Merkez Siyaseti İnşası Mümkün mü?

Abdulbaki ERDOĞMUŞ'un Yazıları* ;

Merkez Siyaseti İnşası Mümkün mü?

İSLAMSIZ MÜSLÜMANLIK! (1-4)*

 

 

 İslamsız Müslümanlık! (1)

Hayranlık oluşturacak bir tarih yerine ders ve ibret alınacak bir tarihe olan ihtiyacımız giderek daha çok artıyor kanaatindeyim. Kur’an-ı Kerim’in bu tarz bir metod ile sunduğu tarihi anlatımlar, hem olayların gerçek yüzünü göstermek, hem de çıkarılacak dersler ve yüzleşmek açısından bize örnek olmaktadır. Ancak aynı metodun Müslümanlar tarafından kullanıldığını iddia temek oldukça zor. Aksine, yüzleşmeyi yapmak ve ders çıkarmak yerine geçmiş olayları örtbas ederek unutturmak amaçlanmıştır.

Kanaatime göre, İslam’dan sapmaların en önemli nedenlerinden birisi olarak tarihte cereyan etmiş olayların unutturulmaya çalışılması veya “maslahat” iddiasıyla amacından saptırılmasıdır. Resül-ü Ekrem’in vefatından hemen sonra başlayan “kimin yöneteceği” ile ilgili siyasi tartışmalar, ayrışmalar ve bölünmeler ve daha sonra de aynı nedenlerle yaşanan iç savaşlar böyle bir maslahat anlayışının sonucu olarak dini kılıflarla üzeri örtülerek anlaşılmaz, sorgulanmaz kılınmıştır. Bu anlayışın maslahata uygunluğu bir tarafa, olayları unutturmak yerine, giderek fitnenin derinleşmesine ve yalan-zanni bilgilere dayanarak daha çok karmaşık hale gelmesine ve daha çok sapkınlıkların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Tıpkı Dr. Ali Şeriati’nin dediği gibi;

Ey Sünniler, Ey Şiiler, Ey Selefiler…!

Görüyorum ki gruplara ayrılmış,

Allah’ın ipi yerine kendi heva putlarınıza sarılmışsınız!

Ey aldanmışlar sürüsü!

Biz kavmiyetçilik putu için savaş verdik,

Siz kavmiyetçiliği dinle süsleyerek mezhepçiliği ortaya çıkarmışsınız…!

 

Sonuçları itibariyle sadece mezheplere, meşreplere bölünmekle kalmayıp, Kur’an ve ona bağlı olarak İslami yaşamdan uzaklaşarak sadece namaz, oruç, hac, Umre, güzel sesli hafızlarla anlamını dahi bilmeden okunan Kur’an, mevlit, kandil gibi ritüellerin öne çıkarıldığı seküler bir Müslümanlık anlayışı hâkim oldu. “İslamsız Müslümanlık” olarak tanımladığım tam da bu anlayıştır. Mehmet Akif’in tanımladığı Müslümanlık da bu olsa gerek:

Müslümanlık nerde! Bizden geçmis insanlik bile...

Adem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nafile!

Kaç hakiki Müslüman gördümse, hep makberdedir;

Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir;

 

1400 yıllık bir geleneğin sorgulanması ve karmaşık bir gelenek içerisinden doğruların ayıklanması elbette kolay değildir. Kur’an ortada iken bu sorgulamaya ihtiyaç olmadığı da söylenebilir ancak din ile yoğrulmuş kültürümüzün bu geleneksel hazinede saklı olduğunu da unutmamak gerekir. Bu nedenle tarihi ve kültürel olduğu kadar dini açıdan da bu geleneğin, konunun uzmanları ve üniversiteler tarafından araştırılması, olayların gerçek yüzünün ortaya çıkarılması gerektiğine inanıyorum. Başka türlü nasıl yüzleşebiliriz ki?

Amacımız geçmişte olup bitenlerden suçlular çıkarmak, ayrışma yaratmak asla değildir, yüzleşerek ders çıkarmak, Müslümanlar arasında yaşanan kırılmaların ve İslam’dan sapmanın nedenlerini doğru tespit etmek suretiyle doğru istikamete yönelmektir. Bunun için de, bazı iyi niyetli âlimlerin “defterleri kapatmayı” tercih etmeleri, gerçekte defterleri kapatmak yerine, egemenlerin lehine “sümenaltı” edilerek hakikatle yüzleşmeyi önlediğini düşünüyorum. Sahabeler arasında dahi olsa haklı-haksızın belli olduğu olaylarda, iki tarafa da eşit davranmak demek olan “içtihat hatası” anlayışını veya “defter kapatmayı”, bu anlamda da doğru bulmuyorum.

Fitnenin azgınlaşarak yayıldığı ve her tarafı yakıp kavurduğu bir dönemde âlimlerimizin “maslahat” yaklaşımını, Müslüman halkı fitne ateşinden uzak tutma çabaları önemli ve değerlidir ancak bunu ebediyen kapatmanın mümkün olamayacağını, hatta doğru da olmayacağını aynı âlimlerimizin bildiklerinden de eminim. En azından bugün, içinde boğulduğumuz dumanlı alandan, karanlık düşüncelerden, yanlış bilgi ve cehaletten, dinbazlık ve yobazlıktan çıkış yolu bulmak adına, medeni bir üslup ve doğru bilgilerle Müslümanlığımızı sorgulamayı ve İslam’la yüzleşmeyi bir zorunluluk olarak görüyorum. Yüzleşmekten kaçarak kaybedilen her anın aleyhimize olacağından şüphe duymamalıyız.

“Siz ey imana ermiş olanlar! Derin bir duyarlıkla Allah’a karşı sorumluluğunuzun hakkıyla bilincinde olun ve O’na kendinizi yürekten teslim etmeden (Müslüman olmadan) önce ölümün sizi alt etmesine izin vermeyin.” (Al-i İmran/3:102)

II-İslamsız Müslümanlık! (2)

Dinlerin ortak tanımı olan ve kâinatı kuşatan İslam, yaşansın ve hayat sistemi olsun diye gönderildi. Öyle bir sistem ki, insan-Allah, insan-insan ve İnsan-doğa ilişkisini düzenlemiş ve dünya ile ahiret arasında fıtrata uygun bir denge kurmuştur. Bu nedenle de İslam için, yaratılışa uygun, kâinatla uyumlu ve barışık olması hasebiyle ‘fıtrat dini’ de denilmektedir. Çünkü ilkeleri, hükümleri, hedefleri tamamıyla Allah tarafından konulmuştur. 

Bu bağlamda hiçbir din, hiçbir bilim, bilgi, hikmet, ahlak vb İslam’ın dışında değildir. Farklılıklar ve ayrılıklar bu sisteme nasıl inanılıp inanılmamasında ortaya çıkmaktadır. Allah’ın hak din ve kâinat sistemi olarak tanımladığı İslam’ı, araştırarak, sorgulayarak, inanarak benimseyen ve hayat tarzına dönüştürenlere de ‘Müslüman’ denmiştir. 

“Böylece sen, batıl olan her şeyden uzaklaşarak yüzünü kararlı bir şekilde (hak olan) dine çevir ve Allah’ın insan bünyesine nakşettiği fıtrata uygun davran: (ki,) Allah’ın yarattığında bir bozulma ve çürümeye meydan verilmesin: bu, sahih (bir) din(in gayesi)dir; ama çoğu insanlar onu bilmezler.

 (O halde batıl olan her şeyden yüz çevirerek yalnızca) O’na yönel; ve O’na karşı sorumluluğunun bilincinde ol; namazını devamlı ve dikkatli şekilde ifa et ve O’ndan başkasına ilahlık yakıştıranlar arasına girme;

 (yahut) inançlarının bütünlüğünü bozarak parçalara bölünen ve her grubun yalnız kendi sahip olduğu (ilkelerle) övündüğü kimselerden olma!” (Rum Suresi/30:30,31,32)

 

Ayetler ışığında tanımlamaya çalıştığım İslam ve Müslümanlık ilişkisinin, doğru bir zemine oturtulması ve bu ilişkinin insanlık için doğru bir istikamete yöneltilmesi için, bizim “din” olarak üzerinde bulunduğumuz zeminin sağlam, imanımızın hakiki, yaşam tarzımızın yaratılışla-fıtratla, kâinatla uyumlu ve barışık, yolumuzun dosdoğru/müstakim olması gerekir. Bunu da anlamak için İslam ve Müslümanlığımızla yüzleşmek zorunda olduğumuzu ısrarla ve altını çizerek ifade etmeye çalışıyorum.

Kendi imanımın ve İslam anlayışımın gereği olarak soruyorum: İslamsız bir dünya, İslamsız bir evren ve İslamsız bir insanlık asla mümkün olmadığına göre, nasıl olur da islamsız bir Müslümanlık mümkün hale gelmiştir? Burada bir çelişki, önemli problemler yok mudur? Asırlardır gizlediğimiz temel sorunlarımızla, daha kaç asır sonra yüzleşmeye cesaret edebiliriz? 

Sormak istiyorum: İslam; akıl, bilgi, ilim, iman, bilim, hikmet, irfan, ahlak, rahmet, hakikat, adalet dini olarak tanımlanmasına rağmen, biz Müslümanlar için iman, teslimiyet, anlayış, yaşam tarzı bakımından söz konusu ilkeler neden hayat bulmuyor? Yine İslam; bütün dinleri, insanlığın ortak doğrularını, ortak aklı, ortak iyiyi ve ortak yararı hedeflediği halde, bütün bunlar biz Müslümanlar için niye söz konusu olmuyor?

Allah aşkına, içinde boğulduğumuz cehalet, delalet, zulmet, sefalet, nifak, fitne, fesat ve daha sayısız olumsuzlukların bir sebebi yok mudur? Bu utanç tablosuyla bizi yüzleşmekten alı koyan unsurları sorgulamamız gerekmiyor mu? Bizimle Allah’ın dini İslam arasına giren bu kabusu ortadan kaldırmadıkça Müslümanlığımız İslamsız, nursuz kalmaya devam edecektir.!

Halinden memnun olan ve Müslümanlıklarıyla övünen, yaşadıklarının “İslam” olduğuna inanan kitleleri, grupları, cemaatleri, tarikatları, örgütleri, din adamlarını, dinbazları elbette biliyoruz ancak bu yaşanılanın “Bedevi Müslümanlığı” anlamında bir İslam tanımı elbette vardır ve bu bağlamda İslamsız, imansız İslam da mümkündür.! 

“Bedevîler «İnandık/iman ettik» dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama «Boyun eğdik/teslim olduk» deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah’a ve elçisine itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Hucurat Suresi/49:14)

Peki, bilgi, ilim, ahlak, hikmet, medeniyet, irfan, iman, ortak akıl ve ortak yarar bakımından İslamsız bir Müslümanlık mümkün müdür? Elbette mümkün değildir. Böyle bir iman ve anlayıştan ne kadar uzak olduğumuzu görmek, sorumluluğumuzu kabul etmek ve en önemlisi de İlahi olanı, insani ve ahlaki olanı, akli ve İslami olanı temel alacak bir çözüm bulmak zorunda olduğumuz çok açıktır. İşte çözüm yolu gösteren ayetlerden sadece bir tanesi:

“Kim bütün benliğiyle Allah’a teslim olursa ve aynı zamanda doğru ve yararlı işlerde bulunursa, hiç sarsılmayan (sağlam) bir dayanak elde etmiş olur: çünkü her şeyin akıbeti Allah’ın elindedir.” (Lokman Suresi/31:22)

Önce yüzleşmeyi ve sorgulamayı, sonra da çözüm konusundaki düşüncelerimi sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Kusura bakmayın, sizleri rahatsız etmeye devam edeceğim!


III-İslamsız Müslümanlık! (3)

 

 

Resul-ü Ekrem sonrası yaklaşık 200 yıllık bir dönemin parantez içine alındığını, bu dönemin tartışılması, sorgulanması, araştırılması, müzakere konusu dahi yapılması adı konulmamış ancak fiili bir durumla yasaklandığını biliyoruz. Medreselerden Tarikatlara, cemaatlerden siyasi oluşumlara kadar, özellikle Sünni kesimler için bu alan tamamıyla dokunulmaz kabul edilmiştir. 

Oysa Müslümanlığın kaderi ve İslam’ın istikameti bu ara dönemde çizilmiş, bu dönemde yeniden şekillendirilmiş ve insanlığa “Müslümanların dini” olarak sunulmuştur. Bizim için hala açık, berrak ve şeffaf olmayan bu dönemde, hak ile batılın, hakikat ile yalanın, doğru ile yanlışın, hayal ile gerçeğin iç içe geçtiğini biliyoruz. Buna rağmen bu dönemle yüzleşmekten korkuyoruz, kaçıyoruz, “maslahat” gerekçesinin arkasına gizlenerek mazeretler üretmeye devam ediyoruz. Peki, bu kaçışımız daha kaç asır devam edecektir? Veya bu kaçışımızın makul, kabul edilebilir bir gerekçesi var mıdır? Kaçarak kurtulmamız mümkün olacak mı?

Bizler kaçsak da, dönemin olumsuzlukları ve günahları peşimizi bırakmayacak, giderek ağırlaşan bir “vebal yükü” olarak sırtımızda kalmaya devam edecek. Bizler, bu vebali miras aldık ancak bizden sonra gelenlere devretme hakkımızın olmadığını düşünüyorum. Miras bizim, tarih de bizimdir. Reddi miras yapmadan tarihimizle yüzleşmeli ve helalleşmeliyiz ki, hem İslam özgürleşmeli, hem de Müslümanlar..!

Bizim amacımız, o dönemle ilgili bir yargılama yapmak ve hesaplaşmak değildir, dinimizle ilgili iddialara ilişkin duyduğumuz kaygı, korku ve endişelerimizi gidermek, karanlık dünyamızı İslam’la aydınlatmaktır. Yoksa geçmişte yaşananlarla ilgili hükmü ancak Allah verecektir.

“Ve yeryüzü Rabbinin nuru ile aydınlanacak. (Herkesin işlediğinin) hesabı ortaya dökülecek; bütün peygamberler ile (öteki) bütün şahitler huzura çağrılacak ve kendilerine adaletle hükmedilecektir. Ve onlara asla haksızlık yapılmayacak,

Çünkü herkes, yapmış olduğu (iyi veya kötü) her şeyin karşılığını tam olarak görecektir. Allah, onların yaptıklarını en iyi bilendir.” (Zümer Suresi/39:69,70)

Bir Müslüman-mü’min sorumluluğu ile İslam gerçeğine ulaşmak isteyenler için bu dönemi atlayarak gelişmeleri, neden ve sonuçlarını anlamanın mümkün olduğunu düşünmüyorum. Fitnenin ve kaosun her tarafı kapladığı ve kararttığı, saflığın ve masumiyetin korunamadığı bir ortamda, Hadis derleme-toplama çalışmaları başta olmak üzere, mezhep ve meşrep ekollerinin tohumlarının atıldığı, fırka ve tefrikanın örgütlü yayıldığı bu dönemi sorgusuz, sualsiz tam bir teslimiyet içerisinde kabul etmek ne kadar akılcı, ilmi ve İslamidir? Kaldı ki tartışmalar bu dönemde bitmemiş, aksine artarak devam etmiştir.

Biliyoruz ki, Resulüllah’tan (a.s) hemen sonra tartışmaların siyasal alanda başlaması, büyük kargaşalara ve kabile taassuplarına yol açmıştır. Hz. Ebubekir’in (r.a.) seçilmesiyle başlayan tartışma süreci tarih boyunca aralıksız devam etmiştir. Hatta Hz. Ebubekir’in seçilme ve Hz. Ömer’i (r.a.) atama yöntemi Muaviye tarafından da kendisi ve oğlu Yezid’in yönetimi için bir referans olarak kullanılmıştır. Muaviye yönetiminin, bazı istisnalar dışında Sünni dünyası tarafından dini referanslarla meşru kabul edildiği ve bugüne kadar gelen yönetim geleneğinin de bu yönetim biçimine ve modele dayandığı da açıkça ortadadır. 

Abbasi, Osmanlı ve modern dönemde bazı Müslüman ülkelerde uygulanan yönetim modellerinin Muaviye-Yezid geleneğine dayandığı da gizli değildir. Şimdi, bu geleneği ve söz konusu referansları hala meşru, üstelik İslam’ın bir gereği olarak kabul edip, itaati, biati, teslimiyeti “vacip/gerekli” görmeye devam mı edeceğiz? 

Yoksa Müslümanların Kur’an referanslarına dayanmadan geliştirip uyguladıklarını dünyevi-siyasi bir sistem kabul ederek, oluşan bu geleneği “İslamsız bir Müslümanlık” olarak mı tanımlayacağız? Kişisel olarak ben, sevabıyla-günahıyla bu geleneği dünyevi-siyasi bir mücadele olarak tanımladığımı ve “İslamsız bir Müslümanlık” olarak bize miras bırakıldığını düşündüğümü ifade etmeliyim.

Bu durumda, siyaseti dokunulmaz kılan bir anlayış İslami, vicdani, ahlaki olabilir mi? Gayr-i İslami bir siyaseti “dini miras” olarak sahiplenmek ve nesilden nesile aktarmak İslam’a karşı haksızlık olmaz mı? Ölçümüz adalet ve vicdan olması halinde geçmişimizle yüzleşmekten niçin korkalım? Yüzleşmekten korkanlar ancak peygambere isnat ettikleri hadislerle, farklı yorumladıkları ayetlerle, saray ve iktidar yanlısı ulemanın fetvalarıyla siyasi ve dünyevi mücadeleleri dinselleştiren ve İslam’a monte etmeye çalışan dinbazlardır. 

Dinbazlık, biz Müslümanları hakkı inkâr eden, hukuk ve adaleti tanımayan, vicdan ve merhameti körelen bir topluma dönüştürdü. Müslümanlar olarak yüzleşmekten kaçtıkça İslam’dan uzaklaştığımızı unutuyoruz. Bu durumda bizler İslam’ın rahmetini kaybettikçe kazanan hep hakkı yalanlayan dinbazlar, hakkı yok sayan egemenler ve hakkı çiğneyen zalimler olacaktır. Kurtuluş arayan bizler; "(Ey Rabbimiz!) Hakkı inkâr eden bu toplumun elinden lütfunla kurtar bizi" (Yunus/10:86) diye yalvarıp hakikatle yüzleşerek Hak’ta, Adalette, İslam’ın alemleri kuşatan barış ve rahmet çatısında toplanmaya gayret etmeliyiz..!

(devam edecek)

 
IV--İslamsız Müslümanlık! (4)


 

Siyasal kargaşaların, çatışma ve iç savaşların yoğun olarak yaşandığı, sahabenin, âlimlerin ve peygamber neslinin hunharca öldürüldüğü bir dönemle yüzleşmeden sahih ve doğru olana ulaşmak elbette mümkün değildir. Acımasız ve zalim olanların hüküm sürdüğü ve dini referansların egemenler için pervasızca uydurulup kullanıldığı bir zulmet devrinden söz ediyoruz. 

Bunun en açık örneklerinden biri; meşru Halife ve Emir’ul-mü’minin Hz Ali’ye isyan eden ve yaklaşık 80.000 Müslümanın ölümüne sebep olan Müsaviye b. Ebu Süfyan’ın, Hz. Ali’den sonra dört halife gibi meşru Halife ve Emir’ul-müminin olarak kabul edilmesidir. Bununla da yetinilmeyip Sünni ulema tarafından isyan, dini ve meşru bir mücadele çerçevesine alınıp “içtihat farkı” olarak kabul edilmiş, Muaviye’ye dini bir dokunulmazlık verilmiştir. 

Daha vahim olanı; Muaviye’nin bazı uygulamaları daha sonra Sünni fıkıhta referans verilmiş, rivayetleri “Hadis” için kaynak olarak gösterilmiş ve günümüze kadar da tazim ve ihtiram ifadesi olan “hazret” ön ismi ile anılmaya devam edilmiştir. 

Siyasi dehasına, entelektüel bilgi ve birikimine, devlet ve siyaset aklına itibar edilmesini yadırgamıyorum. Bizans ve Arap kültürü sentezinden bir devlet yönetimi oluşturması, üzerinde konuşulacak, tartışılacak, araştırmalar yapılacak, tezler yazılacak bir öneme sahiptir. İslam’ın motivasyonu ile Kabile toplumlarından bir İmparatorluk kurmak, yeni bir medeniyetin yolunu açmak büyük bir siyasi başarıdır. Sorun, siyasi başarısı değil, bu başarıyı din ile meşrulaştırmak ve Hz. Ali’ye isyanını İslam içinde değerlendirmektir. Dini geleneği kirleten bu anlayıştır. Bu anlayışın ve yaklaşım tarzının “İslamsız bir Müslümanlık” geleneği oluşturduğunu söylüyorum. Yüzleşmemiz gereken de bu anlayıştır.

Dikkatinize sunmak istiyorum: Mute savaşında 100.000 (Yüz bin) kişilik Bizans ordusuna karşı 3000 (üç bin) kişi ile karşı koyan Müslüman ordusunda şehit edilen Müslümanların sayısı sadece 70 (yetmiş) kişi iken, Muaviye’nin Hz Ali’ye karşı başlattığı isyanda sadece Sıffin savaşında 70.000 (yetmiş bin) Müslüman öldürülmüştür. Yalnız bu tablo karşısında dehşete düşmüyorsak, sorgulama ve yüzleşmeyi gereksiz, faydasız görebiliyorsak, hakikati öğrenmekten kaçıyorsak, bu durumu “İslamsız Müslümanlık” geleneğimiz dışında nasıl tanımlayabiliriz?

Peki, ya Cemel Savaşı’na ne demeli? İlim, ahlak, adalet, erdem, marifet timsali Hz. Ali’ye karşı yapılan bu savaşta, çoğunluğu sahabe olmak üzere ölen Müslüman sayısı 10.000 (on bin) kişidir. Mekkeli müşriklerin İslam’a, onun muazzez peygamberine ve Müslümanlara karşı başlattığı imha savaşı olan Bedir’de, düşman saflarında Ebu Süfyan, Ebu Cehil, Ümeyye b. Halef, Halit b. Velit gibi en azılı ve ileri gelenler olmasın rağmen ölen Müslüman sayısı 14 (on dört) kişidir. Hz. Hamza’ın şehit düştüğü Uhut Savaşı’nda ölen Müslüman sayısı ise 70 (yetmiş)’tir. 14 asırdır, Bedir ve Uhut’a ağlarken Cemel ve Sıffin Savaşlarında ölen on binlerce Müslümanı “içtihat farkı”na bağlamak nasıl bir İslam tezahürüdür? İslam, ahlak, vicdan bu anlayışın neresinde? Böyle bir Müslümanlığın İslam ile şekillendiğini nasıl ve hangi yüzle iddia ediyoruz? 

“İnsanlar, (sadece) "İnandık!" demeleriyle bırakılacaklarını ve sınava çekilmeyeceklerini mi sanıyorlar? Evet, andolsun ki, Biz kendilerinden öncekileri de sınadık; o halde (bugün yaşayanlar da sınanacak ve) elbette Allah, doğru davrananları ortaya çıkaracak ve yalancıların da kimler olduğunu gösterecektir.” (Ankebut/29: 2,3)

Haklıya haklı, haksıza haksız denilmemesi, bir dönem için maslahatın gözetilmesi olarak izah edilebilir ancak sorun bandan ibaret kalmıyor, tarih boyunca bu tutum ve davranış biçimi dini referanslarla meşrulaştırılarak bir toplumsal geleneğe ve toplumsal kültüre dönüştü. Haksız ve zalim de olsa “Ulu’l-Emre itaat” bir dini gereklilik olarak ortaya kondu. Kuşkusuz bu tutum İslam ve ahlaka mugayir olduğu için buna İslam dememiz mümkün değildir. Peki, dini gereklilik olarak görülen bu anlayışı nasıl tanımlayacağız? Biz de, geçmiştekiler gibi bunca felaketlere sebep olmuş iç savaşları, siyasi ve kabile mücadelelerini, Muhammed’ül Emin, Masum ve Muazzez peygambere atılmış iftiraları, akıtılan bunca Müslüman ve Ehl-i Beyt kanını dikkate almadan olup bitenleri “içtihat farkı” olarak görmeye devam mı edeceğiz? 

Geçmişte bu tutumu sergileyenlerin makul gerekçeleri, mazeretleri olabilir ancak günümüz bilgi çağında bunları gizlemenin, sümenaltı etmenin bir gerekçesi de, imkânı da yoktur. Geçmiştekiler de sınandılar, bizler de bugün sınanıyoruz. Onlarla ilgili hükmü Allah verecektir. Bize gelince, İslam istikametinde olmadan “Müslümanım” demekle doğru istikamette olduğumuzu sanıyorsak yanılıyoruz. 

“İnsanlar, (sadece) "İnandık!" demeleriyle bırakılacaklarını ve sınava çekilmeyeceklerini mi sanıyorlar?

Evet, andolsun ki, Biz kendilerinden öncekileri de sınadık; o halde (bugün yaşayanlar da sınanacak ve) elbette Allah, doğru davrananları ortaya çıkaracak ve yalancıların da kimler olduğunu gösterecektir.” (Ankebut/29:2,3)

Devam edecek…

 

Merkez Siyaseti İhtiyacı

 

Ülkemiz, ne yazık ki küresel, bölgesel ve ulusal bağlamda derin krizler yaşamaktadır. Öncelikli olarak ekonomik kriz görülse de, ekonomik krizin de nedeni olan asıl krizin; hukuk ve siyasal alanda yaşandığını düşünüyorum. Özellikle siyasal krizin, yaşadığımız krizlerin temelini oluşturduğunu söylemek daha gerçekçidir, sanırım.

Demokratik-hukuk devleti bakımından zaten sorunlu olan siyasal sistem, “Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi” ile daha ceberut, keyfi, öngörülemez belirsiz bir ortam yaratmıştır. Yasama, yürütme, yargı ve seçim faaliyetleri gibi kısmen var olan yarı demokratik unsurlar, mevcut sistemle ortadan kaldırılmış, kuvvetler arasındaki denge ve denetim mekanizmaları tamamıyla yok edilmiştir.

Anladığımız kadarıyla bununla da yetinilmeyecek, önümüzdeki günlerde siyasi partiler ve seçim kanunlarındaki değişikliklerle sistem için tehdit oluşturan muhtemel siyasi gelişmeleri önlemeğe yönelik yeni düzenlemelerle mevcut anti-demokratik sistem, daha da güçlendirilerek tahkim edilecektir. Gündemi meşgul eden kaos senaryolarının bu amaca hizmet ettiğini düşünüyorum.

Üzülerek ifade etmeliyim ki, muhalefetin dağınık olması ve tam bir demokratik duruş ortaya koyamaması nedeniyle iktidara karşı mücadelesi ve iyi niyetli çabaları yeterli olmamış ve Türkiye’nin demokrasi ve hukuk devleti rotasından sapmasını engelleyememiştir. Söz konusu zafiyet nedeniyle de gündem belirleyen değil, gündemin peşinden yuvarlanan bir görüntü sergilemektedir.

Yeni kurulan partilerin, alternatif sistem yerine mevcut sistem içerisinde alternatif oluşturma çabaları ise “Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi”ni meşrulaştırmaya hizmet edeceği ortadadır. Elbette bilmediğimiz hakikatler bir gün ortaya çıkacaktır ancak yaşadığımız süreç, zamana bırakılacak kadar güvenilir ve rahat değildir. Medya aracılığıyla oluşturulan algı ve çizilen senaryolar dışında, muhtemel bir toplumsal infialin veya bölgesel gelişmelerin yaratacağı sarsıntıyı göz ardı etmemeliyiz, diye düşünüyorum. Özellikle bölgemizde büyük kırılmaların yaşanacağı bir süreçten geçtiğimizi hatırlatmak isterim. 

Ne yazık ki bu süreçte, ülkemiz açısından muhtemel kaos ve yıkımlara neden olacak kırılmalar karşısında, makul bir yönetim ve sağduyu bir siyaset ortaya koyacak bir siyaset aklından yoksun durumdayız. Böyle belirsiz tehdit ve tehlikelere karşı tedbir almak yerine kaosa umut bağlayan, kaos senaryoları geliştiren ve ülke gündemini günübirlik politik tartışmalarla boğan, gerginlik ve gerilimi artıran bir koalisyon iktidarı söz konusudur.

Ülkemizle ilgili kaygı ve endişelerimizi artıran en önemli nedenin; demokrasinin geçici olarak değil, kalıcı olarak rafa kaldırılması ve otoriter, tekçi, zorba bir yönetim anlayışının siyasal sistem olarak benimsenmiş olmasıdır. “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” yerine “yurtta savaş, dünyada savaş” ve “makuliyet-sağduyu” yerine “hamaset-gerilim” politikalarının bir devlet siyaseti olarak kurumsallaşmasıdır. 

Bu gelişmeler karşısında muhalefeti ve demokratik geleneği acze düşüren esas nedenin; Türkiye’nin ana akım merkez siyasetinden kopmuş olmasını görüyorum. 28 Şubat müdahalesi karşısında demokratik duruş sergilemeyen ana akım siyaseti, erimeye, yok olmaya mahkûm olmuş ve siyaset alanından bir “MGK” projesi olarak “devlet bekası” gerekçesiyle uzaklaştırılmıştır. Bu bağlamda kişisel kanaatim, tam tersine ana akım siyasetin yok edilmesiyle bir “beka sorunu” oluşmuştur. Bugün, siyaset aklının anlamakta zorlandığı bu gerçeğin göz ardı edildiğini düşünüyorum.

Zaman tünelinden geriye doğru bakınca, darbelerin etkisiyle ve oluşan travmalarla ideolojik milliyetçiliği politik bir güvence olarak görmeye başlayan merkez siyasetinin, bu geleneğin temsilcileri sayılabilecek bürokratları politika sahnesine çıkarması ne yazık ki merkez hareketini demokrasi yolundan saptırmış ve milliyetçiliğe tutsak yapmıştır. Bunun sonucu olarak da din ve milliyetçilik sentezini iyi kurgulamış olan AK Parti’nin iktidar yolu açılmıştır.

Sağduyu ile değerlendirdiğimizde, demokratik siyaset geleneğinin ancak merkez siyasetiyle ve “orta yol” olarak tanımladığımız toplumsal dinamiklerle sürdürülebilir olduğunu fark ederiz. 1946, çok partili sisteme geçiş ile başlayan demokratikleşme süreci, muhtıralar, müdahaleler, askerî darbeler ve vesayet ile gelişmesi engellenmiş, 28 Şubat süreci ile de ucu görünmeyen, nereye çıkacağı bilinmeyen karanlık bir tünele yönlendirilmiştir.

Bu tünelde yolculuk yapmak üzere “Muhafazakâr demokrat” bir parti iddiasıyla merkezde konumlanan AK Parti’nin, “Merkez partisi “ olması bir tarafa, merkezi tamamıyla istila edip tahrip ettiği, ilkelerini kirlettiği ve adım adım yok ederek linç ettiğini yıllardır gözlemliyoruz.

Merkeze ait arsaya kurdukları gecekondu yapılarını merkez gelenekten gelen ancak demokrat olmayan sağcı, milliyetçi politikacılar sayesinde plazalara, kulelere, saraylara, malikânelere, AVM’lere dönüştürmeyi başardılar. Oysa R.T.Erdoğan ve ekibinin fikir, zihin ve siyaset bakımından merkez siyasetiyle, demokratik gelenekle hiçbir bağı, hatta yakınlığı dahi yoktu. En önemlisi de dil ve üslup bakımından da bir benzerlik de söz konusu değildi. Buna rağmen arsa sahiplerinin olup-bitenleri ancak uzaktan iç çekerek izlemiş olmaları, en azından AK Parti tahribatı kadar 1946 sonrası başlayan demokratik geleneğe ve merkez tahribatına neden olmuştur.

Bizim açımızdan yeni bir yol ve yeni bir siyaset ancak demokrasi geleneğimize dayanmakla mümkün olur kanaatindeyim. Bu durumda yapılması gereken; Merkez siyasetinin demokrasi istikametinden sapmalarını doğru tespit etmek, sonrasını bir parantez içine alarak yola kaldığı yerden zamanın ruhuna göre yenilenerek devam etmektir, diye düşünüyorum.

 

Merkez Siyaseti İnşası Mümkün mü?

 

Öncelikle ifade etmeliyim ki Merkezi, siyaset bilimi açısından tanımlamaya çalışmıyorum. Merkez-Çevre ilişkisi veya merkezin ve çevrenin hangi kesimler olduğu konusunu da tartışmıyorum. Benim tanımlamaya çalıştığım Merkez, demokratik siyaseti odağına ve hedefine alan bir anlayıştır. Siyaset bilimi açısından olduğu kadar bu bağlamda da Türkiye’nin bir merkez siyasetinden ve demokrasi kültüründen yoksun olduğunu, tutarlı ve kurumsal bir demokratik geleneğin ve sivil kültürün olmadığını da biliyorum. 

Bugün yaşadıklarımız, Fransız düşünür Alain Badiou’nun ”siyaset üzerine düşünmek zorundayız. Eğer bunu yapmazsak bir gün zalimce cezalandırılırız” ifadesinin ülkemizdeki tezahürü olduğunu düşünüyorum. Kuşkusuz bunda, geçmişten bugüne siyaset yapanların, en önemlisi de siyasete müdahale edenlerin payı büyüktür. Esas itibariyle ülkemiz açısından “merkez” denilince, daha çok siyaseti şekillendiren, düzenleyen, istikamet veren ve iktidarı tayin eden bir “EL/Güç” akla gelir. Kastım bu da değildir.

Yine, ülkemizde sadece siyaset üzerinde düşünce eksersizi ve beyin fırtınası yaptığı için birçok önemli şahsiyetin ve siyaset insanının siyaset zemininden uzak tutulduğunu da gözlemliyorum. Hatta düşündüklerini toplumla paylaşmalarına, deneyimlerini ve bilgilerini gençlere aktarmalarına dahi imkân ve zemin verilmektedir. Bunda itaat-biat-teslimiyet siyasetinin büyük rolü olsa da, esas nedenin, siyaset alanının çeteler, mafya, çıkar grupları ve bazı odaklar tarafından tamamıyla kontrol altına alınmış olmasıdır. Devletin kurumlarında ve sermaye içinde daha çok örgütlenen bu kirli yapıların siyasete egemen olmaları nedeniyle, sadece demokrasi ve hukuk yoksunluğu değil, siyaset yoksunluğunu da yaşadığımız çok açıktır.

Bugünden geriye baktığımızda, geçmişte de siyaseti dizayn eden bir merkezin varlığına rağmen, bugünkü kadar çirkef, kirli, karanlık ve mafyavari bir “merkezi güç” söz konusu olmamıştır. Geçmişte merkez gücü temsil eden ve siyasete müdahale eden TSK idi ve kabul edilmez müdahaleleri, vesayeti, muhtıra ve darbeleri Anaysa ve demokrasiye aykırı olsa da çok açıktı ve herkes tarafından da biliniyordu. Peki bugün böyle mi?

İtirazlarımız, muhalefetimiz olsa da, 1946 da çok partili sisteme geçişten itibaren, vesayet, darbe ve ideolojik milliyetçiliğe rağmen oluşan ve özellikle partilere, seçim sistemine, yasama ve yürütmeye yansıyan bir demokratik siyasetin var olduğunu kabul etmemiz gerekir. İdam sehpasına çıkarılanların, Yassıada mahkûmlarının, sol-sağ-muhafazakâr-liberal, yazar ve aydınların ve seçilmiş olmalarına rağmen siyaset yapmaları engellenen çok sayıda siyasetçinin demokratik siyaset geleneğinin oluşmasında payları olduğunu görmezden gelemeyiz. 

Bu gerçeğin topluma bilinçli olarak unutturulduğu ve böylece merkez demokratik siyasetin geçmişle bağları koparılarak yok edildiği çok açık değil mi? 12 Eylül yıkıcı darbesinden sonra söz konusu geleneği, ödedikleri ağır bedellere rağmen yeniden var etmeye çalışan siyaset duayenlerini -çok ciddi söylem ve politik yanlışlarıyla birlikte- unutmak en azından siyaset açısından büyük bir kayıp ve telafisi mümkün olmayan bir hata olmamış mıdır? 

Özellikle bu geleneğin, bugünkü merkez güç tarafından imha edildiğini ve izlerinin silinmek istendiğini açıkça görmekteyiz. Post-modern bir darbe olan 28 Şubat süreci ile bu gelenek tamamıyla örtülü milliyetçilik zırhına bürünmüş sağ siyasetçiler tarafından ele geçirilmiş, kirletilmiş, gözden düşürülmüş ve nihayetinde ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ ile de ortadan kaldırılmıştır.

Mevcut sistem içerisinde birden fazla partinin olması, dillerinde “demokrasi”, tabelalarında “demokrat” kelimelerinin geçmesi demokrasinin var olduğu anlamına gelmez. Demokrasi mücadelesi varsa ancak partilerinin varlığı bir değer, kıymet ifade eder. Aksi halde sisteme ve iktidara meşruiyet kazandırmaktan başka ne önemleri var? Oysa merkezde konumlanmak üzere kurulan yeni partilerin de diğer muhalefet partileri gibi mevcut sistem içinde bir yer edinme veya tutunma mücadelesi verdiğini açıkça gözlemlemekteyiz.

Mevcut partilerden hiçbirisinin demokrasi için bir merkez, farklı kesimler için güvenilir bir çatı, din ve vicdan hürriyeti için bir adres olmadıkları çok açıktır. Tek başlarına iktidara alternatif olmadıkları gibi demokratik bir sisteme talip olmaktan da çok uzaktırlar. Mevcut siyasi duruşlarıyla demokratik siyaseti inşa etmek bir tarafa, toplumun demokrasi arayışlarına ayna tutarak, ilozyonla oluşturdukları çekim merkezi ile demokratik merkezin inşasına da engel oluşturmaktadırlar. 

Yapmamız gereken, toplum olarak bundan daha zalimce bir cezalandırmaya maruz kalmamak için siyaset üzerine düşünmeye yoğunlaşmaktır. Siyaset üzerinde düşünmeyi, düşündürmeyi ülkeye ve insanlarımıza karşı bir sorumluluk görüyorum.

Yine de kim bilir, belki de merkez siyasetin inşası da mümkün olur!

 * Abdulbaki ERDOĞMUŞ hocanın yazılarını bir süredir verememiştik toplu olarak okumak isteyenler için faydalı olur mülahazasıyla..

Sivil Siyaset Hareketi