Tarih: 11.11.2020 05:23

Ölümünün 82'nci yıl dönümünde Atatürk hakkında bir değerlendirme

Facebook Twitter Linked-in

 

 

 

 

Ölümünün 82'nci yılında bile sağlıklı bir Atatürk değerlendirilmesi yapmak kolay görünmüyor.

Toplumların kahramanlara ihtiyaçları vardır ve Atatürk, Türkiye için bu kahramanların en başta gelenidir. O kadar ki, diğer birçok kahramanları da görünmez kılmıştır.

 

Birkaç yüzyıllık toprak ve itibar kaybı nedeniyle bir bunalım içine yuvarlanmış Türk milleti, Kurtuluş Savaşı'nın zafere ulaşmasıyla adeta yeniden doğmuş bir insanın ruh haline bürünmüş, bu zaferi yöneten Mustafa Kemal Paşa'yı bir kurtarıcı olarak yüceltmiştir.

Böyle durumlarda ikinci, üçüncü adamlar silikleşir ve onların şeref payları da başkahramanın üzerinde toplanır. Anıkkabir'in görkemi ile onun bir köşesine konulan İsmet Paşa'nın mütevazı kabri arasındaki oransızlık bunun kanıtıdır.

27 Mayıs 1960 harekâtından sonra, bu harekâtta ölenlerin mezarları ve ölümünden sonra Cemal Gürsel'in naaşı Anıtkabir'de bir köşeye iliştirilmişti.

Çünkü 27 Mayıs Cumhuriyet'in restorasyonu olarak kabul edilmiş, bir ara İkinci Cumhuriyet olarak anılmıştı. Onlar bile Anıtkabir'e fazla gelerek bu mezar topluluğu da kaldırılmıştır.

Türkiye'de resmî eğitim Atatürk'ü yüceltme, milletin her şeyini ona borçlu olduğu ve gençliğin onu izleyeceği, devrimlerini canla başla koruyacağı düşüncesi üzerine inşa edilmiştir.

Anaokuluna başlayan çocukların okula kaydolurken ilk karşılaştıkları figür, okulun bahçesindeki Atatürk büstü, okul kapısından girdikten sonra Atatürk köşesi, sınıflarda ise kara tahtanın üzerinde öğretmen ve öğrencilere bakan ve onların da her an gördükleri Atatürk fotoğrafıdır.

Atatürk hakkında yazılan binlerce çalışmada, Atatürkçülüğün ne olduğu yazarın dünya görüşüne göre açıklanmış bulunuyor.

Atatürk'ün sağlığında yazılan yapıtlar, adeta onun gözüne girmek için kaleme alınmış, herhangi bir eleştiriye yer verme imkânı olmayan sığ yapıtlardır.

Nitekim komutanların Kurtuluş Savaşı'nın onurunu paylaşmaları bile 1927'de CHP Kurultayı'nda Atatürk'ün söylediği Nutuk'ta izin verildiği kadardır.

Atatürk'ün yollarını ayırdığı kişilerin bu savaş hakkında yazı yazmaları, ancak Atatürk'ün yalnızca övülmesi koşuluyla mümkün olmuştur.

Nutuk'ta yerilen Kâzım Karabekir, Kurtuluş Savaşı'nda kendi rolünü anlattığı İstiklal Harbimiz kitabı basımevinden alınarak kireç kuyusunda yakılmıştır.

Atatürk'ün ölümünden, özellikle "Çok Partili Hayat"a geçildiği 1945'ten sonra Millî Mücadele ve Atatürk hakkında yazılan kitaplar çoğalmıştır.

Kemalist dönemin uygulamalarını elekten geçiren yayınlar görüldüğü gibi, Kemalist dönemle çekingen bir hesaplaşmaya girişenler de oldu.

27 Mayıs 1960 Devrimi, Anayasasına Atatürk'ün adını yerleştirmekle birlikte, bugün de CHP'nin hem AKP'nin hem de tek parti dönemi uygulamalarını eleştirmek için dile getirildiği gibi, "Cumhuriyeti demokrasi ile taçlandırma" hareketidir.

Atatürk dönemi siyasi rejimini kökten değiştirerek, 1924 Anayasası'nı iptal ederek onun yerine yasama, yürütme ve yargının birbirine karşı olabildiğince bağımsız davranabilmesine imkân veren, basın özgürlüğünü güvence altına alan bir sistem yarattı.


Atatürk'ün dünya görüşü

Mustafa Kemal Atatürk, Tanzimat'tan beri, bürokrasi de içinde olmak üzere Osmanlı üst sınıflarının yöneldiği Batılılaşma akımının bir ürünüdür.

Harbiye, Tıbbiye ve Mülkiye; Batılılaşma akımının temsil edildiği üç önemli kurumdu ve eğitim bütünüyle bu akımın içindeydi. Osmanlı döneminde eğer Batılı olunmazsa devletin yıkılıp dağılacağı gibi haklı bir görüş egemendi.

Diğer çağdaşlarından farklı olarak Atatürk, Osmanlı ülkesinin Selanik gibi en kozmopolit, dolayısıyla Batıdaki uygarlığa en yakın bir çevrede doğmuştu. Çocukluk koşulları İpek Çalışlar'ın yaptığı gibi bazı yazaralar tarafından incelenmiştir.

Bu yetişme ve etkilenme koşullarının yanında Atatürk'ün kişiliğini oluşturan başka bir olgu, onun önderlik tutkusudur. Bu nedenledir ki, Enver Paşa ile sürekli rekabet halindedir ve onun emrinde çalışmamak için bazı yolları denemiştir.


Anadolu'ya gönderildiği zaman onunla liderlik yarışında bulunabilecek kimse yoktu. Erzurum Kongresi ona Anadolu'nun başına geçme imkânlarını yarattı.

Uyguladığı hem ısrarlı hem koşulları gözeten dengeli politikasıyla liderliğini adım adım ördü. Kongreye katılanlar arasında en radikal olanın kendisi olduğu görülüyor.

Fakat Erzurum gibi tutuculuğun merkezi olan çevredeki ileri gelenlerle, Kürtlerle uzlaşma yolunu seçti. Sivas Kongresi'nde delege çoğunluğunun uygun gördüğü Amerikan mandacılığına doğrudan karşı çıkmadı.

Amerikan mandacılığını "Bir büyük devletin yardımının kabul edileceği" formülüne çevirmeyi başardı. Mustafa Kemal Paşa, hiç kimsenin emrinde ve vesayetinde bulunmayacak bir karakterde olduğu için başka bir merkezin kendisi üzerinde egemen olmasını zaten kabul edemezdi.


Bir ayağını sağlam bir yere basmadan diğer ayağını hareket ettirmeyen Mustafa Kemal Paşa, Mütarekede geldiği İstanbul'da tam altı ay, esaslı bir harekette bulunmadı.

Bu badireden nasıl kurtulunacağı yolunda her Osmanlı aydını gibi kafasında yol ve yöntemleri tartışmış olmalıdır. Bu konuyu arkadaşlarıyla ve yabancılarla da görüştüğü anlaşılıyor.

Ancak ülkenin yabancı istilasından nasıl kurtulacağı konusunda bir planı olduğu yolundaki iddialar sonraki tarihlerde yazılıp söylenmiştir.

Ancak Doğu Anadolu'da bozulan güvenliği düzeltmek için hükümet tarafından Samsun'a gönderilmesi, tam da yola çıkmasından bir gün önce Yunanlıların İzmir'i işgali, önderliğinin önünü açtı.

İzmir'in işgali yalnız Mustafa Kemal Paşa'nın önünü açmakla kalmamış, o zamana kadar mütareke hükümleri ileri sürülerek yapılan işgaller karşısında harekete geçememiş olan Türk kamuoyunu da ayaklandırmıştır.

Mustafa Kemal Paşa'nın naturasında orduyu ve ülkeyi tek başına yönetmek vardır. Ancak bunu Kurtuluş Savaşı'nda yapamazdı.

Böyle bir şeye kalkışmış olsaydı, ordu ve Meclisi toplayamaz, Enver Paşa diktatörlüğünden bıkmış millet, arkasından gitmezdi.

Türkiye tarihinin 1960'a kadar en demokratik Meclisinin 1920 Meclisi olduğu, Mustafa Kemal Paşa'nın sorunları Meclis'le birlikte çözme anlayışında olduğu sık yazılıp söylenmiştir.

Fakat Paşa, kendi politikalarına başkaldırdığı gerekçesiyle Meclisi iki kez feshetmeyi düşünmüş. Karabekir, İnönü gibi arkadaşlarının telkiniyle bundan vazgeçmek zorunda kalmıştır.


Tek Adam

Atatürk, ilk Mecliste oluşan iki gruptan birincisinin başkanıydı. Meclisteki kuvvet dengeleri değişkendi. Hükümet üyelerini seçme biçimi zaman zaman değişmiştir.

Son olarak bakanlar Meclis'te gösterilen adaylar arasından seçiliyor, bu durum Atatürk'e istediği gibi bir hükümet kurma imkânını sınırlıyordu.

Bunu aşmak için hükümeti istifa ettirdi ve yeni başbakanı atamak için Cumhuriyet usulünün uygulanacağını ilan etti. Türkiye 23 Nisan 1920'den beri zaten Meclis hükümeti tarafından yönetiliyordu.

Bu vesile ile 29 Ekim 1923'te biraz da aceleye getirilerek ilan edilen Cumhuriyet onun 'tek adamlığı'nı tescil etmiş oldu. Ancak bütün rakiplerinden kurtulması 1926 İzmir suikast girişimiyle mümkün olabildi.

Şimdi artık 1919'da ayrıldığından beri uğramadığı İstanbul'a da gidebilirdi! Son dönem Osmanlı padişahlarının büyük borçlanmalarla yaptırdığı Dolmabahçe'ye yerleşti.

Bundan sonraki hayatı Çankaya Köşk'te, Dolmabahçe'de ve Yalova'daki köşkünde geçti.


Atatürk ve Meclis

Cumhuriyet'in ilanından ve Atatürk'ün tek adam haline gelmesinden sonra TBMM önemini kaybetmiştir. Bu kurum Avrupa karşısında bir vitrin olarak kaldı.

Bu Meclis'e girebilecek olanları tek tek kendisi belirliyordu. Mebusların da seçmenlerle bir ilgisi yoktu. Ahmet Demirel, bu meclislerin nasıl tek sesli hale geldiğini, mebusların doğum yerleriyle temsil ettikleri illeri karşılaştırarak ve oylamaların oybirliğine çok yakın bir kabul oyuyla çıktığını göstererek yazmıştır.

Fakat içinde bulunulan garip durumun kendisi de farkındaydı. Türkiye'nin dışarıdan bir diktatör manzarası gösterdiğini itiraf ediyordu. Bunu değiştirmek için 1930'da çok partili hayatı denedi.

Seçim kampanyası ve ilk ilk belediye seçimlerde iktidarının tehlikeye gireceğini anlayarak bu denemeye son verdi. Gene de Meclis'te bir muhalefet özlemi içindeydi.

Parti içinden bazı mebusları ayırarak bağımsız bir grup oluşturdu ve grubun hükümeti eleştirmesini istedi fakat 1930 denemesi, kimsenin buna cesaret edememesi sonucunu doğurdu.

1930'lardan sonraki Atatürk'le ilgili anekdotların büyük çoğunluğu Köşkteki gece yemekleri ve Dolmabahçe hayatı ile ilgilidir. Halkla bağları kopmuştu.

Kendisiyle görüşmek isteyen illerden gelen delegeleri hükümete yöneltiyordu. Atatürk Orman Çiftliği'ni Tarım Bakanlığı'na satmak istemesi İsmet Paşa'nın muhalefetiyle karşılaştı.

İsmet Paşa bu nedenle İsmet Paşa'yı emekliğe ayırdı ve bürokrasi ve politikada gergin bir durum ortaya çıktı. İsmet Paşa can korkusu yaşamaya başladı.

Atatürk'ün, uzun süre kendisine tabi olmuş ve sadık kalmış İsmet Paşa'yı başbakanlıktan alması ve yerine ekonomi bakanı ve İş Bankası Müdürlüğü yapmış olan Celal Bayar'ı getirmesi, yönetim çevrelerindeki devletçi ve liberal eğilimlerin de çekişmesi olarak yorumlanmıştır.

Fransız ihtilalinin ideolojisinden kuvvetle etkilenmiş Atatürk'ün İngiliz liberalizmine eğilim duyduğunu yazanlar vardır.      


Modernleşmeyi hızlandırdı

Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'ndan sonra kimliğini oluşturan özelliği, Avrupa ülkelerinin birkaç yüzyılda eriştiği toplumsal yaşamı radikal uygulamalarla Türkiye'ye yayma çabasıdır.

Padişahlığın ve halifeliğin kaldırılması, Şeri'ye Vekâletinin lağvı, medreselerin kapatılarak eğitim birliği ile laik eğitimin güçlendirilmesi, İsviçre Medeni Yasası'nın kabulü bu radikal kararlardandır.

Halkın yaşam ve giyim kuşam alışkanlıklarının da Avrupa'ya benzemesi için şapka yasası çıkarıldı, kadınların Avrupalı hemcinsleri gibi peçe, çarşaf ve başörtüsü takmaksızın toplum içine çıkabilmeleri özendirildi.

Kadınlar seçme ve seçilme haklarının kabulü olsun, giyim, kuşamda olsun yeni yönelimlerin nüfusun yüzde seksenden fazlasını oluşturan köylü nüfus ve kasaba ve şehirlerin işçi çevreleri için bir anlamı olamazdı.

Bu büyük bir kültür değişimi demekti ve bir ülkenin nüfusu bu kadar kısa sürede değişemezdi. Gene de bu değişim merkezden başlayarak yavaş yavaş taşra kentlerine ve memur zümresine yayıldı.

Ancak birkaç yıl önce yayımlanan rakamlara göre Türkiye kadınlarının yüzde yetmişi başörtü takıyordu. Eğitim bu kültür değişiminin en önemli aracı oldu.

Asya ile Avrupa, daha doğrusu Ortadoğu ile Avrupa arasında bir yerde bulunan, dolayısıyla da yalnız coğrafi değil kültür olarak da bir yandan Avrupalı, bir yandan Asyalı olan Türkiye'de değişim çabaları Doğu-Batı mücadelesine de denk düştü.

Bu durum politik bölünmeye de hizmet etti. Günümüzde şehir merkezli güçlü bir Atatürkçülük varlığını korumakla birlikte politikada "Doğu"nun galip geldiği söylenebilir.

Atatürk'ün Doğulu kurumlar arasında önemli bir yer tutan, hatta onun odağında bulunan din kurumu karşısındaki tutumu da temel tartışmalardan biridir.

Din kurumlarının büyük ölçüde devlet dışına çıkarılması laikliğin gereği idi. Okullardan din derslerinin kaldırılması de laik devlet gereğidir.

Bütün tarikat ve cemaat yapıları ve kurumlarının yasaklanması ise bu yapıların yer altına çekilmesiyle sonuçlandı.

Devletin vermediği din eğitimini vatandaşların kendi çabalarıyla almaları da resmiyette yasak olmakla birlikte kaçak olarak sürmüştür.

Atatürk'ün İslam diniyle ilişkisi konusunda yazılan makale ve kitapların bakış açıları zamana göre değişiklik gösterir.

1930'larda bir süre köy okullarında okutulan din dersleri kitabında Cumhuriyet İdaresi Dört Halife devrine benzetilerek Cumhuriyetle İslam'ın ilk dönemi uzlaştırılmıştır.

1930'lu ve 1940'lı yılların ilk yarısında İslamiyet, Arap Kültürünün bir sonucu olarak görülerek Kâbe yerine Çankaya konulmuştur. ("Kâbe Arab'ın olsun/Çankaya bize yeter.")

Bu dönemin övgü edebiyatında Atatürk yoktan var edici, ilahi özellikleri bulunan bir yaratıcıya benzetilirdi. Daha sonraki yıllarda bu söylem hafifletilmiş, özellikle 1960'ten sonra yükselen halk hareketiyle birlikte Atatürk yeniden sol yorumlara uğramıştır.

Sol gençlik için O'nun antiemperyalistliği, Kurtuluş Savaşı yıllarında Lenin'le yaptığı işbirliği öne çıkarılmıştır. Attila İlhan bu dönemin rüzgârını arkasına alarak Atatürk'ün bağımsızlık ve reformcu yanlarını öne çıkarmıştır.

Bu gelişmelere rağmen Atatürk, son 20-25 yıldır Türkiye taşrasından merkeze gelip siyaset kurumunu ele geçiren bir kesim sayılmazsa, Türk hâkim sınıfları tarafından emekçi sınıfların iktidar mücadelesinin, hatta her türlü demokratik muhalefetin karşısına dikilen bir duvar olmuştur.

Bu tek parti döneminde, 1950-1960 Demokrat Partinin iktidarı zamanında olduğu gibi 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 Askeri darbeleri döneminde de böyleydi.

1980 sonrası fikir hayatında bir grup Atatürk'ün dindar bir kişi olduğunu yayarken, daha çok askerlere ve bir kısım aydınlara yönelen bir merkez, Atatürk'ün dine çok uzak bir pozitivizm yanlısı olduğunu anlatmaya çalışmıştır.

Günümüzde ise öne çıkan eğilim, iktidarın muhafazakâr anlayışının halkı Atatürk'ten koparma eğilimine karşı Onu korumak isteyen muhalif tarihçiler Atatürk'ün dine saygılı olduğu, dindar bir aileden yetiştiğini anlatmaktır.


Atatürk'ün milliyetçiliği

Öğrencilik ve ilk askerlik yıllarında modernizmin etkisinde olan ve başka bir felsefi akımla ilgisi bulunmayan Atatürk, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Enver Paşa'nın Almancılığına da tepki olarak Anti-Almancıdır.

Kurtuluş Savaşı yıllarındaki söylev ve demeçlerinde modernizmini geri plana atmış, bütün bağımsızlıkçıları çevresinde toplayan bir antiemperyalist politika izlemiştir.

Bu dönemde vurgu yapılan kavram "millet"tir. Milletten kast edilen yalnız Türkler değil, Türkiye'de yaşayan bütün Müslüman halklardır.

Kürtlere bir çeşit özerklik vadeden sözlerini de bu dönemde söylemiştir. Ancak savaş biterken, söylemlerinde Türk milleti kavramı öne çıkmaya başlamış, Tek Parti döneminde milliyetçilikte karar kılmıştır.

Milliyetçilik 1937'de Anayasaya yerleştirilen Altı Ok'tan biridir. Atatürk milliyetçiliği, Hitler'in ırkçılığından farklılık gösterir.

Hitlerin milliyetçiliği kan bağına dayanırken Atatürk milliyetçiliği bir kültür milliyetçiliğidir. O'na göre Türkiye'de yaşayan herkes Türk'tür. Başka bir etnik grup ve onların kültürel varlıkları tanınmamıştır.

Türk milletinin çok eski bir millet olduğunu, tarih boyunca büyük uygarlıklar kurduğunu kanıtlamak için Türk Tarih tezini, bütün dillerin de Türkçeden türediğini kanıtlamak için Güneş Dil Teorisini ortaya atmıştır.

Bilimsel verilere dayanmayan bu iki tez de çok geçmeden terk edilmek zorunda kalınmıştır. Türkçeyi Arapçanın ve Farsçanın etkisinden kurtarmak için Dil hareketini başlatmış, Arapça ve Farsça sözcükler yerine Türkçe köklerden yeni sözcükler türetilmiş, bunların bir kısmı yazı ve konuşma dilinde kullanma alanı bulamamış, bazıları ise dile yerleşmiştir.

Öztürkçe yazılan bazı yazı ve konuşmaları anlaşılmaz hale geldiği için dili bütünüyle özleştirme çabası kısa zamanda tavsamış, Türkçe kendi yatağında evrilmeye ve zenginleşmeye devam etmiştir.

Terimlerin Türkçeleştirilmesi ise bu dönemin en olumlu işlerindendir. Her aileye yepyeni bir soyadı verilmesi de, Türk Kültürünün Arap kültüründen kurtarılama çabalarından biridir.

1930'lu yıllarda Çankaya'da ve Dolmabahçe'de yakın dostlarıyla vakit geçiren Atatürk'ün halkla teması en aza inmiştir.


Orman Çiftliği ve İş Bankası

Atatürk, gerçek iktidarın makam ve mevkiden değil, maddi varlıklara sahip olmaktan geçtiğini biliyordu. Bunu bildiği için şimdi herhalde çoğu Pakistan'da kalmış Hindistan Müslümanlarının Kurtuluş Savaşı'na yardım için gönderdikleri yardımları kendi hesabında tuttu ve bu parayı savaş sonrasında kendi hesabına yaptığı yatırımlarda kullandı.

Orman Çiftliği'ni ve yakın arkadaşlarını da katarak İş Bankası'nı kurdu. 1929 ekonomik buhranı üzerine liberal ekonomiden Devletçi ekonomiye geçilmiş olmakla birlikte İş Bankası finansın merkezi haline geldi.

Türkiye'de devletçilik, 1960'tan sonra çokça dile getirildiği gibi zengin yaratmaya yarıyordu. Dünya'da büyük servet sahiplerinin devlet başkanı olduğu görülmemiş değildir.

Padişahların da özel hazineleri ve geniş mülkleri bulunuyordu. Atatürk'ün bunlardan farkı, büyük topraklara ve servete sahip olması devlet başkanı olduktan sonradır.

1925'te ilan edilen Takriri Sükûn kanunu nedeniyle bütün muhalefet susturulduğu için kimse bunun hesabını soramadı.

Ancak yıllar sonra o dönemin milletvekili Falih Rıfkı Atay, Hindistan'dan gelen yardımları kast ederek "Bu paraya dokunmamalıydı" diye yazabilmiştir.

Kimse bir şey soramadığı halde herkes bu zenginliğin nerden geldiğini biliyordu. Atatürk'ün de bu yükten tedirgin olduğu anlaşılıyor. Bunu, 154 bin  dönüm genişliği ile onu Türkiye'nin en büyük toprak sahiplerinden biri yapan Orman Çiftliği'ni devlete bağışladığı zaman "Oh! üzerimden Uludağ gibi büyük bir yük kalkmış oldu" demesinden anlıyoruz.

İş Bankası'ndaki hisselerini ise kendi kurduğu Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumuna bağışlayarak bu yükü üzerinden attı.


Atatürk olmasaydı

Bu soru Atatürkçüler tarafından sıkça sorulmakta ve şu biçimlerde yanıtlanmaktadır: "Türkiye ve Türk milleti olmazdı", "Camilerde ezan sesi duyulmazdı", Kimsenin babası belli olmazdı…"

Atatürk olmasaydı, hiç dünyaya gelmemiş bulunsaydı, Kurtuluş Savaşı'nın başına geçmeseydi ve Cumhuriyet'in Tek Adam'ı olmasaydı ne olurdu sorusu haklı olarak zihinlerde dolaşmaktadır.

Fakat buna verilecek yanıtlar spekülasyon olmaktan öte geçemez. Ancak bazı olasılıklar üzerinde kalem oynatmak mümkündür.

Atatürk olmasaydı, muhtemelen 1919 Türkiye'sinden beri yaşananların bir kısmı yaşanamaz ve yeni başka gelişmeler yaşanırdı.

Benim, yakın Türkiye tarihi okumalarından çıkarabildiğim sonuçlara göre Türkiye bir Kurtuluş Savaşı verirdi. Direniş zaten Atatürk'ten önce başlamıştı.

Çünkü Türkler 600 yıllık bir imparatorluk geleneğinden geliyordu ve yenmek ve yenilmek de içinde olmak üzere savaş deneyimleri, devlet geleneği olan bir ülkeydi.

Türk Kurtuluş Savaşı'nın verildiği dönemde bütün ezilen milletler ayaktaydı. Tanzimat'tan beri yetişmiş olan aydın kadrosu vardı. Kurtuluş Savaşı kesinlikle önder kadrolarını bulurdu.


Türkiye Kurtuluş Savaşı'nda yenilseydi, Sevr Anlaşması'nı imzalamak zorunda kalsaydı, o günkü dünya içinde bunun yürürlükte kalması mümkün değildi.

Bunu, Türkiye kadar deneyime sahip olmayan Ortadoğu, Kuzey Afrika, Güney ve Doğu ve Güneydoğu Asya ülkelerinin tümünün çok geçmeden bağımsızlıklarına kavuşmalarından da anlıyoruz.


Atatürk olmasaydı, Cumhuriyet döneminde yaşananların daha farklı olabileceğini kabul etmek daha mantığa uygundur.

Çünkü Cumhuriyet rejiminin biçimlenmesinde büyük ölçüde Atatürk'ün tercihleri rol oynamıştır. Muhtemelen Türkiye İngiltere benzeri, 1876 ve 1908'de yaşanan parlamenter bir demokrasi ile yönetilirdi.

Siyasi partiler, serbest seçimler yasaklanmaz, basın sansür altında bulunmaz, Türk milliyetçiliği yerine bir Türkiye yurtseverliği geçerli olabilirdi. Canlı bir işçi, öğretmen, kadın ve sol hareket gelişirdi.

Padişahlık yaşayamazdı; fakat yetkileri kısıtlanmış de olsa bir halifelik varlığını koruyabilirdi. Yazı değişmeyebilir, sosyal yaşamdaki Batılılaşma daha yavaş olurdu.

Bayındırlık, okullaşma hareketleri kesintiye uğramadan devam ederdi. Atatürk dönem bu bakımlardan bir çöldür!


Atatürk hakkında normalleşme beklentisi

Gerek aleyhinde olanların aşırı tepkisi, gerekse sıkı Atatürkçülerin onu bir din kurucusu gibi görmeleri nedeniyle Türkiye, Atatürk konusunda bir normalleşmeye gidemedi.

Hem ülkenin her yanında heykel ve büstleri olması, hem bunlara yapılan saldırılar iki zıt eğilimi temsil ediyor.

Gittiği her yerde başkana bir köşk tahsis edilmesi ve o beldeye geliş yıldönümleri törenlerle kutlanan başka bir ülke herhalde yoktur. Türkiye bu bakımdan üç kez giderek gözlemlediğim Kuzey Kore'ye benziyor.


Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın kahramanı ve yenileştirmeye çalıştığı bir toplumda 15 yıl Cumhurbaşkanlığı yapmış, ülkenin rengine kendinden epey bir şeyler katmış olan bir tarihi şahsiyetin adının büyük alanlara ve caddelere verilmesi, paraların üstünde resminin bulunması, sınıflarda fotoğraflarının asılı bulunması normaldir.

Her ülkenin ulusun onurunu ve tarihini temsil eden böyle figürlere ihtiyacı vardır. Bunu Türkiye'de Atatürk'ten başkasının yapması mümkün değildi. Herkesin bunu kabullenmesi, normalleşmenin birinci adımıdır.

İkinci adımı ise Atatürk'ü bir tapınç öznesi olmaktan çıkarmak, onu eleştirmeyi ve dönemi hakkında yaşananların doğru ve yanlış olanları irdelemeyi normal görmektir.

Bu da yurttaşların gerçekçilik ve demokratlık olgunluğunun gelişmesiyle mümkündür. 

   

 

 *Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

 




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —