Tarih: 03.11.2019 07:51

Murat BELGE; Atatürk ve "Liberaller"

Facebook Twitter Linked-in

Neredeyse yirmi yıldır halkımız "Cumhuriyet değerleri" diye benimsediğimiz şeylerden hiç hoşlanmayan bir ekibi iktidara getiriyor, bu durum projede bir şeylerin beklendiği gibi işlemediğini gösteriyor olmasın!

29 Ekim'de Ertuğrul Özkök Atatürk ve onu eleştirenler üstüne bir yazı yazdı. Yazıda, bütün bu eleştirilere rağmen halk çoğunluğunun Atatürk'ten yana olduğunu söylüyordu. Eleştirenler bir tür İslamcılar ve Diyanet, ama bir de "Laik Liberal" dediği kimselerdi.

Bir süreden beri kimilerinin "liberal aydınlar", kimilerinin de "liboş" dediği bir kesimi suçlamak bir gelenek haline geldi. Bunların arasında ben de anılıyorum. Ayrıca, Atatürk'e eleştirel bakanlar arasında da varım. Onun için Özkök'ün düşünmeye davet ettiği kişiler arasında muhtemelen benim de olduğumu tahmin ettim. Ama bundan bağımsız olarak konu zaten yeterince önemli. Tartışılması zaten gerekiyor.

Önce "liberalizm"le ilişkim üstüne birkaç şey söyleyeyim: aşağı yukarı yirmi yaşıma kadar ben de siyasi görüş olarak liberalizmi tercih ettiğimi söyleyebilirim. Bu yaşlarda Marx'ı ve Engels'i okumaya başlayınca dünyaya bakışım da değişti, sosyalist oldum. Gelgelelim, "siyasi liberalizm"den de vazgeçmedim. Bundan Marx ya da Engels'in de vazgeçtiğini sanmıyorum.

Asıl alanım olan sanat/edebiyat konusunda hiçbir zaman Jdanov ya da Garaudy gibi daraltıcı yaklaşımlar benimsemedim. Sosyalizmin Sovyetler Birliği'ndeki seyrini okuyup öğrendikçe Stalin'le sosyalizmin bir arada olamayacağını anladım. Nitekim sonraki yıllarda "Birikim"i çıkarırken "Stalin Özel Sayısı" ve "Çin-Sovyet Kutuplaşması Özel Sayısı" çıkardık ve gene eleştirel tavır aldık. Bu yaklaşım o zaman da birilerine "liberal sapma" olarak göründü ama ben bu tavırlarımdan şikayetçi değilim. Galiba somut tarihi gelişim de şikayetçi olmamı gerektirecek yönde olmadı. Ancak, görüşüm sorulduğunda ben gene sosyalist olduğumu söylerim. Liberalizme (ekonomik değil, politik düzeyde) saygım var, ama ben liberal değilim.

"Liberal" denen ekonomiyle dünyada eşitlik sağlanacağına inanmıyorum (liberallerin de böyle bir derdi yok zaten).

Şimdi gelelim asıl konuya.

Oldukça uzun bir zaman önce Adenauer Vakfı Ankara'da bir "Atatürk Paneli" düzenlemiş, beni de çağırmıştı. Yakın tarihimizde rol almış insanlar arasında Mustafa Kemal'in niteliklerine sahip bir ikinci kişi tanımadığımı söylemiştim. Bugün de böyle düşünürüm. Büyük bir asker, olağanüstü bir stratejisttir; ama aynı zamanda bir insan olarak da "üstün" dedirtecek özellikleri vardır—örneğin kendini saklamaması.

Ancak, "üstün nitelikleri vardır" demek, "her dediğini, her yaptığını benimserim" demek değildir. Atatürk öncelikle bir milliyetçiydi. Bense, dediğim gibi, Marksizm'den gelen bir sosyalistim. "Milliyetçi" değil "beynelmilelci"yim. Bir "enternasyonalist" olarak milliyetçiliğe yönelteceğim her eleştiri Atatürk'e de değer.

Gelgelelim, Türkiye tarihinde oynadığı rolü kendimce titizlikle ölçüp tarttığımda bunu bu genellik düzeyinde doğru buluyorum. Atatürk milliyetçiydi ama gündeminin başında "Batılılaşma" hedefi vardı. Şimdiki iktidarın onunla baş sorunu sanırım bu. Erdoğan'ın bütün sözlerinde ve davranışlarında derin bir Batı düşmanlığı görüyorum. Bir "hınç" belki. Atatürk'ün böyle bir davası yoktu.

Atatürk'ün Batılılaşma kararının isabetini tartışmıyorum, ama bu hedefe ulaşmak için seçtiği yöntemleri tartışıyorum. Eleştiriyorum da.

En genel düzeyden başlayayım. Bir toplum, birtakım nedenlerle, olduğundan farklı bir toplum olması gerektiğine karar veriyorsa, dolayısıyla bir dönüşüm sürecine girecekse, bu sürecin "özne"si olmalıdır. Şüphesiz düşe kalka, yanıla düzelte bir gidiş olacaktır bu; ama son analizde toplum kendi kararlarını kendi verecektir. Türkiye'de böyle oldu mu? Böyle olmadı. Türkiye toplumu Batılılaşma sürecinin öznesi değil "nesne"si oldu.

Söz konusu tarihlerde toplumun böyle davranabilecek olgunlukta olmadığı söylenecektir. Bu da büyük ölçüde doğrudur. Ama böyleyse, ilk yapılacak iş de toplumu bu ağır misyonu yerine getirecek biçimde örgütlemektir.

Soyut bir örnek vereyim: Özkök, alfabe değişikliğinin "milli kültürümüze ihanet" olduğunu söyleyerek Atatürk eleştirisi yapanlardan söz etmiş. Evet, böyle düşünen ve konuşanlar var. Ciddi bir eğitim seferberliğinin başlamış olması her halükarda gerekirdi. Bu seferberlikte öğreten ve öğrenenlerin kendileri, bir aşamada, "Yahu, bu alfabe bize güçlük çıkarıyor! Olması gereken harfler yok, olması gerekmeyen harfler var! Ne yapacağız?" deselerdi, bunun üstüne alfabe değişikliğine gidilseydi, nasıl olurdu? "Milli kültürümüze ihanet" diyen birileri muhtemelen gene çıkardı. Ama sorunu yaşamış ve kendi kararını vermiş bir toplumda bunu kime dinletirlerdi? Aşağıdan yukarıya işleyen bir süreçte yaptığını niçin yaptığını bilerek yürüyen bir toplumda reformlar da eğreti olmaz. Sürecin "öznesi" olmaktan kastım bu. "Bu yapılamadı" demek doğru değil: bu denenmedi. Çünkü bu projede yer almıyordu.

Söylediğim son analizde sosyalizmle milliyetçiliğin yol haritalarında "mündemiç" olan bir şey. Ancak aşağı yukarı aynı yıllarda dünyanın başka bir yerinde de benzer biçimde "yeni" bir toplum, bir "sosyalist toplum" kurma çabası görülüyordu. "Orada toplum ‘özne' oldu mu?" diye sorulabilir. Cevabı belli bir soru…

Toplumsal dönüşüm ciddi zorlukları olan bir şeydir. Dönüşüm ihtiyacının önce okuryazar kesimlerde belirmesi doğaldır. Varolan örneklere baktıkça, bu ihtiyacın kitlelerce de anlaşılması ve benimsenmesinin ne kadar hayati olduğunu daha iyi anlıyoruz. Ama o örnekleri gerçekleştirenlerin önünde böyle ders çıkaracak deneyimler yoktu.

Dönüşümün önderi olaya aday kesimlerin ayarlaması gereken şeylerden biri "hız". Burada bu kadroların acelesi olması normal, anlaşılır bir şey. Ama "anlaşılır" olması "hak verilir" olmasını gerekmiyor. J-J. Rousseau bu deneylerden çok önce yaşamış biri ama "pedagoji" için "en verimli biçimde vakit kaybetme sanatıdır" diyebilecek bilgeliğe ermişti. Proje ne kadar radikal bir yöntemle yürütülürse yaratacağı "trauma"nın dozu da o kadar büyür. Yöntemi radikal tutarak kazanmayı umduğunuz zamanı başka yerlerde kaybedersiniz. Bizim durumumuz hakkında şöyle bir düşünelim. Cumhuriyet'in ilanından bu yana neredeyse yüz yıl geçmiş ve neredeyse yirmi yıldır halkımız "Cumhuriyet değerleri" diye benimsediğimiz şeylerden hiç hoşlanmayan bir ekibi oylarıyla iktidara getiriyor. Bu durum projede bir şeylerin beklendiği gibi işlemediğini gösteriyor olmasın! "Öyle mi?" sorusunu sormak gereksiz mi?

Bu konuya devam edeceğim, çünkü söylenecek çok şey var.




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —