Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Özgürlük ve Ahlak(*)

Sait Alioğlu, Ümit Aktaş’ın, Mana Yayınları tarafından yayınlanan “Özgürlük Ahlakı” adlı eseri değerlendirdi.

Özgürlük ve Ahlak(*)

Modern dönemin en çok konuşulan, hakkında bir türlü karara varılamayan, kesinlik içeren bir tanımı konusunda neredeyse tam bir kanaate varılmamış bulunan özgürlük, kavram ve bir olgu olarak, onu ele alış biçimi açısından belirgin bir farklılık içermektedir.

Ona negatif anlamda yaklaşan “gelenekçi” insanlara/kesimlere bakıldığında, o ahlakın zıddı bir kavram, olgu ve anlayış olarak değerlendirilmektedir.

O anlayışa bakıldığında, sanki özgürlük söylemi, kişinin, yapıp ettikleri yanlışlara yönelik bir karşılık değil de, Allah’a, yaratıcıya salt bir karşı gelişi içeriyor zannıyla; onun kötü bir şey olduğu ve “o kötülükten hareketle” de “İslam’da özgürlüğe yer yoktur!” yollu kaba bir ifade kendini orta yere koyar.

Bu yargıda kısmen bir gerçeklik payı varsa da, bu gerçekliğin üzerinde var olduğu zemin ile özgürlüğün, neden dolayı insanların gündemine geldiği ve neye binaen ele alındığı mevzuunun es geçilmemesi gerekir.

Buna bağlı olarak, yüzlerce yıldır, saltanat yönetimlerine –şu ya da bu gerekçelerle- kayıtsız, şartsız teslim olup itaat eden/etmek zorunda bırakılan Müslümanların kahir ekseriyetinin özgürlük diye bir gündemi ve söylemi ne yazık ki olmamıştır. Buna rağmen, az sayıda Müslümanın bu konudaki çabaları ise, sapkınlık olarak değerlendirilmiş olup yokluğa mahkûm edilmiştir.

Bu bağlamda özgürlük, yerine göre, o da asliyetinden koparılmış olarak “Allah’a kul olma” durumu ile padişahın/sultanın kulları olma arasında sarkaç halinde varlığını sürdürmüştür.

Biz de, içerisinde yaşadığımız modern döneme ve ondan kaynaklı “olumlu ve olumsuz” durumlar açısından bakıldığında, pek de bir arpa boyu yol alamadığımızı söyleyebiliriz.

Halen, özgürlük kavramı söz konusu olduğunda, onu tümden olumsuzlayan kesimlerin söyleminin baskın olduğunu ve var olan karşıt eylemleri ve söylemleri bastırdığı görülmektedir.

Batıda ise özgürlük kavramı, salt dinî açılardan ele alınmıyor olsa da, anlam ve içerik olarak iki farklı kavram/kelime olarak karşımız çıkmaktadır.

Bunlar, freedrom ve emansipasyon kavramlarıdır. Bunları dilimize çevirdiğimizde, bunlar “olumlu ve olumsuz anlamda iki farklı özgürlük şeklinde karşımıza çıkar. Yani bunlara; “makul ve makul olmayan” özgürlük anlayışı denilebilir.

Günümüzde İslam düşüncesinde özgürlük üzerine birçok çalışma bulunmakla birlikte, klasik dönemlerde, bu konuyla ilgili çalışmaların yerine ahlak ile ilgili eserlerin varlığı dikkat çeker.

Bu eserlerin en önemlilerinden biri Kınalızade’nin ‘Ahlak-ı Alâî’ sidir.

Bu eser, bir ahlak felsefesini içermekle birlikte, dönemin yöneticilerine yönelik kaleme alındığı içeriğinden dolayı anlaşılacaktır.

Bir de bumun yanında, Koçi Bey’in, dönemin yöneticileri üzerinden, onları uyarma adına kaleme alınan ‘risale’de önemli olmakla birlikte, toplumdan ziyade yöneticileri baz almaktadır.

İçeriği gereği özgürlük ve ahlak, yaşanan, yaşanması ve pratiklerle ortaya konması gereken en temel olgular iken, klasik dönemlerle birlikte, günümüz(modern çağ) muhafazakâr insanının, öteden beri tevarüs ettiği birtakım arkaik düşüncelerden dolayı, kendine pek bir yer edinememiştir.

Bunun birçok sebebi var.

Çağdaş İslam düşüncesi içerisinde, her iki konu ile özellikle de özgürlük olgusu üzerine hatırı sayılır bir literatürden bahsedilebilir.

Bunlardan birisi özgürlük ve ahlak konusunu makale bazında ele alan ve Ümit Aktaş’ın kaleme aldığı “Özgürlük Ahlakı” adlı eserdir.

Özgürlük Ahlakı…

Özgürlük, sadece bireyin dış engellerden kurtuluşun değil, aynı zamanda kendi iç zorbalıklarını aşma cesaretidir. Özgürlük ahlakı, bu derin ve çoğu zaman göz ardı edilen boyuta ışık tutuyor. Kitap, özgürlüğü salt bir hak değil, bir sorumluluk alanı olarak ele alıyor… Yazar, modern çağın özgürlük arayışını eleştirirken, özgürlüğün tüketimle, bireycilikle ve hazla karıştırıldığı bir dönemde, erdemli bir özgürlük anlayışının yeniden inşasını öneriyor. Felsefi derinliğiyle olduğu kadar sade diliyle de dikkat çeken eser, okuru düşünmeye ve kendi ahlaki konumunu yeniden gözden geçirmeye devam ediyor.”(Kitap tanıtım yazısından…)

Yazarın burada ele alıp eleştirdiği özgürlük, yukarıda da belirttiğimiz üzere, freedrom değil, “her türden” kayıtsızlığı içeren “emanspsyon” kavramıdır. Yani makul olmayan özgürlük. Bunu yaparken yazar, mefhum-u muhalifinden hareketle makul olan özgürlüğü ele alıyor, onu önceliyor denilebilir.

Adı geçen eser, konu bağlamında birbirini açımlayan birçok makaleden ve “Çağdaş Ahlak Çalışmalarıyla İlgili İrdelemeler” başlığı altında, konu ile ilgili çalışmaları ve sözü olan doğulu(Müslüman) ve batılı birçok düşünüre yer verilmektedir.

Yazar, esere giriş yaparken, biz de ahlaka dair çalışmaların eksikliğine ve onun yerine ikame edilen formlara dikkat sadedinde; “”Ahlak meselesi sorunsallaştırıldığında, neden Türkiye’de hatta İslam dünyasında, Batı’da olduğu denli ahlaka dair çalışmalar yok?” sorusunu haklı olarak sormakta ve “…İslam tarihi içerisinde genellikle bir devlet dini olmuştur.” Yargısında bulunup “Belki aşırı bir deyişle bireyin ya da toplumun dini olmaktan öte, devletin dini. Dolayısıyla siyaset, iktisat, sanat ve ahlak ta ister istemez devletin belirlediği, ürettiği ve bir açıdan da sınırladığı alanlar olmak zorunda kalmış; bunlar yerine tabileştirici bir fıkıh ve uzlaşmacı bir kelam üzerine kafa yorulmuştur.”(S. 14) diyerek, geçmişte ve aynı zamanda günümüzde de kabul görmeye devam eden bir anlayışa işaret etmektedir.

Ahlak, Arapça bir kelime olarak yaratılış(hulk) anlamında olup Kur’an’da kendine yer bulmaktadır. Bkz. Kalem 41. Âyet

Terim olarak ise; “… doğrudan Muhammed (as) tarafından da kullanılmaktadır. … Kendimizi içerisinde bulduğumuz … durumun farkına ilişkilerimizle birlikte varırız. Aslında insan da diğer canlılar (hatta varlıklar) gibi bir açıdan eksiklidir. Hissiyatımızla derinden bir iletişim biçimi dile önseldir ve ahlakiliğe de oradan doğru yüceliriz…. Ahlak belli şartlar içerisindeki bir yaratılmışlık (halk edilmişlik) la ilgili olduğu gibi, bir de yaratıcı ahlak vardır ki, buna dair isimler Kur’an’da insan içinde kullanıldığı…” belirtilmektedir.(22) “…Yaratıcılığın insana da atfedildiği gerçeğine bakıldığında, Hristiyanlığın ve Yahudiliğin bir ifrat ve tefrit çizgisi üzerinde oldukları görülür, yani makuliyet hak getire, ama “Yahudiliğin cemaatçi sertliğine ve Hristiyanlığın uçlara savrulan ütopyalarına karşı İslam,  orta yolcu bir itidal ve tevhidi bir duyarlılık tablosu çizer.” (23)

Emr-i bi’l-ma’ruf konusunda bir, iki kelâm…

Emri bil maruf nehyi anil münker ibaresinin iyiliği emretmek, kötülüğü yasaklamak biçimindeki çevirisi… metni bütünüyle bir iktidar bakışıyla okumaktır. Oysa muhatap mümin kişidir ve onun yapabileceği iyiliği yaşamak kötülükten ise uzak durmak’tır. Kuşkusuz ki bunun bir ileri adımı iyiliği savunmak kadar yaymaya da çalışmak, kötülüğe ise engel olmaya çalışmaktır.”(135)

Bu durumu devlet/otorite diliyle değil, sivil ve sade bir dille değerlendirdiğimizde, kişi (mümin), yaratılışının verdiği güçle belli bir ahlak çerçevesi içerisinde, eylemlerini özgürlük içre(makul bir tonda) sürdürebilir ve çevresine pozitif enerji yayar, yeter ki, otorite, motorite gölge etmesin!

Gelelim kadim bir konuya; siyaset ahlak ilişkisine…

İslam’ın ontolojik temelde öngördüğü siyasetin, her ne adına olursa olsun, yöneticilerin toplumu “sürü” kendilerini de “çoban” olarak vasfeden ve kendilerini    “Allah’ın yeryüzündeki birer halifesi olarak konumlandıran yöneticilerin” düşüncelerinin aksine peygamberî pratik devam ettirilse idi, bu tür sakil anlayışlar vücut bulmayacaktı.

“İnsanlar iktidar olmaksızın hayatlarını sürdüremezler mi? Peygamberliğin istisnai kuruculuğundan geriye kalan nedir? Yani buradan bir hakikat iktidarı söylemi çıkarılabilir mi?” (177)

Buna “evet” denilebilir. Yukarıda peygamberî pratik’ten bahis açmıştık. Keza Muhammed (s), Medine Sözleşmesi bağlamında bu pratiği uygulayıp bizlere göstermişti.

“Siyaset … insana özgü, aklın ve özgürlüğün mümkün kıldığı bir yetkinliktir ki bunun da  kökeni hayvani dünyaya, sürünün yönetimine dayanır. Oysa insan bu doğal koşulları aşarak özgürce bir yönetişimi gerçekleştirebilmelidir.” (185)

Bu önemli bir vurgu!

Bugüne dek, Müslüman aydınların, sivil ve özgür, aynı zamanda otoritenin dayattığı değil, kişinin(toplumun) kendi öznelliğinin eseri olabilecek bir ahlakilik üzere ciddi çalışmalar ortaya konulamamıştır; “Müslüman aydınlar ve siyasiler bir tür aklı başında çalışmalar yapmak şöyle dursun, yüz yıldır hâlâ etkili bir eleştiri yapılmamış olan hilafet kutsamasını diriltme peşinde zamanlarını ve imkânlarını ziyan etmektedirler.” (187)

Tespit doğru, ama iş sonuçsuzluğa mahkûm ediliyor ne yazık ki! Bir yığın hilafet kongresi, yazılar, çiziler tabiri caizse gırla gidiyor, ama Müslümanlar, hilafeti de aşacak oranda “kendilerine uygun” bir yönetim olgusundan fersah, fersah uzaktalar.

Çıplak ve sade olup spekülasyona ve demagojik salvolara maruz kalmamış, yapılan propagandalara aldanmamış bir akla göre, ilkesel bazda, hemen her konuda olduğu üzere birbirlerini tamamlaması gereken “siyaset, ahlak ve iktidar” mevzuunda, ortaya konulması gerekenlerin aksine, bu konularda düşünce üreten, ama düşüncelerin ve önerdikleri pratiklerin hakikat içermediği düşünce insanlarının iddiaları dikkate alındığında, klasik ve modern paradigmalar içre var olan anlayışlar insana yaramayacaktır.

“Siyaset üzerine yazan ilk önemli düşünür olan Platon’a göre insan yeri geldiğinde siyasal gerçeklerle aldatılmalı, büyülenmeli ve hatta buna zorlanmalıdır.” (208)

Platon, burada toplumu değil de, yönetici sınıfını dikkate almakta ve halkı bir nevi reaya görerek, yöneticileri “toplum üstü” değerlendirme yoluna sapıp kendince bir yol önermektedir; bu anlayış, insanı kendi yalanına kandırmak gibi bir şeye tekabül eder.

Bu anlayış, aradan hayli uzunca asırlar geçmesine, siyaset etme konusunda farklı yol ve yöntemler uygulanmasına rağmen, iktidar elitlerince(devlet, yerel yönetimler, kurumlar, yapılar, örgütler, cemaatler nezdinde)büyük oranda iş görmekte, gördürülmektedir.

Bu durum, demokrasiler içinde çoğu kez geçerli kılınmaktadır; “Demokrasilerin giderek demagoglarca ele geçirildiği… şartlar toplumun popülizme sürüklenmesine yol açar. Bu durumdan siyasetçiler kadar halk da hoşnut olabilir ama bu duruma dönüşen bir siyasetin dibe vurduğu ortadadır.” (210)

Bu dibe vuruş, tüm çıplaklığıyla yaklaşık çeyrek asırdır Türkiye’de devam etmektedir.

Eserin son bölümünde, yazar, “ahlak çalışmaları” üzerine yoğunlaşmış bulunan –Doğu’dan ve Batı’dan- birkaç önemli kişinin ortaya koymaya çalıştığı çabalara da yer vermektedir. Bunlar; M. Abdullah Draz, M. Âbid el- Cabiri, Taha Abdurrahman, Friedrich Nietzsche, Tolstoy, Dostoyevski, Hannah Arendt, Albert Camus, Michel Foucault…

Esas özgürlük, insanın kendi hemcinsi olan insana olan kulluktan azade olup hakikatin yegâne sahibi” olan Allah’a kul olmaktır.

Burada, kulluk ve özgürlük salt akla göre çelişik gibi görünse de, hakikatin sahibine yaklaşmak insanı gerçekten özgür kılar.

Esas kölelik ise, her ne adına ve her ne imkânlar dahilinde olursa olsun, insanın kendisi gibi ölümlü(fanî) kişilere, kuruma, sair kuruluşa şeksiz, şüphesiz bağlanmaktır.

O zaman, özgürlük hakikate uygun ve makul olan, ahlak ise Allah’ın insanı yaratışında bir hikmet içre ortaya çıkan hulkun, yaşam pratiğinde ele, avuca gelen, özgürlüğü onayan yönüne tekabül eder.

Her şeyin bir ahlakı varsa, özgürlüğünde bir ahlakı vardır ki, bunlar birbirlerini tamamlar ve haliyle de iç, içedir.

*)Ümit Aktaş, Özgürlük Ahlakı,  1.Basım Ekim 2025 Mana Yayınları İstanbul



Anahtar Kelimeler: Özgürlük Ahlak(*)

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


YAZARLAR

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

HABERLER