Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Müslümanların ırkçılıkla imtihanı

Hüseyin Çelik, yazdı:

Müslümanların ırkçılıkla imtihanı

İnsanların vehbî ve kesbî olmak üzere iki türlü özelliği vardır. Vehbî özellikler, insanlara doğuştan, iradesinin hiçbir müdahalesi olmadan verilen özelliklerdir. İnsan olarak yaratılmak; şu veya bu ırka mensup olmak; şu veya bu anne babanın çocuğu olmak; kadın veya erkek olmak; uzun veya kısa boylu olmak; esmer; sarışın veya kumral olmak; kara kaş gözlü veya başka türlü olmak; doğuştan bazı kabiliyetlere veya kabiliyetsizliklere sahip olmak insanın vehbî özellikleridir. Yani bir gayret sonucu kazanılmış değil, kendisine verilmiş özelliklerdir.

Aslında gerçek anlamda kader budur. Kader, kadar, miktar kelimeleri aynı kökten türemiş kelimelerdir. Allah, her kuluna doğuştan fiziki ve manevi bazı özellikleri, belli bir miktara göre vermiştir. Hal böyle olunca her insan, aynı yumurta ikizi olsa bile, dünyaya eşi benzeri olmayan bir varlık olarak gelir. İlk insandan bugüne kadar her insanın saçının kılındaki DNA’nın bile farklı olması, ilk insandan bugüne kadar hiçbir insanın parmak izinin diğerini tutmaması bu iddianın en basit ispatıdır. İşte bunun adı ‘vehbî’dir.

Hiç kimse mensup olacağı ırkını Allah’a sipariş vererek dünyaya gelmez. Bundan dolayıdır ki, İbni Haldun der ki: ‘Vehbî özellikleriyle övünenler ilkel kabilelerdir.’

Kesbî özelliklere gelince; mal, mülk, servet, unvan, mevki makam, şan, şöhret vs. bütün bunları elde etmek için kullanılan bütün enstrümanlar insanlara yine vehbî olarak verilmiştir. Akıl, zekâ, idrak, muhakeme, hafıza, hatırlama, unutma ve daha binlerce hâsse de insana vehbî olarak verilmiştir. Hal böyle olunca, insan cüz’î iradesini kullanıp bir şeyi elde ettiği zaman yani bir şey kesb ettiği zaman yine onunla kibre ve gurura kapılamaz, en fazla şükreder. Son model ve çok özellikli bir arabayı sürüp hedefine en seri şekilde ulaşan bir sürücü, bütün hızın kerametini kendinde ararsa sahip olduğu nimete karşı nankörlük yapmış olur.

İnsanlığın kadın ve erkek diye iki cinsten olduğu bir gerçekliktir ama cinsiyetçilik yapmak insanlık dışıdır. Irkların çeşitliliği, milletlerin ve milliyetlerin varlığı ve farklılığı bir gerçekliktir ama ırkçılık ve şoven milliyetçilik insanlığın kadim bir hastalığıdır.

İnsanların bireysel farklılığı yaratılışın bir gerçekliği olduğu gibi kitlesel farklılıklar da yaratılışın bir gerçeğidir. Ancak Allah hesap gününde bireyi muhatap alır. Allah, hesap gününde “önce Araplar gelsin hesabını versin, Türkler onları takip etsin, Kürtler de onların arkasında sıraya geçsin” demez. Ahmet, Mehmet, Hüseyin, Ayşe, Fatma, Jale hesabını birey olarak verecektir.

Hal böyle olunca İnsanların bilinmesi, anlaşılması ve değerlendirilmesi türüne göre değil, ferdi özelliklerine göredir. İnsanlar, böcekler gibi sert kabuklular, kanatlılar, önden bacaklılar, yumuşakçalar vs. şekilde kategorize edilemez.

Müslümanların ırkçılık yapması kahredicidir

İnsanlığı kana bulayan, milyonlarca insanın ölmesine kıtaların harabeye dönmesine sebebiyet veren iki büyük dünya savaşının temelinde aslında ırkçılık vardır. 

Başka dinlere ve medeniyetlere mensup insanların ırkçılık yapması elbette bizi de ilgilendirir ve rahatsız eder ama Müslümanların ırkçılık yapması kahredicidir. Kaldı ki bu hastalığın sözüm ona dindar insanlara da bulaşmış olması ayrıca vahimdir.

Müslümanların kitabı olan Kur’an-ı Kerim’de Allah ırk ve ırkçılıkla ilgili şöyle buyuruyor:

“Ey insanlar! Gerçekten biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler hâline getirdik. Şüphesiz Allah katında sizin en üstün olanınız, takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.”
(Hucurât Suresi, 13)

Yine Hucurât Suresi’nde, farklı ırklara mensup olup da Müslüman olanlara şöyle seslenilmektedir:

“Bütün mü’minler kardeştir; öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’a gönülden saygı besleyip O’na karşı gelmekten sakının ki O’nun rahmetine erişesiniz.”
(Hucurât Suresi, 10)

Kur’an-ı Kerim kitabının muallimi Hz. Peygamber, birçok hadisinde ırk ve ırkçılık meselesine ısrarla temas etmiştir:

“Ey insanlar! Şunu iyi bilin ki, Rabbiniz birdir, atanız da birdir. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a; beyazın siyaha, siyahın beyaza takva dışında bir üstünlüğü yoktur…” 

(İbn Hanbel, 5/411) 

Bu Hadis, Veda Hutbesi’nin özünü teşkil eden hadistir. 

Hz. Muhammed Mekke’nin fethi gününde insanlara şöyle seslenmiştir: 

“Ey insanlar! Allah sizden cahiliye gururunu ve atalarla övünme âdetini gidermiştir. İnsanlar iki gruptur: İyi, takva sahibi ve Allah katında değerli kişi; günahkâr, bedbaht ve Allah katında değersiz kişi. İnsanlar Âdem’in çocuklarıdır. Allah ise Âdem’i topraktan yaratmıştır…”
(Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 49; Ebû Dâvûd, Edeb, 110–111)

Asabiye kavramı ve toplumsal sonuçları

Esasen İslam dini, her çeşit ırkçılığı, kast sistemini, soy sop milliyetçiliğini sadece teorik olarak reddetmekle kalmamış, bunu hayata da geçirmiştir. Asr-ı Saadet, Dört Halife Devri ve daha sonraki bazı uygulamalar bunun en güzel örnekleridir. Asabiye’ye, yani kan bağına dayalı akrabalık ilişkilerinin ve üstünlük iddialarının esas olduğu, katı kabileciliğin hâkim olduğu geleneksel Arap toplumunda ayrımcılıkla mücadele hiç de kolay olmamıştır. Kendini üstün gören birçok kabilenin ileri gelenleri, köleleriyle aynı dine mensup olmayı kendilerine yediremedikleri için uzun zaman Müslümanlığa mesafeli kalmışlardır.

İslam hukukunda renk, ırk, soy sop, aşiret, kabile, sınıf ayırımı kesin olarak reddedilmiştir. Yetki ve sorumluluklar tayin edilirken de bu tutum aynen korunmuştur. Ancak bütün İslam tarihi boyunca, Emevîler’den başlamak üzere, bir sapma olarak ırkçı uygulamalara da ne yazık ki rastlanmıştır.

Yürürlükteki Yahudilik, ırk üstünlüğü esasına dayanan bir dindir. İsrailoğullarından olmayıp da sonradan Musevi olanlar bile Yahudilerin aşağılamalarından kurtulamamışlardır. Mevcut hâliyle Yahudilik, semavi bir din olmaktan ziyade bir ırkın dini olarak varlığını sürdürmesidir. Kaderin garip bir tecellisidir ki, Irkçılığa dayalı bu dinin mensupları, tarih boyunca aynı zamanda en fazla ırkçılığın kurbanı olan kitle olmuştur. Yahudiler, ırkçılığın bir tezahürü olarak galipken zalim, mağlupken hep zelil olmuşlardır.

Hristiyanlık, ırkçılığı reddeden bir din olmakla beraber, tarih boyunca sömürgeci olan Hristiyan milletler çok sayıda ırkçılık örneği sergilemiş ve büyük soy kırımlara imza atmışlardır.

İslam dininin, temel haklardan biri olarak kabul ettiği neslin korunması ilkesi soyun, çekirdek ailenin, ırkın, kabile ve aşiretin hayatın bir gerçekliği olarak kabul edildiğinin göstergesidir. Bir insanın mensubiyetlerini bilmesi, sahip çıkması, ifade etmesi yasaklanmamıştır. Tam aksine buna İslami terminolojide “sıla-i rahm” denilmektedir. Kaldı ki, bir insanın soyunu inkâr etmesi asla hoş karşılanmamıştır. Yasak olan şey, üstünlük iddiası ve buna göre hareket tarzı oluşturmaktır. 

Bir insanın çekirdek ailesini, kabilesini, mensup olduğu ırkı, mensup olduğu milleti sevmesinde bir problem yoktur. Germen’in Germen’i sevmesi, onun kültürüne, farklılıklarına sahip çıkması insani bir şeydir. Ancak Germen olan, antisemitist (Sami ırkına düşman) olursa orada çok ciddi problem var demektir. Arab’ın Arab’ı, Acem’in Acemi, Türk’ün Türk’ü, Kürt’ün Kürt’ü sevmesinde de bir problem yok. Ne zamanki Arap Acem’e veya Türk Kürt’e üstünlük taslarsa veya tersi olursa işte o zaman ırkçılık boy göstermiş demektir.

Kan bağına dayalı akrabalığın yüceltilip kutsanmasına İslami terminolojide “asabiye” denilmektedir. Tekâsür Suresi’nde kan bağı olan akrabalarının çokluğu ile övünen hatta mezarlıklardaki ölülerini bile hesaba katan müşriklerin bu tutumu şiddetle yerilmektedir. Peygamberimizin ifadesiyle “Asabiyet, bir kişinin kavminin haksız davranışına arka çıkmasıdır” (Müsned, IV, 107, 160; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 112). Müşrik Arap toplumunda hayatın her alanında, tüm değerlendirme ve sosyal statü belirlemelerinde asabiye hâkimdir.

Osmanlı’da millet sistemi, din esasına göre şekillenmişti

Osmanlı Devleti’nde hanedan aile Türklerdendir ama ırkçılık ve ırk esasına dayalı bir yapılanma söz konusu değildir. Osmanlı’da millet sistemi, din esasına göre şekillenmişti. Yapı, Müslim ve Gayr-i Müslim şeklinde kurulmuştu. Gayr-i Müslimler de elbette kendi aralarında din ve mezhep esasına göre ayrılıyordu.

Yavuz’un rubaisi: ittihadın önceliği

Yavuz Sultan Selim’in ayrımcılığı, ırkçılığı reddeden; İslam birliğini vurgulayan ünlü rubaisi, Osmanlı’nın milliyetçilikle ilgili tavrının en belirgin örneğidir:

“Milletimde ihtilâf u tefrika endişesi,

Kûşe-i kabrimde hatta bî-karar eyler beni

İttihad iken savlet-i a‘dâyı def‘a çâremiz,

İttihad etmezse millet, dâğdâr eyler beni.”

Yani mealen diyor ki,

“Milletimde bölünme ve parçalanma endişesi, beni mezarımda bile rahatsız eder. Düşmanın saldırılarını bertaraf etmenin yolu birlik iken, millet birlik içinde olmazsa bu durum beni harap eder.”

Batılılaşma döneminde, İttihâd-ı İslam fikrinin edebiyatta ve düşünce dünyamızdaki en önemli temsilcilerinden olan Namık Kemal’in, Yavuz’a büyük hayranlığının esas sebebi, İslam birliğine yaptığı katkıdır. Şair Abdülhak Hamid’i, başta Endülüs tarihi olmak üzere, İslam tarihi ile ilgili piyesler yazmaya teşvik eden de Namık Kemal’dir. Kendisinin yazdığı Cezmi romanı ile Celalettin Harzemşah ve Vatan Yahut Silistre isimli piyesleri İttihâd-ı İslam mefkuresinin onun kaleminden edebiyatımıza olan yansımalarıdır. Abdülhak Hamid’in şiirine nazire olarak yazdığı Selîmiyye isimli şiirinde ise İttihâd-ı İslam’dan dolayı Yavuz Sultan Selim’i “İslam Kahramanı” olarak niteler. Onun “İttihâd-ı İslam” başlıklı ünlü makalesi başlı başına her türlü ırkçılığa reddiye mahiyetindedir.

Yeni Osmanlılar’ın üç ileri gelenlerinden biri olan Ziya Paşa’nın Endülüs Tarihi’ni yazması da aynı amaca hizmet içindir. Ziya Paşa’nın çok ünlü olan Terkib-i Bend’indeki şu beyit, Batı’dan çıkıp bütün dünyayı kasıp kavuran soy sop milliyetçiliğine ve bizden de bu fikirlere kapılanlara isyandır:

“Milliyyeti nisyan ederek her işimizde,

Efkâr-ı Firenge tebaiyyet yeni çıktı.”

Şairin burada kullandığı “milliyet” kelimesi, İslam milletidir. Özetle dediği şudur: Her işimizde Müslüman olduğumuzu unutarak Batılı fikirlere göre hareket etmek yeni çıktı.

Yeni Osmanlılar, “millet” kelimesini asli anlamında yani bir dinin mensupları anlamında kullanıyorlardı. Onlara göre “ümmet”bir devletin bütün vatandaşları anlamındaydı. “Osmanlı Ümmeti” ifadesi Müslim, Gayr-i Müslim bütün Osmanlı vatandaşlarını kapsıyordu. Irk veya kavim karşılığında kullandıkları kelime ise “Cins”ti. Zamanla bu kelimeler anlam kaymalarına uğramıştır.

Nitekim Ali Suavi, ırk meselesinde Avrupa ile Osmanlıları karşılaştırırken şu ifadelere yer verir: 

Türk Devleti zuhur etti ama cinslik davasına itibar etmeyip her cinsten bulduğu ehliyetlileri istihdam eyledi. Evet Şark’ta cinslik davasına bedel Tevhid davası vardır. Yani Türklük hâkim değildir, Müslümanlık hâkimdir. Avrupa’da ise din hâkim değil, cinslik hakimdir. İşte Şark ile Garb’ın farkı budur.” (Hüsyin Çelik, Ali Suavi, İletişim Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2021, s.440)

II. Meşrutiyet Dönemi, Osmanlıcılık, milliyetçilik, İslamcılık ve bunların etrafındaki meselelerin en çok tartışıldığı dönemdir. Bu dönemin önemli şahsiyetlerinden biri olan Bediüzzaman Said Nursi, İslam Birliği konusunda Sultan Selim’e biat ettiğini, onun İslam Birliği konusundaki fikirlerini benimsediğini söylerken, Namık Kemal ve Ali Suavi gibi şahsiyetleri de bu konudaki selefleri arasında zikreder.

Mehmet Akif’te menfî milliyetçilik eleştirisi

II. Meşrutiyet Dönemi’nde her türlü menfî milliyetçiliğe savaş açan şahsiyetlerden biri de milli şairimiz Mehmet Akif’tir. Gerek makalelerinde gerekse şiirlerinde İslam kardeşliğini ısrarlı bir şekilde ön plana çıkarır ve vurgular. Balkan Savaşları’ndan sonra Arnavutlar dahil, Osmanlı’nın Kürtler hariç, Müslüman vatandaşlarının ayrılıkçı çabalara girmeleri kendisi de aslen bir Arnavut olan Mehmet Akif’e manifesto mahiyetinde şu satırları yazdırır:

İşte, ey unsur-i isyan, bu elîm izmihlâl.

Seni tahrik eder üç beş alığın ma’rifeti!

Ya neden beklemiyordun bu rezil âkıbeti?

Hani, milliyyetin İslâm idi… Kavmiyyet ne!

Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyyetine.

“Arnavutluk” ne demek? Var mı Şeriatte yeri?

Küfr olur başka değil kavmini sürmek ileri

Arabın Türke; Lâzın Çerkese, yâhud Kürde;

Acemin Çinliye rüchânı mı varmış? Nerde!

Müslümanlıkta “anâsır” mı olurmuş? Ne gezer!

Fikr-i kavmiyyeti tel’in ediyor Peygamber.

En büyük düşmanıdır rûh-i Nebî tefrikanın;

Adı batsın onu İslâm’a sokan kaltabanın!

Şu senin âkıbetin bin bu kadar yıl evvel.

Sana söylenmiş iken doğru mudur şimdi cedel?

Artık ey millet-i merhume, sabâh oldu uyan!

Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan?

Ne Araplık, ne de Türklük kalacak aç gözünü!

Dinle Peygamberi Zişân’ın İlahi sözünü.

Veriniz baş başa; zirâ sonu hüsrân-ı mübin.

Ne hükümet kalıyor ortada billâhi, ne din!

“Medeniyet!” size çoktan beridir diş biliyor;

Evvelâ parçalamak, sonra da yutmak diliyor.

Arnavutluk size ibret olacakken, hâlâ

Ne bu şûrîde siyaset, ne bu fâsid da’vâ?

Görmüyor gittiği yanlış yolu, zannım, çoğunuz…

Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz!

Bunu benden duyunuz, ben ki, evet, Arnavudum…

Başka bir şey diyemem… İşte perîşan yurdum!…

Safahat’ın Hakkın Sesleri bölümünde yer alan bu satırlar hem İslam dininin kavmiyete bakışını hem Müslümanların Avrupalı akıl hocalarının tahriklerine kapılarak içine girdiği perişan vaziyeti hem de olması gerekenleri çok net bir şekilde ortaya koyar. 

Araplığı öne çıkaran bazı yapılanmalar ile İttihatçıların Türkçü koluna ve onlar paralelinde neşriyat yapan yazar ve çizerlere en anlamlı tepkilerden biri İstanbul Darülfünun öğretim üyelerinden Babanzade Ahmet Naim Efendi’den gelir.

 

Devamı >>>



Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


YAZARLAR

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

HABERLER