“Ortadoğu Çıkmazı”nda bize yol gösteren pusula; Cengiz Çandar

Son birkaç yıldır bütün Ortadoğu toz duman içinde. Göz gözü görmüyor. Kimin eli kimin cebinde, kim kiminle kime karşı belli değil. Hep bir savaş hâli var, ama kim kime karşı savaşıyor, kimin pozisyonu nedir bilinmiyor.

“Ortadoğu Çıkmazı”nda bize yol gösteren pusula; Cengiz Çandar

Son birkaç yıldır bütün Ortadoğu toz duman içinde. Göz gözü görmüyor. Kimin eli kimin cebinde, kim kiminle kime karşı belli değil. 

Hep bir savaş hâli var, ama kim kime karşı savaşıyor, kimin pozisyonu nedir bilinmiyor. 

Bütün bu bilinmeyenleri bilir hale getiren bir gazeteci dostumuz vardı. Ama o da yıllardır görünmüyor. 

Cengiz Çandar nerede diye sormanın zamanı geldi bence. Çünkü o “Ortadoğu Çıkmazı”nda bizim için kelimenin tam anlamıyla bir pusula idi. Pusulamız kayıp.

Ben heyheyleri üstünde, aklı üç karış havada Ebu'l Ala El-Mevdûdî'nin “Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim” kitabını kah cebimde, kah belimde taşıdığım yıllarda tanıştım Cengiz Çandar'ın yazılarıyla. 

O zamanlar tam olarak ne istediğimi, ne düşündüğümü bilmezdim. Bildiğim tek bir şey vardı; o da içinde yaşadığımız düzenin bir “düzen” olmadığı ve muhakkak surette değiştirilmesi gerektiği idi. 

Ama nasıl, niçin, neden vb. soruları sorabilecek ne havsalam vardı ne de düşünecek bir muhakeme gücüm.

İşte denizin ortasında yönünü kaybetmiş bir kayık gibi dolanırken onun yazıları bize İran'dan Filistin'den haberler getiriyordu. 

Haberleri, haber yapma şekli, yazıları hoşuma gidiyordu. “Niye” diye sorsanız, ona da bir cevabım yok. Ama hoşuma gidiyordu.

Birkaç yıl sonra İstanbul'a gelip, Osman Bostan abi, benim Avrupa'ya gitme hayalime son verip beni Birleşik Dağıtım'da işe alınca, orada Cengiz Çandar'la da tanıştım. 

Tanıştım derken ben onu tanıdım. Onun beni gördüğünü bile sanmıyorum.
 

IMG_9654.JPG

"Arap Baharı Ekseninde Türkiye'de Kürt Sorunu" konferansında ​​​​​n bir kare, Cengiz Çandar ile Xalid Sadini, Hakkari, 2013


O gün orada tanıdığım Cengiz Çandar'ı biraz da beraber tanıyalım. Kısa bir hayat hikayesi şöyle olabilir sanırım.

1948 yılında Ankara’da doğdu. Ankara’daki ilkokul yıllarını, Talas-Kayseri ve Tarsus’ta ortaöğretim dönemi izledi. 

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Diplomasi ve Dış Münasebetler Bölümünden 1970’de mezun oldu.

ODTÜ İdari İlimler Fakültesi’nde Uluslararası İlişkiler Asistanı olarak akademik kariyeri kısa sürdü. 

68 kuşağı gençlik hareketindeki eylemciliğinden ve SBF Öğrenci Derneği Başkanı olarak faaliyetlerinden ötürü 12 Mart askeri müdahalesinin ertesinde başı belaya girdi. 

Başı belaya girip tutuklanmadan kaçabilenlerin çoğu Avrupa ülkelerine gider. Ama o yönünü Güneydoğu'ya, Arap ülkelerine çevirdi. 

Önce Şam'da, daha sonra Beyrut'ta kaldı. Bu esnada Filistin kurtuluş ve direniş hareketleri ile tanıştı. Onlarla birlikte kaldı.  

Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)'nün lideri Yaser Arafat'ı da, YNK'nin efsanevi lideri Celal Talabanî'yi de orada tanıdı. 

Arafat’ın da Talabanî'nin de ömürlerinin sonuna kadar sürecek bir dostluğu oldu. Bu dostluklarından çok güzel enstantaneler ve anekdotlar devşirdi; bunları okurlarıyla paylaştı. 

“Mezopotamya Ekspresi” adlı kitabına bakarsanız, bilinmeyen birçok denklemi de çözersiniz.

Beyrut'u, meşhur Arap şarkıcı Feyruz'un şarkısında dediği gibi, o da Beyrut'a kalbinden bir selam verdi:

Li Beyrut
Min qelbi selamun li Beyrut
We qebele lil-behri wel-Beyrut

Beyruta'a, 
Kalbimden Beyrut'a selam
Ve kabul etti Beyrut'u ve denizini


Ve Beyrut onu kabul etti ve o da Beyrut'u ikinci vatanı bildi. 

Ondan sonraki bütün ömrünce fırsat bulabildiğinde, imkanı elverdiğinde Beyrut'a attı kendisini. 

Yüreğinde Ebu Firas, kulaklarında Feyruz, dudaklarında “Li Beyrut... Li Beyrut”u mırıldanarak dolaştı o karanlık çölün ortasındaki vahayı...

Beyrut'tan sonra başka şehirler de keşfetti; Cenevre, Paris, Amsterdam ve New York’ta da yaşadı. 

Bütün yaşadığı şehirleri daha sonra “Benim Şehirlerim” adıyla kitaplaştırdı. 
 

benim şehirlerim.jpg


O artık şehirlerle tanışan, şehirlerin dilini konuşan, Necip Fazıl'ın “Kaldırımlar” şiirindeki gibi şehirlerin “içinde kıvrılan lisanı” anlayan biriydi. 

Hani der ya Necip Fazıl;

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

Emin Maluf'un "Doğu'nun Limanları" diye bir romanı var. Cengiz Çandar'ın da şehirleri var. 

İkisi birbirine çok benzer. Tanışıyorlar mı bilmiyorum, ama herhalde tanışsalar aylarca konuşabilecek dost olurlar diye düşünüyorum...

Birçok insan, birçok şehir ve birçok yeni fikir tanıdıktan sonra 1974’te Türkiye’ye döndü ve ”Şehirlerin anası” dediği İstanbul'a geldi. 

1976’da Vatan gazetesinde Dış Haberler Şefi ve dış politika yorumcusu olarak gazeteciliğe başladı. 

Artık hayata sosyalizmin daracık bir penceresinden değil, sosyal demokrasinin daha geniş bir açısından bakıyordu. 

Vatan’da başladığı gazeteciliğe, Cumhuriyet, Hürriyet, Güneş, Sabah, Radikal, Yeni Şafak vb. gibi gazetelerde çalışarak devam etti.

Çalıştığı bütün gazetelerde haberleri ve yorumlarıyla fark yaratıyordu. 

En netameli bölgelerden en değerli analizleri onun kaleminden okudu benim neslim. 

Benim gibi dünyayı değiştirmeye hevesli; ama ufku dar, bilgisi kıt, dünyayı anlamaktan aciz gençler için o “Ortadoğu uzmanı” ve büyük bir “savaş muhabiri” idi.

Lübnan, Filistin, Kürdistan, İran ve Ortadoğu’nun diğer merkezlerindeki gelişmeleri onun kaleminden okurduk. 

Ortadoğu'nun bir çıkmaz sokak olduğunu daha kırk yıl evvel “Ortadoğu Çıkmazı” adlı kitabıyla bize yazmıştı.
 

ortadoğu çıkmazı.jpg


Kim, kiminle, nerede, niçin, nasıl vb. gibi soruların cevabını o bize veriyordu. 

Hani şimdilerde Nevzat Çiçek ve Fehim Taştekin bir şeyler yapmaya çalışıyorlar ya, bundan 40-50 seneden beri Cengiz abi yapardı böyle şeyleri. 

Ama şimdi o kayıp. Nerede, ne yapıyor, ne yiyip ne içiyor bilen yok. Çünkü artık yazmıyor. 

Derin bir suskunluk içinde. Bu suskunluk orucunun ne kadar süreceğini bilen var mı?

Oysa benim neslim tıpkı Osmanlı Hariciye Nazırı gibiydi. 


Hani meşhur bir hikaye var ya; 

Hariciye nazırına sorarlar; “Efendim sizin dış politikanız nedir” diye. 

Beyefendi ise şöyle yanıtlar;

Valla bizim öyle belirli bir dış politikamız yok. Biz Ruslara bakıyoruz. Onlar neye iyi diyorsa biz kötü diyoruz.


İşte bizde böyleydik. Emin Çölaşan, Ertuğrul Özkök veya Oktay Ekşi neye iyi diyorsa biz kötü addeder, Cengiz Çandar neye kötü diyorsa biz de ona kötü derdik.

Eğer şimdi yazıyor olsaydı, muhtemelen Suriye'yi, Mısır'ı, Lübnan'ı hatta İsrail'i daha iyi bilecektik. 

Son 50 yılımızın en kritik kavşaklarında hep fosforlu elbisesini giymiş, güvenli bir rehber gibi bize yol gösteriyordu.

Türkiye'de benim hatırladığım yıllar içerisinde hemen hemen her kritik kavşakta Çandar'la karşılaştık. 

1993 yılında Mart'ında başlayan Ateşkesten, 28 Şubat'ın direnenler tarafında da -ki bunun için az olsun canından da oluyordu- bütün barış süreçlerinde de, 12 iyi adamla başlayan gelişmelerde de, akil adamlar ve Ekopolitik Derneği'nin barış ve uzlaşma çabalarında da hep onu gördük.

Tesev' için hazırladığı “PKK Dağdan nasıl iner?” sorusuna en anlamlı cevabı verebilmek için Irak'ta, Kürdistan'da, Avrupa'da ve Türkiye'de yüzlerce insan ile görüştü. 

Onun hazırladığı ve kamuoyuna sunduğu öneri ve perspektiflerin onda birine bile iltifat edilmiş olsaydı, muhtemelen bugün konuştuğumuz birçok meseleyi konuşmuyor olacaktık.
 

IMG_9599.JPG

Cengiz Çandar ile Xalid Sadini, Hakkari'de 2013'te düzenlenen "Arap Baharı Ekseninde Türkiye'de Kürt Sorunu" konferansında 


Bunca yıl içinde gördüğüm Cengiz Çandar'ı, Kürt sorunu üzerine yazan, konuşan insanlardan ayıran en önemli özelliği, kendisini Kürtlükle özdeşleştirmesidir. Bunu da çok basit bir şekilde Kürtçe öğrenerek yapmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti, bir Osmanlı bakiyesi olarak, bu topraklarda yaşayan bütün halklara olan eşit mesafeyi kuruluşunu Türklük üzerine kodlayarak diğer etnisitelerin görünürlüğünü ortadan kaldırdı. 

Bu durum da Türk halkının hiçbir dahli olmamasına rağmen onları diğer etnisitelerden üstün kıldı. Bu üstünlükten hoşlanan olabilir, hoşlanmayan olabilir; ama böyle bir vakıa var. 

Bu gerçeklikten baktığımızda Kürt sorunu üzerine yazan, çizen, konuşan, onlarla beraber eylem yapan, demokratik kitle örgütlerinde ve sivil toplum kuruluşlarında Kürtlerle eylem birliği içinde olan Türkler de kendiliğinden var olan bir üstünlük hali var. 

Bu da doğal olarak onlara bazı imtiyazlar tanıyor ve bu imtiyazları kullanmakta onların hoşuna gidiyor. 

Bunu genel olarak Kürt siyasal hareketinin periferisinde kurulmuş parti ve STK'lardaki Türk aidiyetine bağlı insanların görünürlüğünde, onların yönetici olma heveslerinde görebiliriz. 

İşte Cengiz Çandar, bu kadar yıl içerisinde yaptığı çalışmalarda hem kendine böyle bir yer edinme ihtiyacı hissetmemiş hem de Kürtçeyi öğrenmeye çalışarak kendisini onlarla özdeşleştirmiştir. 

Şahsen ben bunu, ondan çok daha fazla bu hareketin içinde yer almış başka hiçbir insanda görmedim. 

Bunu kendi içerisinde son derece saygıya değer bir insani tavır olarak değerlendiriyorum.

Cengiz Çandar gibi insanların yokluğu beni üzüyor. 

Bu kadar çoğalmasına rağmen medyadaki çoraklık biraz da bu türden insanların yokluğundan kaynaklanıyor bana göre. 

Onun eksikliğini hissediyorum. Onun İstanbul'undan ayrı yaşamak zorunda kalması üzücü.

Bir barış ve uzlaşı insanı olarak onun sesinin kısılması da bir o kadar endişe verici. 

Ben memleketimin rengarenk, cıvıl cıvıl, değişik fikir ve görüşlerin yeri olmasını isterim.

Onun için bende Cahit Sıtkı Tarancı'nın şiiriyle sonlandırmak istiyorum. 

Hani diyor ya;

Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim
Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim
Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

 

 

* Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. 

© The Independentturkish