Tarih: 12.07.2020 04:03

Murat Muratoğlu “Var ama Korkar!”

Facebook Twitter Linked-in

TOKAD'TAN Murat Muratoğlu'nun, konu ile ilgili sorulara verdiği cevabî metin...

Bu tartışmaya bir alegori olarak ele alabileceğimiz bir fıkra başlamak kanaatimce uygun olacak. Bu alegorinin parçalarının kısmen Türkiye toplumunun ve tabii olarak Türkiye Müslümanlığının oluşumuna dair hem tarihsel bir bağlam hem de önemli bir muhteviyat sunduğunu düşünüyorum.

Fıkra hatırladığım kadarıyla şöyle:Galata’nın sokaklarında gece yürüyen birinin yolu bir eşkıya, yeniçeri zorbası tarafından kesilir. Tabi ki bu bir soygundur.  Korkmuş kişi o korkuyla feryat eder: “Ahali, ahali! Yok mu bir Müslüman!” Bir söyler, iki söyler, ses yok. Zorba, karşısında emin bir şekilde beklemektedir. En sonunda bir pencereden usulca biri çıkar ve şöyle der: “Bir Müslüman var ama korkar!”

Burada temsil edilen unsurlar devletlû bir zorba ve onun keyfiyetinden mazlumlaşmış bir kişi ve ayrıca korkusuyla sinmiş  bir“Müslüman”. Türkiye toplumunun oluşumu da bir despotizmler tarihi olarak sindirilmiş bir reaya olan halkın tarihi ve toplum bu formasyonla katı biçimde  şekillenmiş. Devletsellik sıklıkla bu coğrafyada organize zulmün esas müsebbibi. Öte yandan Müslümanlığın kimliksel kurulumu da oksimoroni bir şekilde fıkradaki yeniçeriye dayanıyor. Sinmiş, korkmuş bir Müslümanlık bir süre sonra, fıkraya ekleyerek diyelim, zalime ses çıkaramayınca mazluma “O da niye geçiyormuş o yeniçerinin olduğu yoldan!” diye hesap soruyor ve zorbayla saf tutuyor.

Bugünlerde yükselen ırkçılık bahislerinde de bu konu kısmen böyle ele alınabilir. İnsanlığa, adalete ve özgürlüğe dair telakkiler salt kendini imgeleyen narsistik bir güzellemeden ibaret gibi duruyor. Mevzu dışsal ise yani alegoriye devam edelim, uzak bir muhitin dedikodusu yapılıyor ise herkes o zorba ile nasıl hesaplaşacağını, nasıl haddini bildireceğini anlatıyor ama geceleri olan hakikat ise kendi muhitimizde her gün birileri zulme maruz kalıyor. Müslümanlar mı? Ya korkuyorlar ya da Yeniçeri zorbaları ile saf tutuyorlar.  Hatta bazıları Yeniçeri Ocağının başına geçmek istiyor!

Gayrimüslimlere yapılan yağma, katliam ve zulümler ya da bugün Kürdistan’da olan mevcut durum devletselliğin sindirdiği bir dimağ ile ele alınmaya çalışılıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulumu ise ırkçı bir kurumsallaşma ile muarız. Tabi ki bu ırksallaştırmanın kökenleri  “Millet Sistemine” ve Tanzimat ile cisimleşmiş Siyasal-İktisadi-Kültürel Türkçülüğe dayanıyor. Yeni Cumhuriyet Türkleşmiş bir burjuvazi yaratırken ve yeni bir etnokrasi(etnik hiyerarşi) kurgularken tarihimizin hepimizin bildiği ama çoğumuzun inkâr ettiği acı momentleri gerçekleşiyor. Geçmişimizdeki şiddet çok yoğun ve bizi fazlasıyla tanımlar duruma gelmiş. İnkâr-imha bir çeşit kimliksel inşaların da parçası olmuş durumda, yüzleşmek ve muhtemel kürlerden bahsetmek bu yüzden zorlaşıyor. Toplumumuz son birkaç yüzyıldır düşmanlıklar yuvası olarak yapılandırılmış durumda ve bu durumun egemenler dışında kimseye faydası yok.

Bahis olunan şiddetin kendisi ise belki spesifik olarak “Müslüman” bir ideopolitik ile gerçekleşmiyor ama günümüz Türkiye müslümanlığının şekilleniminde bahsettiğimiz gibi önemli rol oynayan en temel ilişkilerden biri mevcut devletselliklerle kurulmuş ilişkiler ve “Millet Sisteminin” ayrıcalıklılık bakiyesi bir şekilde millet-i hâkime için hep devam etti ve ediyor.

 Kısaca Türkiye İslamcılığına da değinecek olursak İslamcılık, Müslümanlar için önemli bir eleştirel ideopolitik yeniden kurulum imkânı iken bugün milliyetçi-mukeddesat çıemperyal nostaljizmler içinde erimiş çarpık bir yapı gibi duruyor.

Bugün kanaatimce yeniden bir ıslah hareketine ve mücadelesine Müslümanlar girişecekse Filistin gibi, Siyah Kurtuluş Hareketi gibi ya da Mülteciler gibi Uluslarasılaşmış etnik/ırksal meselelerle ilgilendikleri gibi yerel ve bizzat yerli devletselliğin ceberutluğundan oluşmuş etnik/ırksal politik meselelerle de önce ilgilenip (bu maalesef ilk aşama oldu) sonra hakkaniyetli, adil bir kavrayış ve siyaset inşa etmeleri gerekiyor. Hem kimliğimize sinmiş bu sinik inkârcılıktan hem de bölge halkları ve tarihiyle kurulacak gerçek bir ilişkilenme için bu yüzleşme şart. Hem o çok iddiasını ettiğimiz ideolojik yerliliğimizin hakikaten cisimleşmesi için elzem.




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —