Tarih: 25.10.2022 15:55

Osmanlılar Arap alfabesinden rahatsız mıydı?

Facebook Twitter Linked-in

Mahir Ünal'ın geçen günlerde harf inkılabı ile ilgili sözleri hayli yankı buldu:

Tarihteki en sert kültürel devrim Türkiye'de yaşanmıştır. Mesela Fransız devrimi her şeyi yıkmıştır ama lügate dokunmamıştır.

Yine en sert devrimlerden bir tanesi Mao'nun Çin kültür devrimidir. Lügate dokunmamıştır.

Ama maalesef bir kültür devrimi olarak Cumhuriyet, bizim lügatimizi, alfabemizi, dilimizi hâsılı bütün düşünme setlerimizi yok etmiştir.


Hiçbir fikir tek bir fikir kadar tehlikeli olamaz, Sayın Ünal da kendi görüşünü beyan etti.

Bu konuda baskılar ve linç kaçınılmazdı; ama açıkçası üzücü olanı Ünal'ın geri adım atması ve suçu gelenek olduğu üzere İnönü'nün omuzlarına yüklemesiydi.
 

Mahir Ünal.jpg

Mahir Ünal / Fotoğraf: AA 

 

Mahir Ünal'ın benzer hassasiyetlerini Türk Tarih ve Dil Kongrelerinde belirten aydınlar bu ülkeden sürüldü yahut çeşitli nedenlerle hapse atıldı.

Zeki Velidi Togan, Reşit Galip'in ipe sapa gelmez tarih tezlerine bir bilim insanı olarak itiraz etmesi sebebiyle başına gelenler Firavun Mısır'ında Hazreti Musa'nın başına gelmemiştir. Adamcağız yurt dışına kaçarak canını zor kurtarmıştı. 

Velhasıl tüm bunlardan ilmi anlamda Mahir Ünal'ın haklı olduğu tezi çıkmaz.

Lakin Voltaire'nin veciz bir ifadesi var;

"Fikirlerinize katılmıyorum ama fikirlerinizi ifade edebilmeniz için canımı bile veririm."


Cumhuriyet tarihinin en dominant iktidarının bir temsilcisi dahi belli meselelerde özgürce konuşamaması, meselenin ilmi ve fikri sahada hür bir şekilde tartışılmasına ne yazı ki engel teşkil ediyor. 

Tarih boyunca farklı coğrafyalarda birçok medeniyetle ünsiyet kuran Türkler sayısız alfabe kullandı.

Uygur, Brahmi, Tibet, Süryani-Estrangelo, İbrani, Grek, Arap, Latin, Kiril, Göktürk, Mani, Soğut ve Ermeni alfabeleri bir çırpıda sayılabilecek alfabelerdir. Çoğu alfabe değişikliğinin sebebi ekonomik ve siyasi nedenlere dayanmaktaydı. 
 

Türklerin kullandığı alfabeler.png

Türklerin kullandığı alfabeler

 

Osmanlı Devleti'nin kullandığı alfabenin ıslah çalışmalarının kökeni ise 19'uncu yüzyılın ikinci çeyreğine kadar uzanmaktaydı.

Devletin kudretli paşalarından ve Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye azası Münif Paşa, Arap harflerinin bitişik yazımından kaynaklı sorunlar ve fonetik yetersizliği meselesini ilk defa ortaya atarak dilde sadeleştirme teklifinde bulundu.

Münif Paşa.jpg

Münif Paşa

Münif Paşa, yazımı aynı olan ancak okunuşları farklı olan kelimelerin okuma yazmayı zayıflattığı tezinden hareketler harflerin seslerine göre çeşitli noktalama işaretleriyle ve ayrı yazılmasını teklif etti.

Esasen Osmanlıların kullandığı alfabe zaten Arap kökenli alfabeden hayli farklıdır.

Türkler süreç içerisinde birçok ekleme ve çıkarmalarla alfabeyi zaten özgünleştirmişti.

Şerefattin Turan konuyu değerlendirirken bu hususa vurgu yapar:

"Ona Arap abecesi değil, Arap kökenli abece demek gerekir. Bunun gibi Türkiye Cumhuriyeti'nde kabul edilen abece de Latin abecesi olmayıp Latin kaynaklı yeni Türk abecesidir."
 

Mirza Fethali Ahundzade.jpg

Mirza Fethali Ahundzade

 

Azerbaycanlı dilbilimci Mirza Fethali Ahundzade, Osmanlı sadareti için 1863 yılında hazırladığı ıslah teklifinde Türklere özgü harekeler ve sıralama değişiklikleri ile dildeki zorlukların aşılabileceğini belirten bir rapor hazırlayarak Fuat Paşa'ya sunmuştu.

Bu teklif ne yazık ki çeşitli sebeplerden akim kalmıştı.

Dilde yaşanan zorluklar Batılılaşma süreci ile ortaya çıkmış bir mesele de değildi, yüzyıllar önce Kâtip Çelebi şu sözlerle dert yanmaktaydı:

"Herkes onaylar ki, müddet-i ömründe doğru yazılmış bir kitap öğrenememiştir."


Devlet nezdinde tartışmaya açılan alfabe tartışmaları kısa sürede aydınların gündemini hayli meşgul etti.

Namık Kemal konuyu sert bir üslupla ele alacak ve şu sözleri sarf edecekti: 

"İki sayfalık yazı okumak için herkesi seksen defa Kamûs'a veya Bürhân'a müracaat mecburiyetinde bulundurmak niçin marifet sayılsın."

 
Şinasi itirazlarını sözde bırakmamış; "Tercüme-i Manzume" ve "Durub-ı Emsâl-i Osmaniyye" isimli eserlerinin ikinci baskılarında ıslah edilmiş bir Arap alfabesi dahi kullanmıştı.

Ebbuziya Tevfik ise konuya farklı yaklaşmış ve harflerin kendisinden ziyade öğrenimindeki zorluğuna dikkat çekmişti:

"Tahsili güçleştiren kullanmakta olduğumuz harfler değil, bunların tedris usûlü olduğu meydandadır.  Harfler,  Hayreddin Bey'in iddia ettiği gibi fünûnun kapısı değil; anahtarıdır, biz elimizdeki anahtarın nasıl kullanılacağını şaşırıp yanlış kapıları açmay çabalamamızdan dolayı zahmet çekiyor ve bu yüzden faydasını idrâk edemiyoruz."
 

harf inkılabı.jpg

 

Bu görüş sonraları harf inkılabını gerçekleştiren cumhuriyetin en büyük tezini teşkil edecekti.

Dönemin önemli aydınlarından Ali Suavi tartışmaları Arap alfabesi konusunun dışına taşıyarak sadeleştirme meselesini de tartışmalara dâhil etmişti:

"Ey gazete yazarları... Tutulan eski yollar daha ne vakte dek terk olunmasın. Haydi, ittifâk edelim. Meselâ şarâp diyecek yerde 'âb-ı âteş-reng' demiyelim. Düzce 'şarâp' diyelim vesselâm. Murâdımız mes'ele anlatmak lakîn niçin halkı bir de ibâre için düşündürelim. Gazeteleri İstanbul'da avâm lisânı olan Türkçe ile yazalım."
 

Ali Suavi.jpg

Ali Suavi

 

Bu tartışmalar süredururken alfabenin tümüyle değiştirilerek Latin alfabesine geçilmesi konusu da gündeme gelir.

Bu fikre en büyük itirazı ıslahı savunan aydınlardan birisi olan Namık Kemal yaparak şu sözleri sarf eder:

"Frenk elbisesi giymeyi mülkün ıslâhına medar olur."


Dönemin siyasi erklerinin fikirleri de son derece önemliydi. Bazı kaynaklarda geçen ve Sultan Abdülhamid'in hatıratında yazdığı iddia edilen "Halkımızın okuma yazma bilmemesinde şaşılacak bir şey yoktur çünkü bizim yazımızın sırlarına ulaşmak kolay değildir. Latin alfabesini almakla belki işini kolaylaştırabiliriz" sözlerin gerçekliği konusunda ciddi tereddütleri barındırır; ama Sultan Abdülhamid döneminde de dil tartışmaları siyasi konulara nazaran özgürce yapılabilen nadir meseleler arasındaydı.

Zaten devlet ricalinde bu tartışmaların sık sık yapılıyor olması Osmanlıların konuya ideolojik yaklaşmadıklarını gösterir.
 

enver paşa.jpg

Enver Paşa

 

Alfabenin siyasi ayağında ilk ciddi teşebbüsü Enver Paşa yapar.

"Hatt-ı Enveri" isimli bir alfabeyi tüm orduda kullanılmasını zorunlu kılar; ancak bu alfabe de başarısız bir teşebbüs olmaktan kurtulamaz.

Arnavutluk dini ve milli bağlarla Osmanlı'ya bağlı olmalarına rağmen İkinci Meşrutiyet sürecinde Latin alfabesine geçmiş ve bu durum İstanbul'da düşünüldüğü gibi tepki ile karşılanmamış ve makul bulunmuştu.
 

Celal Nuri.jpg

Celal Nuri

 

Yine bu süreçte Celal Nuri de Osmanlı'nın da Latin alfabesine geçmesini hararetli bir biçimde savunmuştu:

"Altaylara kadar gideceğimize, son derece züğürt olan Türk lisan ve edebiyatını biraz tasfiye ve i'lâ etsek büyük bir Türkçülük etmiş oluruz. Meselâ şu (Sâmî) ve ruh-ı lisanımıza uymayan harfleri terk edelim. Üniversal olan Latin harflerini alalım. Arap harfleri, Arap ve İbranî gibi elsine-i sâmiye içindir. Bu lisanlar riyâzî elsine olup, düsturlar, vezinler dahilinde cereyan eder. Her kelime tasrîfe tabidir. Halbuki Türkçemiz Arapçanın içinde garîk olduğu halde mahiyet-i Turânîyesini kaybetmemiştir. Elsine-i sâmiyeden ziyâde Avrupa dillerine benzer."

"Hurûfâtımız berbattır. Bu harflerle biz işimizi göremeyiz. Bunlar nâkâfidir. Harflerimizin noksanından, bir işe yaramadığından, gayr-ı ilmi bulunduğundan burada bahsetmiyeceğiz. Yalnız şurasını söyleyeceğiz ki, bu harfleri ve bunlarla yazılmış ibârâtı avâm suhûletle öğrenemiyor."


Yine Meşrutiyet devrinin önemli yazarlarından Hüseyin Cahit Yalçın Arnavutların Latin alfabesi teşebbüsünden hareketle Arap alfabesi için şu sert ifadeleri kullanacaktı:

Bugün kullanmakta olduğumuz harflerin Türklük ve Müslümanlıkla ilgisi olmadığını, Türklerin kendi yazılarını bırakıp bunlar sonradan kabul ettiğini, şimdiki (Arap harflerinin) Peygamber zamanında kullanılmadığını bu hale göre, Arnavutların ihtiyaçlarına elverişli harfleri kabul etmekte serbest bırakılması gerektiğini, Latin alfabesini kabul edecek olurlarsa bir-iki hafta gibi kısa bir zamanda okuma-yazma öğrenip bizi geride bırakacaklarını, onlara engel olmak şöyle dursun, imkânı varsa bizim-de kabul etmemizin yerinde bir hareket olacağın…


Uzun sözün kısası, velhasılıkelam, Arap alfabesinin noksanlığı ve Türkçe fonetiği karşısındaki yetersizliği fikri Cumhuriyet rejimi ile ortaya çıkmış bir konu değildi.

Ali Suavi, Namık Kemal, Şinasi ve Ebuzziya Tevfik'e varıncaya değin pek çok aydın Arap alfabesinin yetersizliğinden rahatsızdı. 

Peki, "Latin alfabesine geçişimiz geçmişle bağı kopardı mı?" sorusu doğru bir soru değildir.

Bir devlet geçmişle ideolojik bağı kopartmaya karar vermişse alfabe değişikliği tek başına yeterli bir sebep değildir.

Hanedanlık ve Şahlık döneminde Acemler alfabe değiştirmedi; ama Şahlık rejimini yıkan İslam Devrimi'nin en temel argümanlarından birisi; Batılılaşan yönetimin geçmişle bağlarını koparmasıydı.

Öte taraftan; bir toplum geçmişle bağını koparmamaya kararlı ise alfabenin burada pek bir ehemmiyeti olmaz.

Antik Yunan metinleri bugün Batılı akademilerde neredeyse ezbere okunup anlaşılmaktadır. 

Şahsi kanaatimiz şudur ki Latince ile beraber Arap Alfabesi'nin de sürdürülmesiydi; ama hükümetin tercihi farklı tecelli etti.  

 




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —