Tarih: 27.01.2020 00:26

Milliyetçiliğin tarihsel seyri

Facebook Twitter Linked-in

Geçen hafta milliyetçilik fikrinin kurgudan ibaret bir üstünlük anlayışı olduğundan bahsetmiştik. Bu hafta ise bu milliyetçilik fikrinin tarihi yansımalarına bakmamızda fayda var. Bu kavramın bugünkü karşılığını modern dönemlerde gördüğümüz için tarihi seyrini buradan başlatabiliriz. Avrupa’da burjuvazinin gelişmesi, sanayileşme ile birlikte kentlerin göç alması gibi etkenler merkezi güce ihtiyaç duymuştur. Dönemin konjonktüründe kilise ve aristokrasinin otoritesini kaybetmesiyle ulus devletler oluşmaya başlamıştır.

Ulus devletin oluşmasını sadece merkezi otoritenin güç kazanmasıyla açıklayamayız. Devletin dışında bir de ulus inşa etme süreci vardır. Ulus devlette yaşayan halkı bir arada tutan bir değer lazımdı ve tam bu noktada ulus oluşturma fikri devreye girmiştir. Benedict Anderson, Hayali Cemaatler kitabında ulusu hayal edilmiş siyasi topluluk olarak tanımlarken aslında ulusun inşa sürecindeki gerçekliği de göstermeye çalışıyor. Ulus kurgulanmıştır ve bu kurgu bir etnik kimliğin merkeziliğinde gerçekleştirilmiştir. Böylece halkı bir arada tutan maya bulunmuştur; o da milliyetçiliktir.

Ülkemizde milliyetçiliğin seyri dönemsel, kavramsal ve anlayış farklılıkları şeklinde ilerlemiştir. Milliyetçiliğin farklı kavramlar üzerinde hayat bulmasını üç başlık altında toplayabiliriz. Birincisi ulus devlet iddiasıyla yola çıkan Cumhuriyet’in de kurucu iradesini yansıttığı ulusalcılıktır. Ulusalcılık iki kavram üzerinde yükselmiştir. Kurucu olarak Türkçülük, muasır uygarlık ideali olarak Batıcılıktır. Uygulama tepeden inmeci bir anlayışla gerçekleştiği için halkın ekseriyeti tarafından benimsenemedi.

İkincisi ise muhafazakâr kitlenin etnik kimliği önemsemesiyle ortaya çıkan mukaddesatçı milliyetçiliktir. Mukaddesatçı milliyetçilik ulusalcı anlayışın tepeden inmeci dönüşüm çabalarına karşın halkın değerlerine atıf yapmayı tercih etmiştir. Buna din, bayrak ve ezan gibi değerler de eklenince ortaya Türk-İslam sentezi bir milliyetçilik türü çıkmıştır.

Mukaddesatçı milliyetçilik sağın halka rehavet yükleyen anlayışı içerisinde kendine yer bulabilmiştir. Antikomünist tepkiyi de içinde taşıyan bu anlayış, aslında sağın halkı ikna etmesi için sarıldığı bir propaganda dili vazifesini görmüştür. Böylece mukaddesatçı milliyetçilik hem sola karşı bir mücadele alanı hem de sağın popülist söylemi için kullanışlı bir gerekçe olmuştur.

Üçüncüsü İslamcılığı da kapsayan ulus devleti ve ulusal sınırları kutsamasıyla oluşan vatancılıktır. Ulusalcılığın katı sekülerizminden, mukaddesatçı milliyetçiliğin halkın değerlerini kullanan popülist dilinden farklı olarak vatancılık daha İslami bir söylemden beslenir. Ama temelde ulusalcılık ve mukaddesatçı milliyetçilikten farklı bir sonuç ortaya koymaz.

Milliyetçiliğin bu tarihi seyri aslında zihinsel dönüşümün aşama aşama gerçekleştirilmesinden kaynaklanıyor. Baktığımız zaman seküler ve Batılı dünya görüşüne sahip kişiler ulusalcılık üzerinden milliyetçi bir düşünceyi benimsemişler. Muhafazakâr halk kitlesi mukaddesatçı milliyetçilik üzerinden milliyetçi bir düşünceyle tanışmışlar. Milliyetçilik fikrine zıt olması gereken ve ümmet bilincini taşıyan İslamcı kesim ise vatancılık üzerinden milliyetçi düşünceyi içselleştirmişlerdir.

Bu dönüşüm halkın büyük bir kısmının milliyetçi düşüncenin verdiği konforla yaşamlarını sürdürmesini sağlıyor. Bunun dışında gerek etnik farklılıktan olsun, gerek ideolojik kaygıdan olsun, gerekse insani bakış açısından olsun bu konfora itiraz edenler çeşitli adlandırmalarla yaftalanabiliyor.




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —