Musa Anter ve uzun yaşamak

Misbah ERATİLLA'nın yazısı;

Musa Anter ve uzun yaşamak

 

Mardin Nusaybin ilçesi Akarsu (Stilili) Beldesi’ne soğuk bir kış günü yakın bir akrabamın taziye ziyareti için zorlu bir yolculuktan sonra Nusaybin ilçe oto garına vardım.

Oto gardan Akarsu’ya gitmek için minibüse bindiğimizde içi tıkış tıkış yolcu doluydu. Minibüs Nusaybin’den Mardin’e tarihi ipek yolunun 20. kilometresinden Akarsu’ya gitmek için sağa döndü. Taziye için gideceğimiz Akarsu küçük dağlar arasında kurulmuş şirin bir beldeydi. İki elin birleşmesinden oluşan bir avuç gibi bir görüntüsü vardı. Beldenin kurulma sebebi nefes borusu kadar değerli akarsuyun içinde geçmesiydi. Akarsu Beldesi’nde yeşilin deniz kadar geniş bir alanı vardı. Burası için dünyanın en çok meyve ağacı dikilen yeri dense abartmış olmayız. Burada yaşayan herkes sanki dünyaya ağaç dikmek için gelmişti. O dar alana her yıl binlerce meyve ağacı dikilir. Akarsu beldesi, çevresindeki köyler ve beldeler içindeki en düzenli, en temiz ve şehirleşmiş bir görüntü vermekteydi. Halk arasında köy olarak anılsa da şehirli bir yaşantı tarzı vardır. Aynı zamanda Akarsu halkı, cömertlik ve misafirperverlikleriyle çevreye nam salmıştı. Ayrıca Akarsulular gittikleri her şehri ve köyü ağaçlandırarak orayı yeşil bir Cennete çevirdikleri bilindik bir özellikleriydi.

Minibüs belde sokaklarına vardığında hava kararmaya başlamıştı. Akşam sessizliğinde beldeye girmiştik. Bu akşam ağaçların bahardaki ihtişamlarından eser yoktu. Ağaçlar yapraklarını dökülmüş mezarlık kadar sessizdi. Minibüs, bizi taziye evinin önünde indirdi. Taziyenin olduğu eve geçtik. Ölünün ruhuna Fatiha okuyarak taziye sahibine üzüntümüzü bildirdik.

Akarsu beldesini tanıtan ve meşhur eden Musa Anter’dir. Taziye sonrası Musa Anter’i ziyaret etmek istedim. Taziye evinde bir saate yakın kaldıktan sonra köy camiinin karşısındaki yaz kış yapraklarını dökmeyen ağaçlarla süslü Musa Anter’in bahçesine geldik. Çeşit çeşit kümes hayvanlarının ses verdiği köyün en güzel köşesinde bir yer olan evin kapısını çaldık. Kar beyazına boyatılmış, gümüş gibi parlayan saçlarıyla Musa Anter, bize kapıyı açtı. Gür bir ses tonuyla bizi içeriye buyur etti. Oturma odasına geçtik. Odanın duvarları yöresel müzik aletleri ve folklorik kıyafetlerle süslenmiş bir müzeyi andırıyordu.

Musa Anter’in yüzü sararmış ve solgundu. Bize kapıyı açtığında kışlık paltosu omuzundaydı. Odanın içi soğuktu. Evde kendisinden başka kimse yaşamıyordu. İhtiyaçlarını kendisi karşılıyordu. Musa Anter’in evine beraber geldiğimiz köylü beni ona tanıttı. Musa Anter ziyaretine geldiğim için memnuniyetini bana iltifatta bulunarak ifade etti. Yaşlı ve biraz hasta olmasına rağmen misafirperverliği beni şaşırtmıştı. Serili yatağının karşısındaki kanepeye oturduk. Halsiz ve güçsüz olduğu her halinden belli oluyordu. Konuşmak için kendisini bir türlü toparlayamıyordu. Kısa bir konuşmadan sonra nereli olduğumu sordu. Aramızda sıcak bir iletişim başlamıştı. Konu konuyu açtı. Bir film şeridi gibi geçmişe doğru gitti. Çocukluğu, gençliğini ve üniversite yıllarında yaşadığı maceralarını, esprili bir şekilde anlattı. Mutfakta hazırladığı çayı kendi elleriyle bize ikram etti. Sobaya birkaç odun daha attıktan sonra oda da ısınmıştı. Paltoyu omuzlarından aldı, ayağa kalktı kilere geçti. Kısa bir zaman sonra elinde büyükçe bir tabakla döndü. Tabakta: Ceviz, badem, nar, pestil ve kuru incir vardı. Musa Anter, bana bakıp “Hatırlanmak çok güzel” dedi. Odanın sıcaklığı sohbete de yansıdı. Musa Anter’in yüzüne kan gelmiş, hastalığı geçmiş gibi konuşması yirmili yaşlarda bir gencin enerjisi gibiydi. O gece sohbet uzadıkça kendini daha iyi hissetti. Esprileri güneş görmemiş ince ve lâtifti. Mahkeme salonlarındaki savunmalarını espriyle anlatıyordu. Kaçak olduğu ve sürekli takip edildiği yılları kahkahalar arasında anlattı. 

Sonra şöyle bir olay anlattı: Takip edildiği bir zaman Van’a gelir, bir otele yerleşir. Her adımında takibi devam eder. Gece yarısından sonra otel odasında yatak çarşaflarını bir birlerine bağlayarak pencereden aşağıya iner ve Van’dan İstanbul’a gider. İstanbul’dan Van’da kaldığı otel sahibini arayarak kendisini takip edenlere İstanbul’da olduğunu söylemesini kahkahalar içinde anlattı. O gece onu pür dikkat dinledim.

Köylülerin anlattıklarına göre Musa Anter’i her gün onlarca kişi ziyarete gelirmiş. Köy Musa Anter’le tanınır olmuş. O gece şunu anlamıştım: Musa Anter’in esprili yönü en az yazarlığı kadar güçlüydü.

Musa Anter, yaşlı ve hasta haliyle köyde yalnız başına yaşıyordu. Eşini, iki oğlunu ve kızını yurtdışına göndermişti. Oğullarından biri Avrupa’nın en gözde futbol takımında top koşturuyordu. Musa Anter, ailesinin siyasî düşüncesi yüzünden sıkıntı çekmemesi için yıllar önce onları yurt dışına göndermişti.

Musa Anter’in aktivist yönü, yazarlık yönüyle yarışır durumdaydı. Gümüşe çalan beyaz saçları ona özgün bir güzellik katmıştı. Sesi her an hitap etmeye hazır bir hatip kadar gürdü. İnsanlarla iletişimde sıcak ve dobraydı. Yazdıklarını iş olsun diye yazmamıştı. 

Her yazdığı bir mahkemenin dikkatini çekmiş mahkemelere abone olmuş gibiydi.

Üniversite yıllarında Said Nursî’yle görüşmüş: “Üstad benim sırtımı sıvazladı, gözlerimden öptü” diyordu. Musa Anter, Said Nursî’nin birçok eserini okuduğunu da söylüyordu. 

Said Nursî ile beraber olduğu an için. “Beraber geçirdiğim şerefli an!” diyordu. Said Nursî için de: “Hayatta korkma değil; korkuyla, tehlikeyle yaşamayı öğrenen kişi!” diyordu.

O gece Musa Anter’i dinlediğimde bazı sorular beynime çakılan bir çivi gibi rahatsız etti. Acaba diyordum kendi kendime; bir insan 70’li yaşlara merdiven dayadığında nasıl vazgeçilmez olabilir diye bir soru karşıma çıktı. Sorunun cevabını o gece sohbet aralarında çok düşündüm. Bende yetmişli yaşlara merdiven dayadığımda son trenini bekleyen bir yolcu olmamak için ne yapmalıyım diye yaşlı Musa Anter’e dikkatlice baktım. Musa Anter’i yaşlı ve hasta yatağında vazgeçilmez kılan neydi? 

Musa Anter’i gördükten sonra ölümü bekleyen biri gibi yaşamak istemiyordum. Hayatın nabzını elinde tutan biri olmak istiyordum. Artık ölümü, köşe başında bilet sırasını bekleyen bir yolcu gibi beklemeyecektim. 

İnsanların ihtiyaç duydukları biri olarak hayatıma devam etmek istiyordum. 

Nihayet uzun yaşamanın sırrını bulmuştum. Düşüncelerin somutlaşmış hali ile kitaplarda uzun yaşayabileceğimi en sonunda öğrenmiştim.