Tarih: 02.06.2021 15:45

Mâtûrîdîlik Çerçevesinde (2)

Facebook Twitter Linked-in

Mâturîdîlik: Hikmeti Anlama Eyleminden Milliliğe…

-Önce Konuya Dair Genel Bir Çerçeve-

“Her mezhep ortaya çıktığı grubun mantığına uygun şekilde var olmuştur ama asla din olarak sayılıp bağlılığı zorunlu değildir. Asıl olan Allah’ın varlığına inanmak ve ona ibadet etmektir… Her mezhebin uygulamada farklı olsa da temelde aynı olan kuralları vardır. Hadis ve ayetlere bağlı kalınarak oluşturulmuş kurallar bütünüdür… Mezhebin “Dini anlamı ise; müçtehit âlimlerin bir konu hakkında büyük çaplı araştırmalar yapıp, tezler öne sürüp, o tezlerin gerçekliğini tespit ettikten sonra yaptıkları yorumların, din adamları tarafından ayet ve hadislere bakılarak dine aykırı bir durumunun bulunmaması sonucu kabul edilmesiyle ortaya çıkan fikirler ayrılığıdır… Mezhepler nelerdir dediğimizde karşımıza iki ana başlık çıkar. Mezhepler kaça ayrılır sorusunun cevabı olan bu ana başlıklar da kendi içinde ayrı ayrı gruplandırılır.İslam dinindeki ana mezhepler fıkhi ve itikadı olarak ikiye ayrılır.” (1)

Aynı zamanda, itikadî mezhepler birer siyasi mezhep olarak tanımlanmaktadır. Ör. Sünnilik hilafet kurumunu, Şiilik ise imamet kurumunu öne çıkarır. Ama modernleşme ile birlikte, krallıkla yönetilen bazı Müslüman ülkeleri dışta tutarsak; doğudan batıya Müslüman ülkeler – o da uygulaması kendilerine özgü- demokratik bir tarzda ve halkın çoğunluğu anlamına, gelen cumhuriyet, batıda ortaya çıkan bir yönetim şekli ile idare edilmekte olup hilafet ve imamet formu ile bağlarını koparmış bulunmaktadırlar.

Yeri gelmişken söyleyelim, bununla birlikte, Müslümanların önemli bir kısmı “beden ve var olan maddi ihtiyaçlar açısından günümüzde, ama zihinsel ve ruhsal olarak ise, eski dönemlerde” yaşamaya devam ettikleri çok açık bir şekilde söylenebilirdi.

İmam-ı Âzam Ebu Hanife’nin fıkıhla ilgili “kişinin hak ve sorumluluklarını bilmesi” ifadesi, hem fıkhın, yani hukukun ve hem de, işlerin bir düzene ve intizama bürünmesi için, bir yol ve yöntemi de gerekli kılıyordu. Öyle bir form’a fıhkî mezhep diyorduk.

Bir de bunun yanında, herhangi bir fıkıh ekolüne, mezhebe bağlı bulunan insanın/Müslüman’ın, adına “itikadî mezhep” denilen; fıhkî konulardan ziyade, itikadi, aranan hikmeti bulma cihetiyle düşünsel/fikrî ve bunlara bağlı olarak, yönetişim açısından siyasi konuları içeren mezhep formu da vardı. Yukarıda da belirtmeye çalıştığımız üzere, yönetimde hilafet ve imamet formunu baz alan ana akım mezhepler(Sünnilik, Şiilik vb.) söz konusu idi.

Biz, “itikat konusu zaten Allah’ın© indirmiş olduğu vahiyle, inanç açısından uymamız gereken kurallar bütünlüğü içerisinde belirlemiş olduğundan ve Haz. Peygamberin(s) de onları bize açıkladığından dolayı, itikatta mezhebe gerek yoktur düşüncesine sahip olsak da,  ilerleyen zaman içerisinde, mesajı alan –ona hakikaten inanan, ya da bir mecburiyetten inanır gibi yapan- toplumların o fevc, fevc İslam’a girme durumları ile onların eski dinlerinden ve kültürlerinden getirmiş oldukları müktesebata bakıldığında, bir de bunlara bağlı olarak, çok belirleyici olan coğrafî duruma binaen, adeta farklı İslamlar oluşmuş denilebilirdi.

Bu, hayat içerisinde insanda potansiyel olarak var olan “yanlışlık, doğruluk; iyilik ve kötülük” fenomeni üzerinden okunduğunda, diğer dinlerin başına gelen zorlu durumu, biz, kendi inanç dünyamızda, İslam(Kur’an ve sünnet) üzerinden değil de, asl’a zarar vermeyen, ama Müslümanı derinden yaralayan “indî” mülahazalarla oluşmuş bulunan türüne özgü mezheplilik durumunu bizlere göstermekteydi. Bu da, aslında, ne kadar üzerimize almasak da, Allah’ın©“Gerçek şu ki, dinlerini parça parça edip kendileri de gruplaşanlar var ya, sen hiç bir şeyde onlardan değilsin…”(2) ilahi mesajını zikretmemizi gerektirecekti.

“Üzerimize almasak da” dedik, ama İslam’dan, onun insanlar üzerinde oluşan olumlu etkilerinden hareketle bazı Saiklerle bir araya gelen Müslümanların, oluşturduğu ve yüzlerce yıldır, bazı değişikliğe uğramasına rağmen, yaşanılan ortamda hikmet peşinde iz süren yapıları/mezhepleri ise, yanlışlarını ve doğrularını, yine kendi bütünlüğü bağlamında değerlendirme şartıyla olumlu olarak anmamız gerekecekti.

Bizi ilgilendirmesi açısından, Sünnî blokta; Eş’arîlik ve Mâturîdîlik adıyla bilinen iki itikadi mezhep vardı.

Eş’arîlik geçmişte İran coğrafyasında, günümüzde ise, genel anlamda Arap coğrafyasının önemli bir kısmında varlığını sürdürmektedir. Mâturîdîlik ise, Orta Asya(Türkistan) Kafkasya’nın önemli bir kısmı, Afganistan, Hint alt kıtası; Hindistan ve Pakistan, Çin, Güney Asya, Balkanlar ve doğal olarak Türkiye’de varlığını sürdürmektedir. Bir de, bin yıllık süreç içerisinde, Hanefî/Mâturîdî Türk nüfusun yanında, o da karşılıklı kültürel etkileşimle oluştuğu bilinen ta yukarıdan aşağıya “Fırat boyu” olarak tanımlanabilecek Kürt (%30 civarı) nüfusla birlikte belli oranda Zaza ve Arap Hanefî/Mâturîdî bir bloğun var olduğunu söyleyebilirdik.

Türkiye’de Hanefi ve Şafii Kürtlerin nüfus yüzdeliklerine dair…

“KONDA araştırmasına katılanlara “Kendinizi ait hissettiğiniz dininiz, mezhebiniz nedir?” diye de sorulmuş. Kendisini Sünni-Hanefi olarak tanımlayanlarda erkekler ve kadınlar arasında fark çıkmış; erkeklerin yüzde 71’i, kadınların yüzde 74’ü “Sünni ve Hanefi” aidiyet bildirmiş. Ortalama alınacak olursa 82 milyonun 60 milyonu demek. Kendisini Sünni-Şafi olarak tanımlayanlar erkekler ve kadınlarda yüzde 13; bu da 11 milyona yakın demek.” (3)

 Mâtûrîdîlık Üzerinden Türk, Türk İslam’ı ve Türklük Vurgusu…

Sosyolojik açıdan kültürü şu şekilde tanımlayabilirdik: “Kültür: İnsanların toplumsal yaşam içinde tarih boyunca ürettikleri bütün maddi ve manevi değerlerin hepsini dile getirir. Kültür maddi ve manevi olarak ikiye ayrılır.  Maddi kültür insanın doğa ile etkileşimi sonucu ürettiği her şeydir. Manevi kültür ise insanları birbirleri ile olan etkileşimi sonuncunda ortaya koydukları her şeydir.” (4)

Bu tanıma bağlı olarak  kültürün milli niteliğe sahip, her toplumun kendine özgü kültürü bulunduğu ve medeniyetin ise kültürün evrenselleşmiş hali olduğu genel kabul görmektedir. 

Kültürü, modern paradigma içre her hangi bir topluma hasrettiğimizde, içeriği ister maddi, ister manevi ve hatta dinin bizzat kendisi ile düşünüldüğünde, maddi donelerle birlikte, dinin, o çerçevede vücut bulan mezhebin ve işin erbabı tarafından meselenin künhüne vakıf olunduğunda, elde edilen yorumların geçerliğine bakılmaksızın, millilikten hareketle din, mezhep ve yorumun, “bir ulusu temsilen” millilik içerisinde telakki edildiği görülecektir. 

Örnek olarak Türk İslam’ı üzerinden Matûrîdîliğin millî kültür içerisinde bir yere oturtulduğu; bugünden itibaren baktığımızda kendine özgü bir konuma yükseltildiği artık söz konusu olabilmektedir.Mâtüridîlik, Türk kültür muhitinde ortaya çıkan ve tarih boyunca günümüze kadar-özellikle Türk toplumları arasında yaygın duruma gelen, Türk kültüründe bir dinî (kelâmî) ekoldür… Mâtüridî’nin toplumumuz tarafından bilinmesi ve öğrenilmesi Türk kültür tarihi bakımından son derece önemlidir. Zira Mâtüridî sadece Türk kültür muhitinin yetiştirdiği büyük bir bilgini olarak kalmamış, X. yüzyıldan başlayarak günümüze kadar Türk toplumlarının inanç sistemine damgasını vuran bir kimse olmuştur.”(5)

Yukarıdaki görüşe baktığımızda Türklerin Hanefî/ Mâtûridî olmaları sonucu, Türkiye’nin “günümüzde halkı Müslüman olan ülkelerin neden en gelişmişi olduğunu tespit etmek için kültürün önemli bir elemanı olan toplumun din anlayışını iyi bilmek gerektiği” durumunu kabul etmemiz” mümkün gibi görünüyor olsa da, darbelerle geçen onlarca yıl sonra, Türkiye’nin yeni yeni “gelişen demokrasi” deneyimini İslam dünyasına sunar gibi yaptığı, ama içeride pek para etmediği, yüzeyde kaldığı; bunun yanında, baştan beri ekonomi, hukuk, eğitim vb. alanlarda çıtayı “istendiği halde” pek yükseltemediği; toplumun genel anlamda kitap unsurundan uzak olması; neredeyse birçok alanda nepotizmin(akraba kayırıcılığı) hüküm sürdüğü hakikati önplana alındığında; bunda modern paradigmalar ile “bütüncül değil, bilakis parçacı bir şekilde elde edilen dinsel düşüncenin olabildiğinde yüzeysel kalması nasıl izah edilecekti?

Ya da buna sebep olarak, dinî hayatı karartan ilk dönem cumhuriyet uygulamaları karşısında, Müslüman Türk’e “en azından” yetecek oranda ilmihal bilgisini bulundukları yerde(Kürt medreseleri) aktarmaya çalışan ilgili kişilerin dinî/düşünsel yapısını görecek isek; o zaman o şartlarda oluşan müktesebatı, “Türk’ e uymuyor gayri!” diyerek ters-yüz mü edecektik?

Devamı >>>




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —