Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Ortadoğu’da büyük kırılma: İran–ABD–İsrail çatışması nereye gider?

Uluslararası İlişkiler ve Ortadoğu Uzmanı Dr. Cemal Kazak, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının sonunca nelerin olabileceğine dair sorulara yanıt arıyor.

Ortadoğu’da büyük kırılma: İran–ABD–İsrail çatışması nereye gider?

İsrail mi İran İçin Varoluşsal Tehdit? İran mı İsrail İçin?

Hamaney’in Ölümü İran’da Rejim Değişikliğine Neden Olur mu?

Hamaney’in Ölümü ve Şii Teopolitiği Nasıl Değişir?

İsrail Bölgede Ulus Devletleri Çökertme Stratejisi mi İzliyor?

ABD’nin İran Saldırılarında Asıl Hedef Çin Mi?

İran Nerede Hata Yaptı?

ABD ve İsrail'in Cumartesi sabah saatlerinde başlattığı ortak operasyonda ülkenin Dini lideri Ayetullah Ali Hamaney, İran Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi, Devrim Muhafızları Ordusu Genel Komutanı Muhammed Pakpur gibi önemli isimlerle birlikte eski Cumhurbaşkanı Ahmedinecat de yaşamını yitirdi. Bu gelişmeler bölgede ne gibi kırılmalara neden olacak?

 

İran Neden Önemli?

İran, coğrafi konumu, zengin doğal kaynakları ve stratejik önemi nedeniyle tarih boyunca büyük güçlerin rekabet ve nüfuz mücadelesi alanı olmuştur. 19. yüzyılda "Büyük Oyun" olarak adlandırılan İngiliz ve Rus İmparatorlukları arasındaki mücadeleyle sahne olmuş İran, her iki gücün de Orta Asya ve Hindistan'a erişimini kontrol etme çabalarının merkezinde yer almıştır. 21.yüzyılda ise bu rekabete ABD de dâhil olmuştur. Soğuk Savaş döneminde İran, ABD'nin Sovyetler Birliği'ni çevreleme politikasında kilit bir müttefik haline gelmiş, ancak 1979 İslam Devrimi ile birlikte Batı karşıtı bir eksene kaymıştır. Bu değişim, ABD ile İran arasında uzun süreli bir gerilimin başlangıcı olmuş ve bölgedeki güç dengelerini kökten değiştirmiştir.

İran'ı bölgenin "Ağır Sıkleti" yapan üç önemli unsurdan ilki dünya petrol ticaretinin yaklaşık %20-30'unun geçtiği Jeostratejik kilit Hürmüz boğazıdır. İran'ın burayı kapatma veya istikrarsızlaştırma kapasitesi, küresel ekonomi için bir "atom bombası" etkisi meydana getirecektir. İkincisi ise Direniş Ekseni, Lübnan'da Hizbullah, Yemen'de Husiler, Irak ve Suriye'deki milis güçlerdir. İran, kendi sınırlarının çok ötesinde savunma hattı kurabilen, bölgedeki en geniş vekil ağına sahip aktördür. Üçüncüsü ise sadece devasa petrol ve doğalgaz rezervleri değil, aynı zamanda 2500 yıllık kesintisiz devlet geleneğiyle İran, Ortadoğu'da "yapay" olmayan nadir güç merkezlerinden biridir.

İran – İsrail;  “Varoluşsal Tehdit” Anlatısındaki Algı Yönetimi

İran-İsrail ilişkilerini ele aldığımızda sıkça karşımıza çıkan bir iddia var: "İran, İsrail için varoluşsal bir tehdit." Peki, bu iddia gerçekten doğru mu? Yakından incelediğimizde ise dikkat çekici bir paradoksla yüz yüze geliyoruz. Verilere dayalı bir analiz yaptığımızda, İran'ın İsrail için stratejik bir tehdit teşkil ettiğini söylemek mümkün. Ancak "varoluşsal tehdit" tanımlamasının ne kadar isabetli olduğu ciddi şekilde sorgulanmayı hak ediyor.

İki ülkenin askeri kapasitelerini ve tarihsel davranış kalıplarını karşılaştırdığımızda ilginç bir tablo ortaya çıkıyor. Tarihsel verileri incelediğimizde, İran'ın modern dönemde hiçbir komşu ülkeye doğrudan askeri saldırı başlatmadığını görüyoruz. İsrail'in verilerine baktığımızda ise Mısır başta olmak üzere birçok komşu ülkeyle silahlı çatışmaya girdiğini tespit ediyoruz. Bu basit karşılaştırma bile tehdit algısının yeniden değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor.

Uluslararası hukuki çerçeveyi ele aldığımızda daha da çarpıcı bulgularla karşılaşıyoruz. İran, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması'nı (NPT) imzalamış ve bu anlaşmanın tarafı olmuştur. İsrail ise bu anlaşmayı imzalamayı reddetmiştir. Benzer şekilde, İran Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) düzenli denetimlerine tabi olmayı kabul etmiştir. İsrail ise bu tür bir denetime kategorik olarak karşı çıkmaktadır. Bu bağlamda, hangi ülkenin uluslararası normlara daha uyumlu olduğu sorusu önem kazanıyor.

Nükleer silah envanteri konusuna geldiğimizde en dikkat çekici verilerle karşılaşıyoruz. İran'ın herhangi bir kanıtlanmış nükleer silahı bulunmamaktadır. Karşı tarafta ise İsrail'in, uluslararası güvenlik uzmanlarının tahminlerine göre, 75 ile 400 arasında nükleer başlığa sahip olduğu genel kabul görmektedir. Sonuç olarak İran’ın İsrail için mutlak bir varoluşsal tehdit olup olmadığı iki ülke arasındaki rekabetin derin bir stratejik tehdit algısına dayandığı açıktır. Aynı şekilde İran açısından da İsrail’in nükleer kapasitesi ve askeri üstünlüğü ciddi bir tehdit olarak algılanmaktadır.

Ayetullah Hamaney’in Öldürülmesi Rejim Değişikliğine Neden Olur mu?

Hamaney’in öldürülmesi İran’da bir rejim değişimine neden olur mu sorusu bugünlerde cevabı en çok aranan soruların başında geliyor.

İran’daki sistem, 1979 sonrası inşa edilen “Velayet-i Fakih” modeline dayanmaktadır. Bu modelde Dini Lider (Rehber) en üst otorite olsa da sistem tamamen bir kişi tarafından kontrol edilen bir diktatörlük değildir. Aksine Rehberi seçme yetkisinde olan Uzmanlar Meclisi, Anayasa Koruyucular Konseyi, Devrim Muhafızları, Cumhurbaşkanlığı ve Parlamenter yapı olmak üzere çok katmanlı kurumsal bir yapıya sahiptir. İran’da zaman zaman protesto dalgaları yaşanmış olsa da güvenlik aygıtı ve elit koalisyonu bugüne kadar çözülmemiştir. Bu da sistemin “kişiye bağımlı kırılgan bir yapı” değil, kurumsallaşmış bir devrimci devlet olduğunu göstermektedir.

Dolayısıyla Ali Hamaney’in öldürülmesi bir güvenlik krizine yol açma ve bölgesel gerilimi artırma kapasitesine sahip olsa da bu rejimin hemen rejimin çökeceği anlamına gelmez. İran sistemi, liderlik boşluğu için anayasal bir halefiyet mekanizmasına sahiptir. Bunun yanı sıra dışarıdan gelen bir saldırı, genellikle iç muhalefetin de devletin yanında yer almasına neden olur. İran toplumunda rejime karşı büyük bir hoşnutsuzluk olsa da (2022-23 protestoları gibi), "yabancı bir gücün işgali" algısı, milliyetçilik duygusunu tetikleyerek rejimin elini güçlendirebilir.

Bir rejimin düşmesi için genellikle iki şeyin birleşmesi gerekir: Üst düzey elitlerin (askeriye/bürokrasi) kendi aralarında bölünmesi ve halkın korku duvarını tamamen aşması. Sadece dışarıdan bomba atmak, bir ideolojiyi veya köklü bir devlet yapısını yok etmeye yetmez; çoğu zaman onu daha saldırgan hale getirir. ABD'nin bugün İran'a yönelik stratejisi "rejimi devirmek"ten ziyade, onu "çevrelemek ve kapasitesini sınırlandırmak" üzerine kuruludur.

Ali Hamaney’in 1989’dan bu yana İran siyasal sisteminde oynadığı rol, yalnızca anayasal bir makamın icrası ile sınırlı değildir; o, devrim sonrası inşa edilen düzenin hem ideolojik hem kurumsal sürekliliğini temsil eden bir “dengeleyici merkez” işlevi görmüştür. Bu nedenle olası bir liderlik boşluğu, basit bir görev değişiminden ziyade sistemin iç dengelerinde yapısal bir yeniden ayarlamayı gündeme getirebilir. 1979’daki İran Devrimi sonrasında “Velayet-i Fakih” doktrini üzerine inşa edilmiş olan İran’daki siyasal düzene göre en üst düzey fakih, “Gaybet” döneminde hem dini rehberlik hem de siyasal otoriteyi temsil eder. İran anayasal sisteminin kalbi olan Velayet-i Fakih (Fakihin Velayeti) teorisi, Hamaney ile zirve noktasına ulaşmıştır. Ancak Hamaney sonrası dönemde teolojik bir meşruiyet krizi (Legitimacy Crisis) kaçınılmazdır.

Muhtemel bir geçiş sürecinde en kritik mesele, halefin ilmî ve dini otorite düzeyi olacaktır. Hamaney sonrası gelecek ismin dini ağırlığı (ilmî rütbesi) zayıf olursa, İran’daki dini sınıflar arasında bölünme yaşanabilir. Velayet-i Fakih teorisinin klasik yorumunda en üst liderin yüksek içtihat mertebesine sahip olması beklenir. Eğer yeni seçilecek isim, dini hiyerarşi içinde tartışmalı bir konumdaysa "Fakihin mutlak yetkisi" fikrinin sorgulanmasına ve sistemin daha "seküler-askeri" bir yapıya (Devrim Muhafızları hegemonyasına) kaymasına neden olabilir. Bunun yanı sıra dini otorite Irak’taki Necef havzasına (Ayetullah Sistani ekolüne) kayabilir. En güçlü senaryo; İran'ın Hamaney sonrası "ideolojik yayılmacılıktan" vazgeçerek, kendi sınırlarını ve rejim bekasını korumaya odaklanan bir forma geçiş yapması olabilir. Hülasa, Hamaney'in ölümü, Şia için bir "iman testi", İran için bir "rejim testi", bölge için ise bir "güç dengesi testi" olacaktır.

ABD ve İsrail’in Ortadoğu Stratejisinde İran

Aslında bugün İran’da yaşananlar Arap Baharı olarak adlandırılan 2010'lu yılların başındaki halk ayaklanmaları ve siyasi dönüşümlerin bir nevi devamı niteliğindedir. Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinde köklü değişikliklere yol açan Arap Baharı birçok devletin zayıflaması, iç savaşlara sürüklenmesi veya merkezi otoritesini kaybetmesi, bölgesel güç dengelerini yeniden şekillendirmiştir. Arap Baharı, İsrail'in çevresindeki geleneksel tehdit algılarını ve bölgesel güvenlik mimarisini önemli ölçüde dönüştürmüştür. İsrail, uzun yıllar boyunca güçlü ve merkezi Arap devletleriyle (Mısır, Suriye) konvansiyonel askeri tehditler üzerinden bir denge politikası gütmüştür. Ancak Arap Baharı ile birlikte bu devletlerin zayıflaması veya çökmesi, İsrail için stratejik fırsatlar ortaya çıkarmıştır.

Özellikle Suriye ve Irak gibi ülkelerin iç savaşlara sürüklenmesi, İsrail'e karşı konvansiyonel bir askeri cephe oluşturma potansiyellerini ortadan kaldırmıştır. Bu durum, İsrail'in güvenlik algısında önemli bir rahatlama sağlamıştır. Arap Baharı sonrası ortaya çıkan bölgesel istikrarsızlık, bazı Sünni Arap devletlerini (özellikle Körfez ülkeleri) İran tehdidine karşı İsrail ile örtük veya açık işbirliğine yöneltmiştir. Ortak tehdit algısı, İsrail'in bölgesel yalnızlığını azaltmış ve İbrahim Anlaşmaları gibi normalleşme süreçlerinin önünü açmıştır.

Bu bağlamda İsrail’in Ortadoğu’daki stratejik paradigması, 20. yüzyılın "topyekûn savaş" (devlet ordularına karşı savaş) modelinden, 21. yüzyılın "kontrollü istikrarsızlık" ve "devletsel dekonstrüksiyon" modeline evirilmiştir. Bu strateji, İsrail’in bekasını, çevresindeki Arap devletlerinin merkezi otoritelerini yitirmiş, etnik ve mezhepsel komitelerden oluşan birer "uydular yığınına" dönüşmesinde aramaktadır.

İsrail’in bu "yeni" denilen stratejisinin kökleri aslında 1982’de yayımlanan "A Strategy for Israel in the Nineteen Eighties" (Oded Yinon Planı) metnine dayanır. Planın Temel Tezi; Arap dünyası, sömürge döneminden kalma yapay sınırlar üzerine kurulu kırılgan bir yapıdır. Stratejik Hedef; Mısır, Irak, Suriye Sudan, Libya, Yemen gibi büyük devletlerin etnik ve mezhepsel hatlar boyunca parçalanmasıdır. Suriye'nin fiilen üçe bölünmesi, Irak’ın federal yapısının zayıflığı ve Libya’nın çöküşü, bu planın modern teknoloji ve istihbaratla güncellenmiş halidir.

Bu planın bölgeyi Westphalia öncesi kabile/aşiret/inanç tabanlı bir kaosa sürükleme riskini barındırmaktadır. İsrail’in bu stratejisinin kontrolsüz bir kaosa neden olma ihtimali yüksektir. Karşısında rasyonel bir muhatap bulamayan İsrail, çok daha radikal devlet-dışı aktörlerle (DEAŞ, yerel milisler vb.) baş başa kalma ve bumerang etkisi doğurma ihtimali vardır.

 

Devamı >>>



Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


YAZARLAR

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

HABERLER