordusu gerçekten gelirse, herhalde (a) Rusya ve İran’dan önemli destek garantileri alıp da gelecek. (b) Başka bir devletin ordusuna karşı kendi toprağını savunma konumunda olacak. (c) Hemen şimdi değilse de o zaman, Birleşmiş Milletler nasıl bir tavır alacak?

 

Derin endişelerle telâffuz ediyorum. Biz kendi kendimize ne dersek diyelim. Küresel planda zaten pek çoğunlukta olmadığımız açık. Türkiye dünyanın gözünde, bir zamanlar Güney Kore’yi işgal eden Kuzey Kore, ya da Kuveyt’i işgal eden Saddam benzeri bir konumda mı kalacak?