Mekke ve Medine´ye Devlet Statüsü Verilmeli

İbrahim KARATAŞ

Mekke ve Medine´ye Devlet Statüsü Verilmeli

Geçtiğimiz hafta Amerikalı Evangelist bir vakfın yöneticileri Suudi Veliaht Prens Bin Salman´ı sarayında ziyaret etti (Önceki günlerde de bölgeyi ateşe veren BAE Prensi Bin Zayid´i ziyaret etmişlerdi). Ziyarette Salman, Türkiye, Rusya ve İran gibi düşman ülkelerin Kaşıkçı cinayetini istismar ettiğini iddia etti. Cümle arasındaki anahtar kelimeyi pek kimse fark etmedi; Salman Türkiye´yi düşmanıolarak gördüğünü ilan etmişti. 

Tabi Prens Salman düşman (!) Türkiye´de neden muhalif bir gazeteciyi öldürdüğünü ilan etmedi. Cesedin nerede olduğunu da söylemedi. O kısım işine gelmiyor. Evangelistler de duymak istemedikleri için sorma gereği duymadılar. Hem destek için gittikleri prense bu tür sorular sormak köstek olmak manasına gelir ve dolgun bir çek almaktan mahrum kalırlar. Muhtemelen bol sıfırlı bir çek aldılar ve fakat ilan etme gereği duymadılar. 

Görüşme ile ilgili bir detay daha gözardı edilmişti; Evangelist ekipteki sıkı Trump destekçisi şahısların başı ve vakfın başkanı olan Joel Rosenberg hem İsrail hem de Amerikan vatandaşı bir Yahudi. Kendisi İsrail´de yaşıyor ve daha önce Netanyahu ile birlikte çalıştı. Radikal Hristiyan bir vakfın başında bir Yahudi´nin olması kimseye tuhaf gelmedi. Oysa diğer mezheplere mensup bazı Hristiyanlar Evangelizmi Yahudilerin kurdurduğunu iddia ediyordu ve bu tuhaf ilişki iddiayı biraz daha kuvvetlendirir mahiyetteydi. 

Tuhaflıklar bununla da bitmiyor. Suudi Kralın unvanı ?Hadimul Haremeyn Eş-Şerefeyn?dir. Yani iki kutsal mekân olan Mekke ve Medine´nin hizmetkârı. Bin Salman eğer resmi olarak bir gün kral olursa bu unvanı taşıyacak. Fakat kendisini ziyarete gelen Evangelistlerse Yahudilerle bir olup Armageddon savaşını çıkarıp Mekke ve Medine´yi yıkmanın hayalini kuruyorlar. Kutsal mekânların koruyucusu ile yıkmak için çalışanlar bir aradaydı. 

Anlaşılan o ki, Prens Salman (radikal) Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmiş. Bir gazetecinin cesedini asitle sıvılaştırıp yok etmenin hakkı olduğunu düşünen birinin saltanatını sürdürmek için daha görünen görünmeyen kimlerle dost olabileceğini tahmin etmek zor değil. Belli ki şahsın İslami hassasiyeti yok ve Müslümanlıkla bağı resmi kimliğin ötesine geçmiyor. Eğer prensin kişisel tercihi buysa kimsenin karışmaya hakkı yok. 

Lakin kendi ülkesinde bulunan Mekke ve Medine gibi iki kutsal mekânın hadimi (hizmetkarı) unvanını taşımasına itiraz edilmesi gerekiyor. ?Hadimul Haremeyn Eş-Şerefeyn? ilk defa Selahattin Eyyubi tarafından kullanıldı ve Suudilerden önce Osmanlı padişahları kullandı. Geçmişteki Müslüman liderler kutsal topraklara öyle kıymet verirdi ki, İkinci Abdülhamit Hicaz demiryolunun raylarından çıkan sesler kabirdeki sahabeleri rahatsız etmesin diye rayların üzerin özel döşemeler sermişti. Dolayısıyla böyle kutsi bir unvanın yanlış kişilerce kullanılması hem haksızlıktır hem de unvanın kıymetini düşürür.  

Diğer yandan; kendi halkına düşman, düşmanına dost yöneticilerin yarın Kâbe´ye turizm veya başka bir bahaneyle rahipleri ve hahamları sokması da muhtemeldir. Nitekim İsrailli yetkililer Abu Dabi´de camiye girip görgüsüzce fotolar çekmişti. Tarih boyunca uğruna çok bedeller ödenen İslam´ın kutsal mekânlarını hakir gören böyle davranışlar bizleri çok yaralıyor. O diyarlara her yıl milyonlarca Müslüman arınmak için gidiyor. Oralarda necaset olmamalı. Son olaylar prensin iyi bir hadim olmayacağını gösterdiğine ve görevden alınmayacağı aşikâr olduğuna göre Mekke ve Medine´ye sahip çıkacak Vatikan modeli bir devletin kurulması en iyi çözümdür. Adı da Haremeyn ya da Haremeyn Şerefeyn olur. Böylelikle hem mahrem mekânlar korunmuş olur hem de prens yeni dostluklar kurarken hadimliğin ağır sorumluluğundan kurtulur.